Türk Tasavvuf Geleneğinde Melâmetin Divân-ı Hikmet’teki İzleri
Dr. Hayati BİCE*
ÖZET
Ahmed Yesevî’nin Dîvân-ı Hikmet eserindeki hikmetlerinin ana konularından birisi de insanın nefsi ile mücadelesidir. Türk tasavvuf geleneğinde melâmet olarak adlandırılan davranış kalıbının gerek kişinin kendi nefsini kınaması ve gerekse diğer insanların kınamasına aldırmamak şeklindeki yansımaları tüm tasavvuf ekollerinde olduğu gibi Yesevîlik meşrebinin de bir özelliğidir. Bu bildiride Ahmed Yesevî’nin melâmet tavrının Dîvân-ı Hikmet satırlarına nasıl yansıdığı hikmetlerden örneklerle gösterilmiştir.
Anahtar Kelimeler: Ahmed, Yesevî, Dîvân-ı Hikmet, hikmet, melâmet, melâmetîlik, nefsini kınamak, nefsi ayıplamak, insanların kınamasına sabretmek.
*
ABSTRACT
One of the main topics in the Diwan-ı Hikmah of Ahmad Yasawi is the struggle of human with nafs. The behavioural pattern which is called as “malamat” in Turkish sufi tradition is explained as acts like ‘self condemnation’ or ‘enduring other people who condemn’ as reflections of mortifying nafs in main topics of Yasawi hikmats. Here it is shown how Ahmad Yasawi’s malamat attitude is redounded on Diwan-ı Hikmah with examples.
Keywords: Ahmad Yasawi, Diwan-ı Hikmah, hikmat, malamat, malamatiyya, self condemnation, mortifying nafs, enduring who condemn
***
Dîvân-ı Hikmet’in önemi, İslâm’ın kabulünden sonraki Türk Edebiyatı’nın daha önce yazılan Kutadgu Bilig’den sonraki bilinen en eski örneklerinden biri olmasından ziyade tasavvufî Türk edebiyatının ilk eseri oluşuna ve buna bağlı olarak Türk yurtlarında meydana getirdiği etkiye dayanır.
Ahmed Yesevî, “hikmet” adı verilen şiirleri ile ilk tasavvufî ekolü oluşturarak bütün dünyada yaşayan Türk soyundan insanların gönül tahtında asırlardır hüküm sürmeğe devam etmektedir. ‘Yesevî Hikmetleri’ Türkler arasında bir iman birliğinin teşekkül etmesine hizmet etmesi bakımından çok önemlidir.
Ahmed Yesevî, büyük çoğunluğu bozkırlarda yayılmış olarak, dağınık bir halde yaşayan Türk soylu halklara Allah’a iman ve İslâm’ın esasları, şeriat hükümleri ve tarîkatının adâb ve erkânını öğretmek için sâde bir dil ile ve hece vezninde şiirler söylemiştir. Dîvân-ı Hikmet’in asırlara karşı böylesine dirençli ve etkin oluşunda zâhirî olarak hikmetlerdeki dil ve şiiriyet özellikleri de etkili olmuştur. Kafiyeli, ritmik ‘sagu’lara aşina Türk obalarının, zikir meclislerinde, vezinli olarak belirli makâmlarla okunan hikmetleri benimsemeleri çok kolay olmuştur. (Köprülü, 1976, s.19)
Türk edebiyatında tasavvufî şiir geleneğini başlatan sûfî olması yanında, mürîdlerin eğitiminde makâm ile söylenegelen ‘hikmet’ şiirlerini vasıta yaparak tasavvufî irşadda edebî ve müzikal yöntemleri öne çıkartan ve böylece yepyeni bir çığır açan ilk mürşîd de Ahmed Yesevî’dir. Çevresinde İslâm ile yeni tanışmış ancak yeni inançlarına çok güçlü olarak bağlanmış, saf gönüllü Türkler halkalandığından Ahmed Yesevî, ziyaretine gelenlere kolayca anlayabilecekleri Türk dili ile hitap etmeyi tercih etti. Dîvân-ı Hikmet’te yer alan şiirler Yesevîhan mürîdler tarafından, yüzyıllar boyu her türlü toplum faaliyetinde okunmuş, dillendirilmiştir.
