Free songs
Ana Sayfa / Edebiyat / *Edebiyat / Dr. Hayati BİCE: ‘KALEM VE KOLTUK’ PARADOKSU / Bir Elif Şafak Çözümlemesi

Dr. Hayati BİCE: ‘KALEM VE KOLTUK’ PARADOKSU / Bir Elif Şafak Çözümlemesi

Baba ve Piç: Bir Elif Şafak Çözümlemesi

‘KALEM VE KOLTUK’ PARADOKSU

Dr. Hayati BİCE

Geçen hafta içinde yayınlanan bir haber bütün basında olduğu gibi KARAR’da da kendine yer buldu: “Elif Şafak, Kraliyet Edebiyat Derneği başkanı seçildi.” Bazı internet gazeteleri konuyu daha da ayrıntılı olarak işlemişti: ”Yazar Elif Şafak, İngiltere’de 1820’den bu yana edebiyat dünyasının en saygın kurumlarından biri olan İngiliz Kraliyet Edebiyat Cemiyeti’nin (Royal Society of Literature: RSL) yeni başkanı oldu. Şafak, İngiliz Kraliyet Edebiyat Cemiyeti genel kurulunda yapılan oylama ve alınan kararla RSL’nin yeni başkanı seçildi. Şafak, bu görevi önceki dönem başkanı Bernardine Evaristo’dan devralacak.” Haberin sonuna bir de ‘müjde’ iliştirilmişti: “Eserleri 58 dile çevrilen Şafak’ın RSL’de başkan olmasıyla Türk edebiyatı ve yazarlarının uluslararası platformda görünürlüğünün de artması bekleniyor.”

İngiliz Kraliyet Edebiyat Cemiyeti,  1820 yılında, Kral IV. George tarafından İngiliz edebiyatının desteklenmesi, yazarların teşvik edilmesi ve edebi hayatın zenginleştirilmesi için kurulmuştu. 2018 yılına kadar sadece İngiliz vatandaşlarına açık olan kurum, İngilizce eser veren veya eserleri İngilizce’de de yayınlanan yazarlara da açılmıştı. Elif Şafak’ın selefi olan önceki başkan (babası Nijeryalı, annesi İrlanda asıllı İngiliz) Bernardine Evaristo, bir ilk örnek olarak siyahî ve Afro-Karayib kökenli -ancak İngiliz vatandaşı- bir yazardı.

ELİF ŞAFAK’IN SINIRÖTESİ DEĞERİ

Bazı eserlerini önce İngilizce yayınlayan ve bu eserleri daha sonra Türkçe’ye aktarılan Elif Şafak, ülke genelinde en fazla Aşk adlı -Mevlana ile Şems ilişkisini konu alan- eseri ile tanındı ve o günden bu yana hep tartışmaların ve eleştirilerin odağında oldu. İnternet kaynaklarına -ve romanlarına konan biyografi özetlerine- göre romanları 58 dile çevrilen Elif Şafak’ın uluslararası şöhretini sağlayan romanı, ülkemizde Baba ve Piç adı ile yayınlanan, yayınladığı ilk dil olan İngilizce’de ise The Bastard of Istanbul (İstanbul’un Piçi) kapağı ile basılan kitabıdır (Türkçeye Çeviren: Aslı Biçen, 2008). Eserin uluslararası alanda gördüğü ilgi için, söz konusu eser ile ilgili birkaç yüksek lisans tezi yapılması ve onlarca inceleme yazısına konu olması yeterince fikir verecektir. Baba ve Piç romanı, Türk tarihinde cereyan eden, binlerce insanı etkileyen onlarca acı olaydan sadece bir tanesi olduğu halde, her 24 Nisan’da ısıtılıp önümüze getirilen 1915 Tehcir olayını yazarın iddiasına göre iki tarafın gözünden ve tarafsız olarak kamuoyuna sunmaktadır. Oysa romana baktığımızda konunun tamamen çarpıtıldığını görürüz. Eser ile ilgili yazı ve tezleri incelediğimizde ortaya çıkan tablo da bunu göstermektedir.

KİM NASIL SIZDI?

Roman, İstanbullu Türk (Kazancı) ve San Fransisko’da yaşayan Amerikalı Ermeni (Çakmakçıyan) iki ailenin karmaşık deneyimlerini ve tarihî arkaplanın bu ailelerin kimliklerini nasıl şekillendirdiğini gösteriyordu. Temel olarak, eser kimlik, travma, aidiyet ve tarihsel hafıza konularını postmodern kültür ve sosyolojik yapılar merceğinden inceliyordu.

Yazar, Serdar Korucu’ya verdiği bir mülakatta romanını yazarken pek çok Ermeni ailesinin evine konuk olduğunu, aile hikâyelerini araştırdığını; aynı zamanda Türk ailelerin öykülerini de topladığını kaydedip  “Her ikisi de sızdı romana” dese de kitabı okuyup bitiren okurun zihninde kalanın sadece Ermenilerin yaşadığı acılar olacağı kesindir. Üstelik romanda kaydedilen “Türk” ailesi toplumumuzun marjinal denebilecek bir kesiti olarak yaşayabilecek, içinde ‘kardeş ensesti’nden doğan bir “piç” barındıran bir örneklem ile anlatılmıştır. Ailenin Kazancı soyadını alırken de sahneye çıkartılan “Kazancı Levon Usta”  üzerinden yine bir “mağdur Ermeni” anlatısı metne sızmaktadır. Elif Şafak’ın eserine koyduğu her bir figürü seçerken, gelmesini beklediği eleştirilere karşı “Acının iki tarafını da kaleme aldım” savunmasına malzeme olabilecek unsurları seçtiği, ancak burada da başarılı olamadığı ortadadır. Türkler aleyhine oluşan bu başarısızlık, bana göre bir kalem yetmezliği değildir.

KOLEKTİF TRAVMA

Elif Şafak’ın bu romanındaki Ermeni kimliği, kolektif travma ve intikamcı belleğin sürdürülmesi ekseninde inşa edilmiştir. Amerikalı Ermeni karakterler, özellikle 1915 olaylarının mirası ve Türk milletine karşı duyulan nefret konularını tartışır. Bu tarihî dram, nesiller arası aktarılmaya devam etmekte ve Ermeni kimliğinin en önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Ermeni kimliği için “Unutmak ölmek, hatırlamak yaşamaktır” sözü millî direncin önemini vurgular.