Ahmed Yesevî’nin tarîkatını, sülûk adâbını Türk dervîşlerine anlatmak için, Türk halk edebiyatından alınmış şekillerle, hece vezninde söylediği bu şiirler, daha sonra Türkistan edebiyatı ürünü diğer şiirlerden ayırt edici özgün bir isim olarak “hikmet” adı ile tanınıp “Dîvân-ı Hikmet” adı verilen kitaplarda bir araya getirilecektir. Tarihi süreç içerisinde Yesevî yolunun ebediyet kazanmasında etkili olan mürşîd-i kâmil kadrosu kadar önem kazanan ve Ahmed Yesevî’nin ismini ölümsüzleştiren miras, hikmetlerini bir araya getiren Dîvân-ı Hikmet külliyatıdır. (Eraslan, 1991, s.37)
Ahmed Yesevî’nin, tasavvufî görüşlerini ve tarîkatının esaslarını Türkçe ifade etmesi ile açılan çığırdan giden sûfîlerin de katkısı ile Türk dili, en karmaşık ibareleri, soyut kavramları ifade edebilme gücüne sahib olması gereken tasavvuf dili mertebesine yükseldi. Hazret Sultan Yesevî’nin Türkçe’yi tebliğ dili olarak tercih etmesi Türk dili tarihi yönünden hayatî bir önem arz eder. Bu önem günümüzde bütün Türkologların teslim ettiği bir husustur. Öyle ki devrin yaygın edebi dili olan Farsça’nın öne çıktığı bir dönemde ve -kendi ifadesi ile- Farsça’yı da iyi bildiği halde Hazret Sultan Yesevî, mesajının iletilmesini öncelediği için Türkçe kullanımında ısrarlı olmuştur. (Ahmed Yesevî, 71.Hikmet, Divân-ı Hikmet, s.181)
Yesevî hikmetleriyle halkın manevî eğitimini hedef aldığı için, kolay akılda kalabilecek şekilde ritmik, basit ve akıcı bir söyleyişi tercih etmiştir. Yesevî dervîşlerinin Türkçe hikmet geleneğini sürdürmeleri sâyesinde bütün Türkistan coğrafyasında yaşayan, Arapça ve Farsça bilmeyen halk arasında Türk dilinin ‘tasavvufun dili’ olarak yaşayabilmesi mümkün olabilmiştir. (Köprülü, 1976, s.146)
Dîvân-ı Hikmet, bu özelliği ile, sayfalara basılan satırlar yanında yüzyıllardır dilden dile; gönülden gönüle aktarılıp -sözlü bir gelenek teşkil ederek- Türkistan bozkırlarında asırlardır yaşatılmış ve yaşatılmaktadır. Günümüzde ‘hikmet’ odaklı bu şifahî kültürün son temsilcilerine bütün Türkistan coğrafyasında rastlamak mümkündür. Hattâ, bize ulaşan görsel verilerden anlamaktayız ki, büyük bir kültürel kırılma ile hem Batı Türkistan’dan hem de tüm Türk yurtlarından ayrıştırılan Çin işgalindeki Doğu Türkistan’da bile Yesevîhan geleneğinin bugünlerde de sürdürülmektedir.
Ahmed Yesevî hikmetlerinde birçok kez dalgıç gibi mânâ denizlerine dalarak hakikat incileri derlemekten söz eder. Bu değerlendirmeyi Dîvân-ı Hikmet için de yapmak ve bir mânâ denizi olarak vasıflandırmak mümkündür. Her bir hikmette yer alan, her bir mısra insanı bazen uçsuz-bucaksız bir okyanusun kenarına kadar götürür ve hattâ okur bir anda sırlar okyanusuna dalar, gider.
Bu bildiride Yesevî hikmetlerindeki tasavvufî derinliğe bir örnek olarak Türk tasavvuf literatünün en önemli kavramlarından melâmet fikrinin Dîvân-ı Hikmet’te nasıl ele alındığı gösterilecektir.
Tasavvufta ‘Melâmet’ Kavramı ve Yesevî Hikmetlerine Yansımaları
Arapça’dan gelen melâmet kelimesinin sözlükte yerme anlamına gelir. Tasavvuf terminolojisinde sûfînin kendi nefsini kınaması ve başkalarının kendisini kınamasına sabretmesi anlamında kullanılır. Tasavvufun temel kavramlardan olan melâmet, bazı tasavvuf ekollerinde daha öne çıkartılmakla birlikte hemen hemen bütün tasavvuf ehli tarafından benimsenmiş bir tavırdır. Halkı Hakk’a davet edenler, başata nebiler ve veliler olmak üzere daima yerilmiş ve eleştirilmişler; ancak buna aldırmadan görevlerini yerine getirmeğe çalışmışlardır. (Cebecioğlu, 2004, s.424)
Bir tasavvuf terimi olarak 9. yüzyılda Horasan bölgesinde ortaya çıkıp daha sonra bütün İslâm dünyasında yaygınlık kazanan tasavvuf anlayışını ifade eden “melâmet” kavramı sözlükte “kınamak, kötülemek, ayıplamak” gibi anlamlara gelir. Melâmet kelimesinin tasavvuf literatüründe bir terim, bir makam ve bir tasavvuf anlayışının adı olarak kullanılmıştır. Tarihte bu tasavvuf anlayışını benimseyenlere ehl-i melâmet, melâmî, melâmetî; bu akıma da Melâmetiyye, Melâmiyye (Melâmetîlik) denilmiştir. Tasavvuf tarihinin ilk dönem kaynaklarında genellikle melâmetî ve melâmetiyye kelimelerinin kullanıldığı, Osmanlı devrinde ise Bayramiyye tarikatı mensuplarından bir gruba melâmî, tarikatlarına da Melâmiyye adı verildiği bilinmektedir.
Melâmetin terim olarak kullanımı kökü olan levm kelimesinin geçtiği iki âyete (el-Mâide 5/54; el-Kıyâme 75/2) dayandırılmaktadır (aynı kökten türeyen kelimelerin yer aldığı diğer âyetler için bk. İbrâhim 14/22; el-İsrâ 17/29, 39; es-Sâffât 37/142; ez-Zâriyât 51/40; el-Kalem 68/30; el-Meâric 70/30). Bu âyetlerin, “Ey müminler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki Allah yakında öyle bir topluluk getirecektir ki O onları sever, onlar da O’nu severler. Onlar müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve şiddetlidirler. Allah yolunda cihad ederler, kınayanın kınamasından korkmazlar. Bu Allah’ın bir lutfudur, onu dilediğine verir. Allah’ın lutfu geniştir. O her şeyi en iyi bilendir” anlamına gelen ilkinde (el-Mâide 5/54) müminler arasından çıkacak bir grubun özellikleri anlatılırken kullanılan, “Onlar kınayanın kınamasından korkmazlar” ifadesi melâmet teriminin içerdiği anlamı vurguladığı şeklinde yorumlanmıştır. ayrıca, “Allah onları, onlar da Allah’ı severler” şeklindeki ifadeden hareketle melâmet ve muhabbet terimleri arasında ilişki kurulmuştur. Âyette geçen cihad kelimesi, Cenâb-ı Hakk’ın kendisini kınayan nefsi yemin ederek övdüğü diğer âyetle (el-Kıyâme 75/2) birlikte düşünülüp “nefs ile cihad” olarak ele alındığında melâmet ve melâmetî terimleri Allah tarafından sevilmek, Allah’ı sevmek, O’nun yolunda nefisle mücahede etmek ve bu mücahede sırasında kendisini kınayanların kınamasından korkmamak anlamına gelmektedir. (Azamat, TDVİA, c.29, 2004)
Hücvîrî tasavvuf yolunun önde gelenlerinden bir kısmının melâmet yolunu tuttuğunu ve bu yolda halkın kınamasına mâruz kaldığını söyler. Hz. Peygamber’i misal göstererek kendisine vahiy gelmeden önce herkesin onu örnek bir şahsiyet olarak kabul ettiğini, ancak Cenâb-ı Hak tarafından dostluk tacı giydirilince halkın ona şair, mecnun, kâhin diye dil uzatıp kınamaya başladığını belirtip, “Onlar kınayanın kınamasından korkmazlar” ifadesinin geçtiği âyete atıfta bulunur. Allah’ın kendisine yönelenleri halka levmettirdiğini, fakat kınanan kişilerin kalplerini bu eleştirilerle meşgul olmaktan muhafaza ettiğini söyleyen Hücvîrî’ye göre böylece Allah Teâlâ o kişileri başkalarını yargılamaktan koruduğu gibi kendilerindeki iyilikleri görüp kibirlenme ve kendini beğenme tehlikesinden de korumuştur. Hücvîrî, Allah’ın kendisinden razı olduğu kimselerden halkın genellikle razı olmadığını belirtir.