Ermeniler, entelektüel olmanın bile Türkler tarafından tehdit olarak algılandığı bir geçmişten gelmektedir; bu durum, Türk entelijansiyasının, Ermeni cemaatinin “yol gösteren beyin”lerini ortadan kaldırmak için ilk hedef alındığı korkusuyla da ilişkilidir. Elif Şafak romanında bu konuyu eserinde Ohannes İstanbuliyan adlı Ermeni köşe yazarı/şairin öyküsü üzerine kondurduğu “24 Nisan göstergesi”ni de sayfalarına, Amerikalı Ermeni ailenin üniversite öğrencisi kızı Armanuş’un ağzından özenle yerleştirmiştir: “1915 senesinde 24 Nisan Cumartesi akşamı İstanbul’da yaşayan düzinelerce Ermeni ileri geleni tutuklanıp emniyete götürülmüş. Hepsi de törene gider gibi iki dirhem bir çekirdek giyinmişler. Bembeyaz yakalar, zarif takım elbiseler. Hepsi de okumuş yazmış adamlar. Açıklama yapılmadan emniyette tutulmuşlar bir müddet, sonra da ya Ayaş’a yahut Çankırı’ya sürülmüşler.”  Türkleri bir bütün olarak yargılayan şu sözler de aynı ağızdan şöylece kayda girmiştir: “Türkler düpedüz Ortadoğuludur ama nedense bunu sürekli inkâr ederler. Eğer biz Ermenilerin de kendi evimizde kalmamıza izin vermiş olsaydınız bizler de diaspora halkı olmak yerine Ortadoğulu kalacaktık.”

GÜNCEL GÖNDERMELER/TİPLEMELER

Roman, post-Osmanlı kimliğinin inşası için devam eden bir arayışı ve bu arayışta Türkçü ideolojinin neden olduğu amnezi (unutma) ile diasporik travmalar arasında bir çatışma olarak tezahürünü ele alır. Kimlik stratejileri, Kafe Kundera (Türk tipi entelektüel ve karikatürize edilmiş müşterilerin amnezi ve Batı’ya öykünmeyi deneyimlediği yer) ve Cafe Constantinopolis (Ermeni-Amerikan toplumunun travma ve nefrete dayalı homojen kimliği barındırdığı yer) olmak üzere iki karşıt mekân aracılığıyla ifade edilir. Baba ve Piç romanının başkahramanları Asya Kazancı ve Armanuş Çakmakçıyan üzerinden bu mekânlarda geliştirilen sembolik anlatılar, eserin ana kurgusunu oluşturur.

İstanbul’daki tarihinden kopmuş nihilist entelektüellerin buluşma mekânı olan Kafe Kundera İstanbul’un Avrupa Yakası’ndaki bir kafedir. Kafe müdavimlerinin her biri karikatürize bir tipoloji örneğidir. Yazarın “Ultra Milliyetçi Filmlerin Gayri Milliyetçi Senaristi” olarak kodladığı, kısa boylu, sıska adam,  “genç kadınların olgun erkeklerden hoşlandığına kanaat getirdiğinden beri sakalını kül rengine boyuyordu. Popüler TV dizileri yazardı ve çocukların pek sevdiği ‘Aslanyürekli Timur’un yaratıcısıydı. Akın akın düşman alaylarını birkaç darbede kanlı püreye çevirebilen irikıyım bir milli kahraman. Senariste yaptığı bayağı ve bayat filmlere dair bir soru sorulduğunda, meslek itibariyle milliyetçi olduğunu ama tercih itibariyle tam bir nihilist olduğunu iddia ederdi.”  Yazarın karakter koleksiyonundaki diğer isimler de ilginçtir: “Alkolik Karikatürist”, “Alkolik Karikatüristin Hayatla Kavgalı Karısı”, “Gizli Gay Köşe Yazarı”, “Olağanüstü Yeteneksiz Şair”. (Yazarın bu tiplemeleri sıralayıp betimlerken gerçek hayattaki yakın çevresinden etkilendiğini düşünmemek mümkün değil!)

Amerikalı Ermeni ve diğer ‘anti-Türk’ gayrimüslimlerin buluştuğu sanal sohbet odası olan Cafe Constantinopolis’in grubun en fanatik üyelerinin kontrolünde olması normaldir. Ermeni diasporası, kimliklerini sürdürmek ve acılarını paylaşmak için Cafe Constantinopolis gibi sanal buluşma odalarını kullanır. Bu siberkafe, Ermenilerin Türkleri ‘ortak düşman’ olarak görme ve ‘travmatik tarihî anlatı’ları paylaşma alanı olarak tasvir edilir.

Cafe Constantinopolis adlı sanal sohbet odasında uygulanan “Yeterince Ermeni misiniz?” konulu test ibretamizdir.(1) Sorulan 15 soruya verilen yanıtlara göre bir değerlendirme yapılmakta ve insanlar Bilinçsiz Ermeni/Mağrur Ermeni arasında seyreden dört grupta tasnif edilmektedir. Bazı diaspora Ermenileri, Türkler soykırımı resmen tanırsa, bu durumun kendilerini birleştiren en güçlü bağı ortadan kaldıracağı korkusunu taşır.

YENİÇERİ PARADOKSU

Armanuş, büyüklerinin tarihî kimlik hafızasını sürdürme dayatması ile Amerikan kültürüne asimile olma isteği arasında kalır; bu durum, kitapta Şafak tarafından “Yeniçeri paradoksu” olarak adlandırılır: “Yeniçerinin Paradoksu birbiriyle çelişen iki varoluş hali arasında kalmaktır. Bir tarafta geçmişin kalıntıları birikir. Öte tarafta vaat edilen geleceğin ışıltıları. Geçmiş üç H -Hafıza, Hüzün, Haksızlık- demek bizim için. Gelecek ise başarının süslemeleriyle bezenmiş bir sığınak, daha önce hiç sahip olmadığın bir emniyet duygusu, çoğunluğa katılma, normalleşme arzusu.” Armanuş, kendi Ermeni kimliğini tam olarak bulamadığını itiraf eder ve bunu sağlamak için Türkiye’ye gitme yolculuğuna çıkar. Armanuş’un asimile olmuş babası Barsam, Türkiye’deki ailenin ABD’ye kaçmış oğlu Mustafa ile benzer şekilde, geçmişini silmeyi ve “diğer herkes gibi Amerikalı olmayı” arzu eder. Elif Şafak, milliyetçi ve ayrımcı kimlik stratejilerinin “kusurlu yaklaşımlar” olduğunu öne sürer ve hibrit bir kimlik anlayışına kapı açmak için herkesi uzlaşmaya davet eder. Türk kimliğinin Osmanlı mirasını kucaklayan, “daha az ‘etnik‘ ve daha çok ‘çokkültürlü’ bir vatandaşlık” anlayışı önerir.