Ünlü sûfî Muhyiddin İbn Arabî Hücvirî’den farklı olarak melâmet makamını makamların en üstünü kabul eder ve melâmetîlerin velâyetin en üst derecesinde olduklarını, bu makamın üstünde sadece nübüvvet makamının bulunduğunu söyler (Fütûhât, I, 235). İbn Arabî, böylece melâmet konusunu Hargûşî, Sülemî gibi kendisinden önce gelen, Şehâbeddin Sühreverdî ve Abdurrahman Câmî gibi çağdaşı olan veya kendisinden sonra yaşayıp bu konuyu tarihî Melâmetîlik bağlamında ele alan sûfîlerden tamamen farklı bir yaklaşımla değerlendirmiştir. Abdürrezzâk Kâşânî ve Seyyid Şerîf Cürcânî de melâmeti bu çerçevede, İbn Arabî çizgisinde tanımlamışlardır. (Azamat, TDVİA, c.29, 2004)
Melâmet ile ilgili bu yaklaşımların izlerini bütün tasavvuf literatüründe olduğu gibi Yesevî hikmetlerinde de bulabilmek mümkündür.
***
Dîvân-ı Hikmet’te “Melâmet” kavramının nasıl kullanıldığını örnekler üzerinden görelim:
HİKMET-1
Işk bâbını Mevlâm açkaç menge tekdi
Tufrak kılıp hâzır bol dep boynum egdi
Bârân-sıfat melâmetni okı tegdi
Peykân alıp yürek bağrım teştim mena.
Aşk kapısını Mevlâm açınca bana değdi
Toprak eyleyip “Hazır ol!” deyip boynumu eğdi
Yağmur gibi melâmetin oku değdi
Ok saplanıp yürek, bağrımı deştim ben işte.
HİKMET-11
Işk yolıda âşık bolup Mansûr ötti
Belin bağlab Hak işini mehkem tutdı
Melâmetler, ihânetler köp eşitti
Ey müminler men hem Mansûr boldum mena.
Aşk yolunda âşık olup Mansur geçti
Belini bağlayıp Hakk işini sıkı tuttu
Kınanmalar, ihânetler çok işitti
Ey müminler hem Mansur oldum ben işte.
HİKMET-17
Işk makâmı türlüg makâm aklıng yetmes
Başdın ayağ cebr cefâ mihnet ketmes
Melâmetler, ihânetler kılsa ötmes
Lâ-mekânda Hakdın sebak aldım mena.
Aşk makamı türlü makam, aklın ermez
Baştan ayağa zorluk, cefa, sıkıntı gitmez;
Kınanmalar, ihânetler eylese, geçmez;
Lâ-mekân’da Hakk’tan dersler aldım ben işte.
HİKMET-40
Ebu Cehlubulehebğa siyâsetliğ Muhammed
Melâmetni sâbunı selâmetliğ Muhammed.
Ebu Cehl ve Ebu Leheb’e siyasetli Muhammed;
Melâmetin sabunu, selâmetli Muhammed.
HİKMET-54
Va’de kıldı âşıklarga yüz ming burâk
Âlem halkı melâmeti anğa yırak
Bu âlemde el közige yangan çırak
Ukba içre yüz ming köşkler binâ kıldım.
Vaad eyledi âşıklara yüz bin Burak;
Âlem halkının kınaması ona uzak;
Bu âlemde el gözüne yanan çıra
Ahiret içinde yüzbin köşkler bina eyledim.
HİKMET-59
Âşıkları melâmetdin kaçmas bolur
Nâdânlarga bâtın sırrın açmas bolur
Her nâmerdge dürr ü gevher saçmas bolur
Özi okub hun-ı zerdab yuttı bolgay.
Âşıkları kınanmadan kaçmaz olur,
Cahillere bâtın sırrını açmaz olur,
Her namerde inci-cevher saçmaz olur,
Özü okuyup kan zehir yuttu.
HİKMET-90
Âşıklarga dünyâda hârlık-zârlık, melâmet
Melâmetsiz mihnetsiz âşıkmen dep aytmasun
Âşıklara dünyada hor görülme, ağlama, kınanma;
Kınanmasız, mihnetsiz âşıkım deyip söylemesin.
HİKMET-96
Zâr yığlatıp âşıknı ışk elkide Hüdâyım
Işk yolıda melâmet anğa körür münâsib.
Çok ağlatıp âşıkı aşk elinde Allah’ım
Aşk yolunda kınanmayı ona görür münasip.
HİKMET-117
Melâmetğe hamr içgen didâriğa battı ya
Pîr kolıdın mey içgen envârığa battı ya.
Kınanma şarabından içen cemaline battı ya,
Mürşid elinden mey içen nurlarına battı ya.
HİKMET-123
Âşıklarga derd u bela afet kerek
Hakdın bizar cân berürge rahat kerek
Melâmetge, ihânetge takât kerek
Takât kılmay Hakk’a âşık bolsa bolmas.
Âşıklara derd ve bela afet gerek,
Hakk’dan yakınarak can vermeğe rahat gerek,
Kınanmaya, ihanete takat gerek,
Takat eylemeden Hakk’a âşık olsa olmaz.
HİKMET-130
Yolın tabıb bâtın közi açılganlar
Hâr u hasdek ayağ astı yançılganlar
Berg-i güldek solub tozub saçılganlar
Eralmaz ol halâyıknıng melâmetin.
Yolunu bulup bâtın gözü açılanlar
Horlananlar gibi ayakaltına serilenler
Gül yaprağı gibi solup kuruyup saçılanlar
Eremez o kulun kınanmasına.
HİKMET-154
Âşıklarnı çın dostığa canı kurban,
Anıng üçün keçe-kündüz yürür hayran,
Melâmetni başka alıb canı bilen,
Âşıkları ölmes burun öler ermiş.
Âşıkların gerçek dostuna canı kurban,
Onun için gece-gündüz yürür hayrân,
Kınanmayı başa alıp canı ile,
Âşıkları ölmeden önce ölür imiş.
HİKMET-163
Her kim kiyse melâmetning hil’atini,
Bâtın rastlab, veyrân kılsa suretini.
Heç tartmasa mahlukâtnıng minnetini,
Mundağ âşık barsa, anda sultan bolur.
Her kim giyse kınanmanın hırkasını,
Bâtınını düzeltip, viran eylese suretini.
Hiç çekmese mahlukâtın minnetini,
Böyle âşık gitse, orada sultan olur.
HİKMET-186
Enbiyâlar ölmey turub tirik öldi,
Bu dünyada cefâ tartıb nurğa battı,
Kâfirlerdin köb melâmet, cefâ tarttı,
Dîdâr üçün ölmesburun ölmeyin mü?
Enbiyalar ölmeden önce diri öldü,
Bu dünyada cefa çekip nura battı,
Kâfirlerden çok kınama, cefa çekti,
Didâr için ölmeden önce ölmeyim mi?
…
Muhabbetning bazarıda sevdâ kılsam,
“Fakru fahrî” melâmetin anda tartsam,
İkki âlem sevdâsını közdin salsam,
Dîdâr üçün ölmesburun ölmeyin mü?
Muhabbetin pazarında sevda kılsam,
“Fakru fahri” kınanmasını orada çeksem,
İki âlem sevdasını gözden salsam,
Didâr için ölmeden önce ölmeyim mi?
HİKMET-193
Fakîr bolub melâmetni taşa kılgan,
Dünya salur âhiretni pişe kılgan.
Dil eyvanın hılvet kılıb guşe kılgan,
Andağ erning hizmetide bolmasmusan?
Fakir olup kınanmayı göze alan,
Dünya bırakır ahireti değerli kılan.
Kalb eyvanını halvet kılıp sığınak kılan,
Öyle erin hizmetinde olmaz mısın?
HİKMET-194
Âşık bolsang, melâmetdin kılgıl vatan,
Gam tığıdın zahm eylesün mülki beden,
Hem açılsun bâtınıngda türlük çemen,
Cândın keçib dîdârini körmes müsen?
Âşık olsan, kınanmaktan eyle vatan,
Gam mızrağından zahmet eylesin mülk-i beden,
Hem açılsın bâtınında türlü çimen,
Candan geçip didârını görmez misin?
HİKMET-207
Garibliğde yürdüm men ğurbet tartıb,
Melâmetler birle halkdın söz eştib.
Tengi toşum köngül yarutub mecal tartıb,
Dîdâr üçün cânın fida kılgan bar mu?
Gariblikte yürürdüm ben gurbet çekip,
Kınanmalar ile halkdan söz işitip.
Göğüs evimi gönül aydınlatıp mecal çekip,
Didâr için canını feda kılan var mı?