ENSEST VE TEHCİR SIRLARI

Baba ve Piç kitabında ensest (aileiçi tecavüz) ve tabu temaları, millî hafıza kaybının bir yansıması olarak sunulur. Kazancı ailesinin sırrı, romanın aslî kahramanı İstanbullu Asya’nın annesi Zeliha’nın ağabeyi Mustafa tarafından tecavüze uğraması sonucu Asya’nın doğmasıdır. Ancak bu sır ailede hiçbirisi tarafından bilinmemektedir. Bu ailevî amnezi, Türkiye Cumhuriyeti’nin sözde Ermeni Soykırımı gibi “utanç verici” olayları hafızasından silme çabasını yansıtır. Kazancı ailesindeki dört kız kardeşin tek ve en küçük erkek kardeşi olan Mustafa Kazancı, işlediği aileiçi suçun utancından kaçmak için ABD’ye gider ve geçmişini silmeye çalışır. Ancak bu kaçış başarısız olur ve romanın sonunda geldiği İstanbul’da öz ablası Banu Kazancı’nın zehir kattığı aşuresini bilerek yiyerek intihar eder. Yazar bunu utanç verici suçu için ailesi tarafından cezalandırılmasını simgelemek üzere kaleme almıştır. Büyük abla Banu Hanım, Mustafa’yı zehirleyerek aile içi adaleti sağlayan dönüştürücü bir figürdür.

Romandaki ‘piç’ olan Asya Kazancı, geleneksel rolleri reddederek kendi kimliğini inşa eden, sosyal normlara uymayan bağımsız bir bireydir. Amerikalı Ermeni kahraman Armanuş ile geliştirdiği etkileşim sayesinde bilinçlenen Asya, Türk Devleti’nin resmî söylemlerine direnmeye hazır hale gelmiştir. Armanuş, Türk mutfağı terimlerini bilmesiyle, Türk ve Ermeni kültürlerinin ortak tarih ve kültüre sahip olduğunu gösteren bir ‘melezleşme’ örneği sunar.

‘MİSTİK’ BANU TEYZE

Yazar eserinin yazıldığı yıllarda çok moda olan post-modern roman kalıbına uyması için bu karakteri seçmiştir. Kitapta en çok işlenen karakterlerden birisi olan Banu Kazancı, kardeşine tecavüz ederek yeğeninin doğmasına neden olan tek erkek kardeşi Mustafa’nın ‘suç’unu ilk keşfeden insan olarak öne çıkar. Gece namazları kılan, Kur’an ayetlerine kafa yoran, kendi kendisine başını örtmeye karar veren Banu Hanım, Kazancı’ların en büyük kızıdır. Tarot, kavrulmuş fındık ve kahve fallarına bakarak müşterilere hizmet veren falcı, romandaki “Fındık Ana”dır. Büyü ve nazar gibi konulara merak sarmış ve kendi kendisine uyguladığı ritüeller ile “iyi saatte olsunlar” ile temas kurmayı başarmıştır. Bu sayede birisi mûnis (Şekerşerbet Hanım) diğeri habis (Ağulu Bey) iki cini olmuştur. İyi cin Kur’an bilgisine sahiptir ve dindardır. Bu cinlerinden habis olanı ise çok yaşlı olduğundan sağlam bir bilgi kaynağıdır ve Banu, onu kırk günlük perhizinin sonunda kendine bağlamıştır. Banu Kazancı, aile sırrını da bu habis cin (Ağulu Bey) aracılığıyla öğrenmiştir. (Yazarın bu gizemli konudaki satırları yazarken kimden lojistik destek aldığı meçhul olsa da tahmin edilebilir.) Bu dehşet verici bilgiyi diğer kız kardeşlerinin kaldıramayacağı korkusu ile onlardan saklar.

TASAVVUFUN ‘ELİF’İ – ‘ELİF’İN TASAVVUFU

“Baba ve Piç” romanında mistik konulara ‘Cinci Hala’ figürü ile “paranormal temalar” dolayımında değinen Elif Şafak, üç yıl sonra yayınlayacağı ve Mevlana-Şems ilişkisini konu aldığı Aşk romanında ise bütünüyle tasavvuf âleminin gizemli koridorlarına  dalacaktır. Bu gizemli koridorlarda çıkmaz sokakların sağır duvarlarına toslaması kaçınılmazdır.  Reklam kampanyaları ile müthiş satış rakamlarına ulaşan Aşk adlı eserinin yayınından sonra tasavvufla ilgili sorulara sürekli muhatap olan Elif Şafak, ‘Bektaşi ve Mevlevi Düşüncesinde Kadınsılık-Döngüsellik’ başlıklı yüksek lisans tezinizle başlayan ve 15 yıldır okumalarla gelişen entelektüel yaklaşımın yavaş yavaş gönlünüze sızışı sizi kaçınılmaz olarak ‘Aşk’a mı getirdi? sorusunu şöyle yanıtlar: “Tasavvufla on beş sene önce tamamen kendi başıma tanıştım. Etrafımda gördüğüm ya da ailede bulduğum bir kültür değildi. Okudukça okumayı sevdim. Okudukça açlığım arttı. Tasavvuf benim hemen her romanımda bir alt metin olarak vardı aslında. Kimi zaman daha belirgin, kimi zaman daha örtük bir biçimde hep benimle gelen bir gölge gibiydi. Bu kez bütün perdeleri kaldırdım. Tasavvuf pat diye öğrenilen bir şey değil. Yaşamak, gönülden yaşamak lazım. Uzun, zor, engebeli bir yol. (…) Tasavvufun en çok sevdiğim özelliklerinden biri özeleştiriye dayanması. Sufiler kendilerini eleştirir, kendi içlerini tamir ederler. Birinde kusur görürlerse o kusuru örterler. Muazzam bir edep ve ahlak… Bunları ben fikren ve zihnen biliyorum ama yaşamaya gelince tabii ki zorlandığım oluyor. Mesela tasavvufun insana öğrettiği ‘hiçlik’ bilinciyle yazarlığın insana verdiği şişkin ego arasında derin bir çelişki var. Romancılık bana diyor ki ‘Bu kitabı sen yazdın, sen yarattın.’ Tasavvuf bana diyor ki ‘Sen sadece aracı olup hikâyeyi ilettin. Yaratmadın, yaratıldın! Kalem gibi, kâğıt gibisin. Kelimeler senden akıyor. Ama onların sahibi değilsin…’ Bazen bu çelişkiyi çok yoğun yaşıyorum. Ama çelişkilerle ilerleyeceğiz bu dünyada.” (2)

AKADEMİNİN ‘BİLGİN’İ
Bu noktada Elif Şafak’ın Yüksek Lisans Tezi tasavvufî bir arkaplan içerse de Elif Bilgin adı ile YÖK Tez Merkezi kayıtlarına 1996 yılında giren tezi: Destructuring woman in İslam within the context of Bektashi and Mawlawi thought (Bektaşi ve Mevlevi düşüncesi kapsamında İslam’da kadın kurgusunun parçalanması) adıyla eklenmiştir. Ancak nedense özgeçmişinden kendisi ile yapılan röportajlara kadar her yerde bu tezin adı “Bektaşi ve Mevlevi Düşüncesinde Kadınsılık-Döngüsellik” olarak geçirilmiş; hatta bu tezi ile bir de ödül almış ve  yazar da bu yanlış isimlendirilmelere hiç itiraz etmemiştir. Bu tezi üzerinden kendisine soruları geçiştirmek isteyen Elif Şafak’ın tezinin akademik niteliği noktasında bazı  tereddütler hasıl olmuştur.(3)

YÖK Tez Merkezi kayıtlarına bakıldığında Elif Bilgin’in “An analysis of Turkish modernity through discourses of masculinities”  (Türk moderleşmesi ve erkeklik söylemleri) adı ile ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Ana Bilim Dalı’nda 2004 yılında doktorasını tamamladığı görülür. Bu tezinde ise yazarın, tasavvuftan uzaklaşarak daha sonra romanlarına konu olan cinsiyetçilik söylemleri üzerinde durduğu anlaşılmaktadır. Bu akademik olarak seküler ve nötr konulu tezdeki iki başlık Elif Şafak’ın ‘Baba Kompleksi’ ve ‘Tasavvuf Takıntısı’ ile ilgilidir: “Babalar ve Kızları”; “Türk Sufizmi ve Cinsiyet Kavramları”. Merak ettiğim husus, bu başlıkların ODTÜ gibi eğilimleri bilinen bir akademide yapılan Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi alanında savunulacak bir teze dahil edilmesinin nasıl ettirildiğidir.

ÖZBAY’IN ELEŞTİRİSİ

Elif Şafak’ın Baba ve Piç romanını okuyan akademisyen-eleştirmen Dr. Hüseyin Özbay yazara bir “Açık Mektup” yazarak eleştirilerini şöyle sıralamıştır:
“… Yazar karşı tarafı “anlamak” için değil karşı tarafı ”haklı kılmak” için “kastî empati” yapıyor. Başka bir değişle empatiyi aşarak yerini değiştiriyor ve “psikoloji pazarlayanlara” pazarcılık yapıyor. Bunu yaparken de Kazancı soyadını taşıyan ailenin Osmanlı yapılanma geleneğinden ve çoğu siyasî “mağdur etnisite romantizmi ve trajedisi”nden abartılı olarak yararlanıyor. Romancı eğer insanla ilgili bir dramı umursuyorsa tabii ki acılı ve cesur bir yürek olmalıdır. Hâkim bakışın belki de yöntem olarak hatalarını merkezdeki bir insan olarak görmek başka, siyasal manipülasyonlara açıkça âlet edilmiş bir konuyu, siyasetle insan davranışlarını da iç içe geçiştirerek ters taraftan “biz” ve “öteki” ayrımını insaf sınırlarını aşarak yapmak daha başkadır. Sahipsiz, eğitimsiz ve çevresiz/havasız bırakılıp kolayca manüple edilebilecek bir Türk Müslüman kimliği âdeta yazar için “öteki cephe” olmuştur. Yani değerli romancımız, ne yazık ki Cemil Meriç ve Hilmi Yavuz’un haklı olarak üzerinde durup esefle işaret ettikleri bir “yerli oryantalist” tavır sergilemiştir. Amerika’daki Ermeni ailesinin bütün davranışları bir tarihsel trajik nostalji üzerine değil bir öç alma duygusuna yöneldiği hâlde, en tavizsizi, en katısı bile romanda negatif bir imaj olarak görünmüyor. Ben bu romanda bir ipucu olarak bile bir tek Ermeni’nin hatasını görmedim. Dramatik örgüyü ne yazık ki yazar kendi milletinin aleyhinde kullanmıştır. ”
(…)

“Doğrusu gerçekçi bir yazar, bir romancı olarak değil kendisini Ermeni kimliğinin yerine koyarak yazmıştır romanını Elif Şafak. Yani “yerli oryantalist kimlik”in aşırı bir örneğini temsil etmiştir. Roman 2002’leri de konu ettiği hâlde Asala’nın öldürdüğü elçilik mensupları ve sivil halktan bir tek yerde bile söz edilmemiştir. Hakikati, insafı ve insan sevgisini merkez yapmaya çalışan bir kültürel tezi savunan insan olarak(olduysa anlatılanlar) İstanbulliyan ailesine acımamam mümkün değildir. Ancak Türk romancısı Elif Şafak bir tek Türk’e acımamıştır.
(…)
“Yazarın kendisini mağdur bir Türk ailesinin yerine koyması Amerika’daki tuzu kuru Çakmakçıyan ailesinin yerine koymasından (yoksa yerini almasından mı demeliydim !?) çok daha zor olacaktır çünkü. ”Tebdil-i tabiyyet” ülkemizde nedense para ediyor. 

(…)

“Bir romancının,  Ermeniler tarafından para akıtılarak bütün dünyada yaygara edilen siyasî söylemlerle değil işin saklanan tarafıyla ilgilenmesi gerekmez miydi ? Ermeni komşusuna ağlayan Türkle, Türk komşusuna ağlayan Ermeni anlatılsaydı, insanî, hümanist bir dramatizasyon yapılmış olurdu ve ben o zaman romanlarını sevdiğim bu hanım yazarımızı gönlümün coşkusuyla alkışlardım. 1915’te değil 1944’te bir kişi bile geride bırakılmaksızın bir iki saat içinde ilkel hayvan katarlarının havasız vagonlarına bindirilerek uzak Asya bozkırlarına sürülen ve yarısı menzile varmadan yok olan Kırım Türklerinin etnik temizlik trajedisi, Cengiz Dağcı dışında neden bu ve buna benzer romancılarımızı hiç ilgilendirmemiştir? Aynı yıllarda aynı tehciri yaşayan Ahıska Türkleri’nin trajedileri bugün de devam ettiği hâlde neden bir tek Türk entelektüeli ve yazarı onları görmüyor?

Bir de şu var ki bu yazarımız maalesef farkında olmadan, gafleten bir “yerli oryantalist” gibi değildir. Bilmeden oryantalist propagandaların etkisiyle kendi milletine ve Asya’ya Avrupalı şarkiyatçılar gözlüğüyle bakanlar elbette vardır. Onlar belki bilmeden böyle bir misyonu yerine getiriyorlar. Ama Elif Şafak için böyle söylenebilir mi ? Elif Şafak’ın oryantalizmi   “iradî bir oryantalizm”dir maalesef. Bilerek yapıyor, tercih ediyor Elif Şafak.” (4)

ÖDÜL ÇOK MU GECİKTİ?