HİKMET-222
Melâmetdin, ihânetdin âşık kaytmas,
Hakdın yüz ming cefâ tegse, halkka aytmas,
Açdın ölsa, halâyıkdın minnet tartmas,
Ölmek üçün özin çaglar, dostlarım-â.
Kınanmadan, ihânetden âşık dönmez,
Hakk’tan yüz bin cefâ değse, halka söylemez,
Açlıktan ölse, ahaliden minnet çekmez,
Ölmek için özünü çağlar, dostlarım ha.
HİKMET-243
Barıb aytgil, köb yığlasun nedâmetde,
Dîdârımnı körseturman kıyâmetde,
Zae’ koymam türlük-türlük melâmetde,
Munda yığlab, ahiretde külmesmüsen?
Varıp söyle, çok ağlasın pişmanlıkta,
Didârımı gösteririm kıyâmette,
Karşılıksız koymam türlü-türlü kınanmada,
Burada ağlayıp, âhirette gülmez misin?
HİKMET-244
Astânige başım koyub, zâr yığladım,
Köb melâmet başka tüşti, bel bağladım,
“Sâbir bolgıl, bendem”, dedi, men tıngladım,
İhlâs bilen Hak emrini tuttım mena.
Eşiğine başımı koyup, çok ağladım,
Çok kınanış başa düştü, bel bağladım,
“Sâbir ol, kulum”, dedi, ben dinledim,
İhlâs ile Hakk emrini tuttum ben işte.
Nefs İle Savaş
Yesevî hikmetlerinin önemli bir konusu da kişinin nefsini bilmesi yolunda çaba göstermesi ve böylece nefsinin esiri olmaktan korunmasına yönelik öğütlerdir. Yesevî, bu öğütlerini verirken ortaya kendi nefsini koyarak, pedagojik yönden çok önemli bir tavrı sergiler. Nasihatlerini doğrudan doğruya kendisine yöneltir ve böylece öğütlerinden incinmesi muhtemel olan dervişlerini reaksiyoner bir tavra yönelmekten korur:
HİKMET-1
Nefsim meni yoldın urup hâr eyledi
Telmürtürüb halâyıkka zâr eyledi
Zikr aytturmay şeytân birle yâr eyledi
Hâzırsın dep nefs başını sançtım mena.
Nefsim beni yoldan çıkarıp hakîr eyledi
Çırpındırıp halka ağlamaklı eyledi
Zikr söyletmeyip şeytan ile dost eyledi;
Hazırsın deyip nefs başını deldim ben işte.
HİKMET-6
Elligimde er men dedim fe’lim za’if
Kan tökmedim közlerimdin bağrım ezip
Nefsim üçün yürer edim it dek kezip
Zâtı uluğ Hâcem sığnıp keldim sanğa.
Elli yaşta “Erim” dedim, amelim zayıf;
Kan dökmedim gözlerimden, bağrımı ezip;
Nefsim için yürür idim, it gibi gezip;
Zâtı ulu Rabbim, sığınıp geldim sana.
HİKMET-7
Ellig sekkiz yaşka kirdim men bi-haber
Kahhâr İgem nefsimni kıl zir ü zeber
Himmet berseng şum nefsimge ursam teber
Bir ü Barım didârıngnı körermen mü?
Ellisekiz yaşa girdim, ben habersiz
Kahhâr Melik’im nefsimi eyle darmadağın,
Himmet versen, kötü nefsime vursam teber
Bir ve Var’ım, cemalini görür müyüm?
HİKMET-13
Nefsim meni köp yügürtti Hakk’a bakmay,
Keçe kündüz bî-ğam yürdüm yaşım akmay,
Hây u heves ma u menlik otka yakmay,
Pür-ğam bolup yer astığa kirdim mena.
Nefsim beni çok yürüttü, Hakk’a bakmadan;
Gece gündüz gamsız yürüdüm, yaşı akmadan;
Boş ve yararsız istekler, ben-benlik ateşe yakmadan;
Gamla dolu olup yer altına girdim ben işte.
HİKMET-15
Nefsim beni hevâ kıldı tarfa şaştım
Başım alıp Pîr-i muğan sarrı kaçtım
Kul Hâce Ahmed ukbalardın yelib aştım
Uçkan kuş dek lâ-mekânga aştım mena.
Nefsim benim hevâ kıldı çok şaştım
Başım alıp Pir-i Kamil tarafına kaçtım
Kul Hoca Ahmed ötelerden geçip aştım
Uçan kuş gibi Lâ-mekan’a aştım ben işte.