Elif Şafak’ın altına İngiliz Kraliyet ailesinin kontrolündeki bir “Edebiyat Cemiyeti” tarafından sürülen prestijli koltukta otururken nasıl bir ruh halini yaşayacağı merak edilesi bir durumdur. Kendisini Baba ve Piç romanındaki kahramanlarından Ermeni köklerine dair kimlik verilerini korumaya çalışan Armanuş’a mı yoksa, aileiçi ensest nedeniyle kardeşini öldürerek ailenin namusunu temizleyen Banu Hanım’a mı yakın hissedecektir? Kendisi ile yapılan ve kendi internet sitesinde de paylaştığı bir röportajında Baba ve Piç romanı hakkında konuşurken babası ile ilişkisinin çok zayıf olduğunu söyler ve ekler: “Benim için ‘baba’ kelimesinin sözlük anlamı ‘boşluk’tur.”(5) Hürriyet gazetesinde Ayşe Arman’a konuşurken biraz daha ayrıntı verir: “Babasızlık kendimi bana piç gibi hissettirdi… Bizimki gibi bir toplumda babasızlık çok büyük bir fark yaratıyor. Ama anne ile baba boşandığı halde, baba kızını yine de görmeye devam etmişse, o başka. Ben de öyle bir şey de yoktu.” Aynı röportajında 34 yıllık hayatında babasını sadece 4 ya da 5 kere gördüğünü ifade eder. (6)

Bu nedenle kendisi ile yapılan iki önemli röportajın ikisinde de  “piç psikolojisi”ne yakınlık hissettiğini ima eden Elif Şafak’ın romanı yazıldığında bu yazının başındaki koltuk metaforunu mutlaka kullanmak gerekecektir. Görkemli bir mekânda iki asırlık şatafatlı koltuğa oturacağı belli olan yazarımız, masadaki yazı takımının kalemi ile oynarken kendi kendisine şunu da sormalıdır: “Bu koltuğu hak edecek ne yaptım acaba?!”

______________________

(1) Yeterince Ermeni misiniz? Testi:

  1. Bebekliğiniz boyunca el örgüsü battaniyeler altında uyudunuz mu, okula giderken el örgüsü hırkalar giydiniz mi?
  2. Altı ya da yedi yaşına kadar her yaş gününüzde elinize bir Ermeni Alfabesi kitabı tutuşturuldu mu?
  3. Evinizde, garajınızda ya da büronuzda Ağrı Dağı’nın en az bir adet resmi asılı mı?
  4. Evde Ermenice sevilip okşanmaya, İngilizce azarlanıp haşlanmaya ve Türkçe çekiştirilip arkanızdan işler çevrilmesine alışık mısınız?
  5. Misafirlerinize patates cipsi ile humus, patlıcanlı dipli kanapeler ikram ediyor musunuz?
  6. Mantı tadına, sucuk kokusuna, bastırma iptilasına aşina mısınız?
  7. Fazlasıyla önemsiz konularda kolayca çileden çıkıp sinirleniyor, ama gerçekten endişelenecek ya da paniğe kapılacak önemli bir şey olduğunda sükûnetinizi koruyor musunuz?
  8. Kemerli burnunuzu ameliyat ettirdiniz mi? (ya da ettirmeyi planlıyor musunuz?)
  9. Buzdolabınızda bir kavanoz Nutella, sandık odasının bir yerlerinde bir tavla tahtası var mı?
  10. Salonunuzda çok sevdiğiniz bir halı serili mi? Üzerinde yürümeye dahi kıyamadığınız oluyor mu?
  11. Ezgisi gayet oynak olduğu ve sözlerini anlamadığınız halde Lorke Lorke oynarken içinizi hüzün basıyor mu?
  12. Her akşam yemeğinden sonra toplanıp meyve yemek evinizde köklü bir âdet mi? Babanız kaç yaşına gelmiş olursanız olun sizin için hâlâ portakalları soyuyor mu?
  13. Akrabalarınızın ağzınıza yiyecek tıkıştırıp, “doydum” lafını kabul etmedikleri oluyor mu?
  14. Duduk sesi sırtınızı ürpertiyor mu ve kayısı ağacından yapılmış bir flütün nasıl bu kadar keder barındırabildiğini merak etmekten kendinizi alamadığınız oluyor mu?
  15. İçten içe geçmişinizde öğrenmenize izin verilenden çok daha fazlasının olduğunu hissediyor musunuz?

Bu soruların hepsine “evet” cevabı veren Armanuş kaç puan aldığını görmek için aşağıya baktı.

0-3 puan: Kusura bakma ahbap, sen Ermeni değil “yabancı”sın.

4-8 puan: İçimizden bir yabancı gibisin. Muhtemelen bir Ermeni’yle evlisin.

9-12 puan: Ermeni olduğun neredeyse kesin.

13-15 puan: Hiç kuşku yok, mağrur bir Ermeni’sin. (s.135-136).

(2) Elif Şafak Röportajı: SkyLife Dergisi Ağustos 2009, Röportaj ve Fotoğraflar: Jülide Karahan – Ahmet Bilal Arslan

https://www.elifsafak.us/roportajlar.asp?islem=roportaj&id=279

(3) Elif Bilgin imzalı Yüksek Lisans Tezi konusundaki tereddütler için bkz: Dücane Cündioğlu, Gündem Özel, TVNET, Aşk Pazarı, 30 Ağustos 2009, https://www.youtube.com/watch?v=6TfdT6S4lcw

(4) ‘Açık Mektup’un tamamı için bkz: https://ulkucubellek.com/dr-huseyin-ozbay-elif-safaka-acik-mektup/ 

(5) Serdar Korucu, Elif Şafak Röportajı: https://elifsafak.us/roportajlar.asp?islem=roportaj&id=133

(6) “Babasızlık kendimi piç gibi hissettirdi” / Röportaj: Ayşe ARMAN / Hürriyet, 13 Ağustos 2006

https://elifsafak.us/roportajlar.asp?islem=roportaj&id=141

***

KİTAPTAN ALINTILAR: Bu alıntılara bakılırsa Elif Şafak’ın iddia ettiği gibi “Türkler ile Ermeniler arasında dengeli” bir yazım gerçekleştirmediği görülecektir.
“Ancak bir Ermeni sayıca böylesine azalmanın, azıcık kalmanın ne manaya geldiğini anlayabilir. Budanmış bir ağaç gibi küçüldük… Rose özgürdür elbette, istediği adamla çıksın, hatta evlensin, bizi alakadar etmez. Ancak Barsam’ın evladı Ermeni’dir ve Ermeni gibi yetiştirilmelidir.” (s.74).

***
Aldığı kitaplarla beraber endişelerini de sırtlanarak çıktı kitapçıdan. Opera Meydanı’nı geçerken rüzgâr ıslık çalıyor, kulaklarına tekinsiz ezgiler mırıldanıyordu. Opera Kafe’de oturan genç bir çift ilişti gözüne; ya önlerindeki tıka basa dolu sandviçlerde umduklarını bulamamışlardı ya da kavga etmişlerdi. Tanrı’ya şükür bekârım ve yalnızım, diye düşündü Armanuş şakayla karışık. Türk Sokağı’na saptı. Seneler önce New Yorklu Ermeni-Amerikalı bir kıza şehri gezdirmişti bir keresinde. Bu sokağa geldiklerinde kızın yüzü buruşmuştu: “Türk Sokağı! Nereye gitsen karşına çıkıyor Türkler!”

Armanuş kızın bu tepkisine ne kadar şaşırdığını hatırlıyordu. Sokağa bu ismin verilmesinin sebebinin, vaktiyle belediye başkanı olarak hizmet vermiş ve şehrin tarihinde önem taşıyan Frank Turk’ün anısına hürmet olduğunu anlatmaya çalışmıştı.

“Öyle ya da böyle” diye kesmişti nutkunu arkadaşı, şehir tarihiyle pek ilgilenmemişti. “Nereye gitsen karşına çıkmıyor mu Türkler?”

Armanuş sesini çıkarmamıştı. Nasıl diyebilirdi ki, evet Türkler her yerdeler, hatta ve hatta içlerinden biri annemle evli! Nasıl söylersin bunu? (s. 113).

***
Armanuş, Çakmakçıyanların kitap tutkusuna gösterdiği direncin bir başka sebebi, çok daha derin ve karanlık bir hikâyesi olduğunu düşünüyordu. Sadece kadın olduğu için değil, Ermeni olduğu için de bibliyofil olmaktan kaçınması gerekiyordu. Varsenig Hala’nın okumasına sürekli muhalefet etmesinin altında daha duygusal, hatta tarihsel bir kaygı, bir hayatta kalamama korkusu olduğunu seziyordu. Halası onun yaşıtlarından çok farklı olmasını, onlar arasından sivrilmesini istemiyordu. Hep anlattıklarına göre, Ermeniler Osmanlı’nın bir parçasıyken henüz, Osmanlı hükümetinin ilk safdışı ettikleri arasında yazarlar, şairler, sanatçılar, entelektüeller varmış. Önce “beyinlerden” kurtulmuşlar, ondan sonra gerisini sürmüşler -sıradan insanları. Diyasporadaki pek çok Ermeni aile gibi Çakmakçıyanlar da çocuklarından biri okumaya yazmaya fazla merak gösterdiğinde ve ortalamanın fazla üzerine çıktığında hem gurur duyuyor hem endişeleniyorlardı. (s.117).

***
Cafe Constantinopolis bir chat odasıydı ya da müdavimlerinin deyişiyle kahvesiz bir siberkafe. Birkaç Yunanlı-Amerikalı, Sefarad- Amerikalı ve Ermeni-Amerikalı tarafından kurulmuştu; New Yorklu olmaları dışında tek bir temel ortak noktaları vardı: Hepsi de bir zamanlar İstanbul’da yaşamış gayrimüslim ailelerin torunlarıydı. Hepsi de aileleriyle gurur duyuyor ve Türklerden hazzetmiyordu. (s.132).
***

Cafe Constantinopolis’in Anuş Ağacı bölümü yedi daimi üyeden oluşuyordu, bunların beşi Ermeni, geri kalan ikisi Yunan’dı. Şahsen tanışmamışlar, böyle bir ihtiyaç duymamışlardı. Hepsi farklı şehirlerden, mesleklerden ve hayatlardan geliyordu. Hepsinin takma adları vardı. Armanuş’unki Madam Sürgün Ruhum’du. Bu ismi çok sevdiği yazar Zabel Yeseyan şerefine seçmişti; 1915’te Osmanlı hükümetinin devşirdiği Sakıncalı Ermeni Aydınlar listesindeki tek kadın romancı. Zabel Yeseyan muhteşem bir karakterdi. İstanbul’da doğmuş, sürgünde yaşamış, romancı ve köşe yazarı olarak alabildiğine zor ama dolu dolu bir hayat sürmüştü. (s.133).

***
Seçtikleri temalar çeşitlilik gösterse de ortak tarihleri ve kültürleri üzerinde durmaya meyilliydiler -“ortak” da çoğunlukla “ortak düşman” anlamına geliyordu, yani Türkler. Hiçbir şey insanları ortak bir düşman kadar hızla ve kuvvetle birbirine yakınlaştırmaz.

Bu hafta tartışma konusu “Yeniçeriler”di. Yeni gönderilmiş iletileri gözden geçirirken Baron Baghdassarian’ın online olduğunu görüp sevindi Armanuş. Onun hakkında tek bildiği tıpkı kendisi gibi kalan sağların torunu olduğuydu, ama kendisinin aksine öfkeyle doluydu. Bazen aşırı sert ve şüpheci olabiliyordu. Son birkaç ay boyunca, siberuzayın ele avuca gelmezliğine rağmen, ya da belki tam da o sayede, Armanuş ondan hoşlanmaya başlamıştı. Mesajlarını okuyamadan geçerse günü, derin bir eksiklik hissediyordu. Ona karşı hissettiği her neyse -dostluk, hoşlanma ya da sırf merak- bunun karşılıklı olduğunu biliyordu.

Osmanlı hükümdarlığının adil olduğuna inananlar Yeniçerinin Paradoksu’nu bilmezler. Yeniçeriler kendi halklarını hakir görmek ve geçmişlerini unutmak pahasına bir ihtimal toplumsal merdivenin tepesine tırmanmak üzere Osmanlı devleti tarafından alıkoyulup din değiştirtilen Hıristiyan çocuklardı. Yeniçerinin Paradoksu, her azınlık için geçmişte olduğu kadar günümüzde de geçerlidir. Ey göçmenlerin çocukları! Bu asırlık soruyu arada bir sorun kendinize: Bu paradoks içinde konumunuz ne olacak,

Yeniçeri rolünü kabullenecek misiniz? Türklerle barış yapmak için cemiyetinizi yüzüstü mü bırakacaksınız, onların deyimiyle hep birlikte ileriye bakmak için geçmişe perde çekmelerine izin mi vereceksiniz? (s.134).

***

Yeniçerinin Paradoksu birbiriyle çelişen iki varoluş hali arasında kalmaktır. Bir tarafta geçmişin kalıntıları birikir.