HİKMET-82
Keçe-kündüz bî-ğam yürdüm zikrin aytmay
Cehd eyleben tüni küni fikrin etmey
Muhabbetni bâzârıda özni satmay
Nefsim meni yüz ming taâm tiler dostlar.
Gece gündüz gamsız yürüdüm, zikrini demeyip,
Gayret eyleyerek gece gündüz fikrini etmeyip,
Muhabbetin pazarında özü satmayıp,
Nefsim benim yüz bin öğün diler dostlar.
Vâ-deriğâ ermân birle ömrüm keçti
Nefsim meni tuğyan kıldı haddın aştı
Cânım kuşı pervâz kılsa rûhum kaçtı
Gâfil yürgen ömrin yelge satar dostlar.
Vah ne yazık, derd ile ömrüm geçti;
Nefsim benim coşup taştı, haddini aştı
Canım kuşu havalansa, ruhum kaçtı;
Gafil yürüyen ömrünü yele satar dostlar.
HİKMET-84
Kul Hoca Ahmed nefsim saldı uşbu yolga
Anıng üçün kaçtım dostlar çöldin çölge
Allah dep heç bakmadım ong u solğa
Allah degen şevk şarabın içer dostlar.
Kul Hoca Ahmed nefsim saldı beni bu yola,
Onun için kaçtım dostlar çölden çöle,
Allah deyip hiç bakmazdım sağ ve sola,
Allah diyen şevk şarabını içer dostlar.
HİKMET-150
Tevbe kılsam, Pîr-i muğan tartar mukin?
Kündin-künge tâatlarım artar mukin?
Nefsim meni yaman yoldın kaytar mukin?
Kaytarmayın ölüb ketsem, netgüm mena?
Tevbe eylesem, Pir-i muğan çeker mi ki?
Günden-güne taatlarım artar mı ki?
Nefsim benim, kötü yoldan döner mi ki?
Döndürmeden ölüp gitsem, neylerim ben işte?
HİKMET-217
Nefsim meni otka salur, her lahzâ tendin cân alur,
Derdim deva tabmay kalur, men yığlamay kim yığlasun?
Nefsim beni ateşe koyar, her lahza tenden can alır,
Derdim deva bulmadan kalır, ben ağlamayayım kim ağlasın?
Dünya işi(dür) bir sarı, nefsim erür (düşman) barı,
Ukba erür hasret yeri, men yığlamay kim yığlasun?
Dünya işidir bir taraf, nefsimdir düşman hepsi,
Ahirettir hasret yeri, ben ağlamayayım kim ağlasın?
HİKMET-227
Dünyâ izleb, nefsim meni saldı yırak,
Tuğyan kılıb, keçe-kündüz artar firâk,
Eyâ nâdân, bu dünyânı kılgıl talâk,
Has âşıklar Hak kaşıda revâ bolsun.
Dünyâ arayıp, nefsim beni saldı uzak,
Tuğyan kılıp, gece-gündüz artar firâk,
Ey nâdân, bu dünyâyı eyle talak,
Hoş âşıklar Hakk önünde revâ olsun.
Esiz ömrüm, keçti dâim resvâlıkda,
Dâim yürdüm nefsim üçün gedâlıkda,
Ötgen ömrüm kayta kelmes edâlıkda,
Nedamet kıl, dildaringa safâ bolsun.
Bilinçsizce ömrüm, geçti hep rüsvâlıkta,
Dâima yürüdüm nefsim için gedâlıkta,
Geçen ömrüm dönüp gelmez edâlıkta,
Nedâmet kıl, dildârına safâ olsun.
Sûfînin Nefsini Kınaması
Melâmet kavramının kişinin kendini nefsini kınaması, hor görmesi anlamında kullanılmasına da Yesevî hikmetlerinde rastlanmaktadır. Hoca Ahmed Yesevî kemâl döneminde söylediği bilinen hikmetlerinde kendi nefsine “it” diye hitap etmesi yanında bazı hikmetlerinde de nefsini “kâfir” ve “zalim” olarak nitelemektedir.
HİKMET-51
Nefsim meni ot dek yanıb yolım urdı
Yüz ming türlûk taam tileb dükân kurdı
Ağzın açıb her eşikge meni sürdi
Himmet berseng it nefsimni uşlasam men
Nefsim benim ateş gibi yanıp yolumu kesti,
Yüz bin türlü yemek isteyip tezgâh kurdu,
Ağzını açıp her kapıya beni sürdü,
Himmet versen köpek nefsimi yakalasam ben.