Öte tarafta vaat edilen geleceğin ışıltıları. Geçmiş üç H – hafıza, hüzün ve haksızlık- demek bizim için. Gelecek ise

başarının süslemeleriyle bezenmiş bir sığınak, daha önce hiç sahip olmadığın bir emniyet duygusu, çoğunluğa katılma, normalleşme arzusu.”

“Hoş geldin Madam Sürgün Ruhum! Döndüğüne sevindim.

İçindeki şairi duymak ne güzel.”

Baron Baghdassarian’dı bu. Armanuş cümlenin sonunu tekrar yüksek sesle okumaktan alamadı kendini: İçindeki şairi duymak ne güzel. Düşünceleri dağıldı ama sadece bir anlığına.

“Sanırım Yeniçerinin Paradoksu bizzat benim için de geçerli. Farklı kültürlerden gelen ve son derece tatsız bir biçimde boşanmış bir anababanın tek çocuğu olarak” -şahsi tarihini ifşa etmekten duyduğu rahatsızlıkla bir an duraladı, ama devam etme arzusu baskın çıktı- “kalan sağların çocuğu olan Ermeni bir baba ile Kentucky, Elizabethtown’lu bir annenin tek kızı olarak iki taraf arasında kalmanın, tam manasıyla bir yere ait olamamanın, sürekli iki varoluş hali arasında gidip gelmenin nasıl bir şey olduğunu biliyorum.” (s.137).

***

“Zor olsa gerek. Diyasporadaki çoğu Ermeni için Hai Dat bir kimlik edinmek anlamında sahip olduğumuz yegâne psikolojik temel. Senin durumunsa daha farklı ama neticede hepimiz Amerikalı ve Ermeni’yiz, temelimizi kaybetmediğimiz sürece bu çoğulluk güzel bir şey.”

Körfez bölgesindeki itibarlı bir edebiyat dergisinin baş editörüyle evli, eskiden iyi bir köşe yazarı olduğu halde şimdi sadece mutsuz bir ev kadını olan Bedbaht Ev Kadını’ydı bunları yazan.

“Kültürel çoğulluk iyi bir şey elbette ama benim durumum çoğulluktan ziyade eksiklik üzerine kurulu. Annemi gücendirmemek için ne tam Ermeniliğimle barışabildim, ne de babamı gücendirme korkusuyla Amerikalılığımla. Bir kere en başta Ermeni olmayı başaramadım” yazdı Armanuş, bir itirafın eşiğinde olduğunun farkındaydı. “Kimliğimi bulmam gerek. Gizliden gizliye ne düşünüyorum biliyor musunuz? Ailemin Türkiye’deki evini görmeye gideceğim. Babaannem hep İstanbul’daki o muhteşem evden bahseder. Gidip kendi gözlerimle göreceğim. Ailemin geçmişine bir yolculuk yapabilsem, aynı zamanda kendi geleceğime doğru yola çıkmış olacağım. Geçmişimi keşfetmek için bir şey yapmazsam Yeniçerinin Paradoksu yakamı bırakmayacak.” (s.138).

***
“Neyse, onun ailesiyle kalabilirim, ne de olsa üvey kızıyım, herhalde beni misafir olarak kabul ederler. Sıradan Türkler tarafından nasıl karşılanacağım sorusu müthiş bir bilmece. Şu Amerikanlaşmış akademisyenler değil, gerçek bir Türk ailesi.”

“Sıradan Türklerle ne konuşacaksın?” diye sordu Leydi Tavuskuşu/Siramark. “Eğitim görmüşleri bile ya milliyetçi ya cahil. Sıradan insanlar tarihi gerçekleri kabul eder mi sence? ‘Sizi sürdüğümüz sonra da bütün bunları inkâr ettiğimiz için özür dileriz’ mi diyecekler sanıyorsun? Neden başını derde sokmak istiyorsun?”

“Anlamıyorsun…” Armanuş birden ümitsizliğe kapıldı. Sırlarını birbiri ardına ifşa etmek bu koca dünyada yalnız olma hissini tetiklemişti -hep bildiği ama yüzleşmek için doğru anı beklediği bir şeydi bu. “Siz hepiniz diyasporadaki Ermeni cemiyeti içinde doğdunuz ve içlerinden biri olduğunuzu kanıtlamak zorunda kalmadınız hiç. Halbuki ben doğduğum günden itibaren eşikte kaldım. Arafta sıkıştım. Mağrur ama travmalı bir Ermeni aile ile histeri ölçüsünde Ermeni karşıtı bir anne arasında gidip geldim. Sizin gibi Ermeni-Amerikalı olmak için önce Ermeniliğimi bulmam lazım. Geçmişe bir yolculuk gerektiriyorsa bu, yapmaya hazırım…” (s.140).

***

Varsenig Hala devam etti: “Söyle bana kaç Türk Ermenice öğrenmiş? Hani var mı böyle Türkler? Hiç! Neden bizim annelerimiz onların dilini öğrenmiş de tersi olmamış? Kimin kime hükmettiği apaçık ortada değil mi? Sen kalk gel Orta Asya’dan, dal dosdoğru Anadolu’nun bağrına, sonra bir bakmışsın her yerdeler! Orada yerleşik olan milyonlarca Ermeni’ye ne oldu peki? Asimile edildiler! Yetim bırakıldılar! Sürüldüler! Mal mülklerinden oldular! Sonra da unutuldular! Kendi öz kızını nasıl olur da bizim şimdi bu kadar az sayıda ve bu kadar kederli olmamızdan sorumlu olanların eline bırakırsın? Mesrop Mashtots (360-440) [: Ermeni Kilisesi’nin önde gelen din adamlarından. Aynı zamanda bir dilbilimci ve Ermeni alfabesini oluşturan kişi)* mezarında döner!]

Yeğeninin sıkıntısını azaltmak isteyen Dikran Dayı bir hikâye anlatmaya başladı bu noktada.

“Bir gün Arap’ın teki, saçını kestirmeye berbere gitmiş. Kestirdikten sonra da berbere para vermek istemiş. ‘Paranı dünyada kabul etmem. Bu kamu hizmeti’ demiş berber. Arap pek sevinmiş bu işe, şaşkın ama hoşnut dükkândan çıkmış. Ertesi sabah berber dükkânı açarken kapıda bir sepet bulmuş. Üzerinde ‘Teşekkürler’ yazılı bir kart, bir sepet de hurma.”

Divandaki ikizlerden biri usulca kımıldandı uykusunda.