HİKMET-65
Kızıl yüzüm riyâzetde sarğatmadım
Seherlerde ğarib cânım ingretmedim
Her kün tebip it nefsimni urgatmadım
Allah desem kâfir nefsim öler mukin?
Kızıl yüzümü riyazetde sarartmadım
Seherlerde garip canımı inletmedim
Her gün tepip it nefsimi incitmedim
Allah desem kâfir nefsim ölür mü ki?
HİKMET-64
Şeytân la’in yoldın urdı hâlim tebah,
Yığlamay mu nefsim meni kıldı hevâ,
Âlem halkı barıb ötse meni evâ,
Kâfir nefsim azazildin tanar mukin?
Lânetli şeytan yoldan çıkardı halim perişan
Ağlamayayım mı nefsim beni eyledi heva
Âlem halkı çiğneyip geçse beni layık
Kâfir nefsim şeytandan ayrılır mı ki?
HİKMET-152
Ey yarânlar, kâfir nefsge altmış baş bar,
Her başıda yüz min şeytan leşkeri bar.
Has buzurglar nefs ilkide tufrakdın har,
Günahımdın senge yığlab keldim mena.
Ey yarânlar, kâfir nefsin altmış başı var,
Her başında yüz bin şeytan askeri var.
Has ulular nefs elinde toprakdan hor,
Günâhımdan sana ağlayıp geldim ben işte.
HİKMET-15
Zalim nefsim hiç salmayın otka saldı
Vücudlarım öz öziden küyüb yandı
Müşriklerni imanını şeytan aldı
Euzübillah-Bismillah dep yürdüm mena
Zalim nefsim hiç bırakmadan ateşe koydu,
Vücudum kendi kendine tutuşup yandı,
Müşriklerin imanını Şeytan aldı,
Euzubillah-Bismillah deyip yürüdüm ben işte.
SONUÇ
Verdiğimiz sınırlı sayıdaki hikmet kıtalarından da anlaşıldığı üzere Hoca Ahmed Yesevî, Dîvân-ı Hikmet’inde diğer birçok tasavvuf kavramında olduğu gibi Melâmet gibi tasavvufun temel konularından birisini de en anlaşılabilir bir şekilde sunabilme başarısına ulaşmıştır.
Dîvân-ı Hikmet’in yapılacak derinlikli içerik analizi ile sadece melâmet kavramının değil daha pek çok tasavvufî esasın da Yesevî hikmetlerinden yüz gösterdiği anlaşılacaktır. Yeter ki, Hakk’ın cemâline vuslata ulaştıracak yollar açılsın, bunun engeli haline gelen nefsanî perdeler aradan kaldırılabilsin.
__________________________________________________
(*) A.Ü. İlahiyat Fak. Tasavvuf Anabilim Dalı Doktora Öğrencisi.
KAYNAKLAR
- Ahmed, Yesevî, Divân-ı Hikmet, (Türkçe’ye Aktaran: Hayati Bice), TDV Yay., 6. Basım, 2010. (Metindeki Hikmet alıntılarında verilen kıtanın yer aldığı Hikmet sıralaması bu esere göre yapılmıştır.)
- Ali Bolat, Bir Tasavvuf Okulu Olarak Melâmetîlik, İnsan Yay., 2003.
- Cebecioğlu, Ethem, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Anka Yay., 2004.
- Eraslan Kemal, Divân-ı Hikmet’ten Seçmeler, Kültür Bakanlığı, 1000 Temel Eser serisi: 98, (2. Baskı), 1991.
- Hücvîrî, Keşfü’l-Mahcûb, (Çev. Süleyman Uludağ), Dergah Yay.,1995.
- Köprülü Fuad, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, DİB Yay., 6. Baskı, 1976.
- Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. (Melâmet maddesi: Nihat Azamat, Cilt: 29, s. 24-25)

Türk Tasavvuf Geleneğinde Melâmetin Dîvân-ı Hikmet’teki İzleri / Hayati Bice
Uluslararası Hacı Bayrâm-ı Velî Sempozyumu Bildiriler Kitabı 1,
25-26 Mayıs 2016, I. cilt, 577-593. sayfa
Hayati Bice Kütübhanesi Kitab okumuyorsanız, tartışmayalım !…