“Ertesi gün Türk’ün tekinin yolu düşmüş aynı berbere. O da saçını kestirmiş, o da kestirdikten sonra para vermek istemiş ama berber yine, ‘Paranı kabul edemem. Bu kamu hizmeti’ demiş. Türk pek sevinmiş bu işe, şaşkın ama hoşnut dükkândan çıkmış. Ertesi gün berber dükkânı açarken kapıda, üzerinde ‘Teşekkürler’ yazılı bir kart ve bir kutu lokum bulmuş.”

Divandaki ikizlerden diğeri ağlamaya başladı o anda. Varsenig Hala ikizlerinin yanına koştu ve bir dokunuşuyla ağlayanı susturdu.

“Ertesi gün bir Ermeni gelmiş aynı dükkâna. O da saçını kestirdikten sonra berbere ücreti ödemek istemiş ama adam itiraz etmiş, ‘Kusura bakma, paranı kabul edemem. Bu kamu hizmeti.’ Ermeni pek sevinmiş bu işe, o da gayet şaşkın ama hoşnut dükkândan çıkmış. Ertesi sabah berber dükkânını açtığında… Bil bakalım orada ne bulmuş?”

“Bir paket burma tatlısı mı?” diye sordu uzak kuzen Kevork Karaoğlanyan.

“Hayır. Berber karşısında bir düzine Ermeni daha bulmuş! Orada dizilmiş bekliyorlarmış!”

“Ne yani bizim beleşçi bir halk olduğumuzu mu söylemeye çalışıyorsun?” dedi Kevork.

“Hayır efendim, ne münasebet! Ne biçim dinliyorsun cahil çocuk” diye tersledi Dikran Dayı. “Sadece biz Ermenilerin birbirimizi kolladığımızı anlatmaya çalışıyorum. Güzel bir şey gördük mü hemen arkadaş ve akrabalarımızla paylaşırız. Bu kolektif ruh sayesinde hayatta kalmayı başardı Ermeni halkı. Yoksa tükenirdik çoktan, kururdu soyumuz.”

“Ama şöyle de bir laf vardır. Derler ki, ‘İki Ermeni bir araya geldi mi hemen aralarında bölünür, üç farklı kilise kurarlar’ ” diye araya girdi Kuzen Kevork, inatlaşmaya kararlı. (s.70-71)

***
“Ninemin babası, Ohannes İstanbuliyan çok meşhur bir şair ve yazarmış. Cemiyetinde büyük saygı gören önemli bir adammış.”

“Ne diyo, ne diyo?” Cümlenin ilk bölümünü yakalayıp gerisini kaçıran Feride Teyze, Asya’ya dirsek attı.

“Ailesi İstanbul’un önemli ailelerindenmiş” diye fısıldadı Asya kulağına.

“Dedim sana altın liralar için gelmiş olmalı…”

Asya gözlerini yuvarlayıp bir of çekti. İstediği kadar alaycı olamamıştı bu efekt, ama teyzesiyle uğraşmayı bırakıp tekrar Armanuş’un hikâyesine odaklandı.

“Bana anlatıldığına göre Büyükdedem Ohannes okumayı, yazmayı ve düşünmeyi dünyada her şeyden fazla seven bir adammış. Nineme göre, ben de ona benziyormuşum. Ben de kitapları çok severim” diye ekledi Armanuş mahcup mahcup gülerek.

Dinleyenlerin bazıları gülümsedi, çeviri bitince de herkes gülümsedi.

“Ama maalesef adı listedeymiş” dedi Armanuş ortamın nabzını yoklayarak.

“Ne listesi?” diye sordu Cevriye Teyze.

“Ortadan kaldırılacak Ermeni aydınlar listesi. Siyasi liderler, şairler, yazarlar, gazeteciler, din adamları… toplam 234 kişi.”

“İyi de neden?” dedi Banu Teyze, ama Armanuş bu soruyu şimdilik atlamayı yeğledi.

“1915 senesinde 24 nisan cumartesi akşamı İstanbul’da yaşayan düzinelerce Ermeni ileri geleni tutuklanıp emniyete götürülmüş. Hepsi de törene gider gibi iki dirhem bir çekirdek giyinmişler. Bembeyaz yakalar, zarif takım elbiseler. Hepsi de okumuş yazmış adamlar. Açıklama yapılmadan emniyette tutulmuşlar bir müddet, sonra da ya Ayaş’a yahut Çankırı’ya sürülmüşler. İlk gruptakiler ikinciye nazaran daha feci koşullarda kalmışlar. Ayaş’ta sağ kalan olmamış. Çankırı’ya götürülenler de peyderpey öldürülmüşler. Dedem bu gruptaymış. Türk askerlerinin gözetimi altında trenle İstanbul’dan Çankırı’ya götürülmüşler. Yolun son dört beş kilometresini istasyondan şehre kadar yürümek zorunda kalmışlar. O zamana kadar iyi muamele görmüşler. Ama istasyondan yürümeye başladıklarında şiddete maruz kalmışlar. Sopalarla, balta saplarıyla dövülmüşler. Efsanevi müzisyen Komitas, gördükleri karşısında aklını yitirmiş. Çankırı’ya geldiklerinde tek bir şartla salıverilmişler: Şehirden çıkmaları yasakmış. Orada oda kiralayıp yerli halkın arasında oturmaya başlamışlar. Her gün iki üç kişi askerler tarafından şehir dışına yürümeye götürülüyormuş, sonra askerler yalnız dönüyorlarmış. Günün birinde askerler dedemi de yürümeye götürmüşler.”

Hâlâ gülümseyen Banu Teyze bütün bunları kimin tercüme edeceğini anlamak için bir soluna bir sağına, önce kardeşine sonra yeğenine baktı ama iki çevirmenin yüzünde de sadece şaşkınlık vardı.

“Neyse, uzun hikâye. Bütün bu ayrıntılarla zamanınızı almayayım. Babası öldüğünde Şuşan Ninem üç yaşındaymış. Dört kardeşmişler, en küçükleri ve tek kız oymuş. Aile babasız kalmış, ninemin annesi dul. Çocuklarla birlikte İstanbul’da yaşamak zor geldiğinden babasının Sivas’taki evine sığınmış. Ama onlar Sivas’a gider gitmez tehcir başlamış. Bütün ailenin malını mülkünü bırakıp binlerce kişiyle birlikte bilinmeyen bir yere doğru gitmeleri emredilmiş.”

Armanuş dinleyicileri dikkatle süzdükten sonra bütün hikâyeyi bitirmeye karar verdi.

“Yürümüşler, yürümüşler. Ninemin annesi yolda ölmüş, çok geçmeden yaşlılar da ölmeye başlamış. Bakacak akrabaları olmayan küçük çocuklar o karmaşada birbirlerini kaybetmişler. Ama aylarca ayrı kaldıktan sonra erkek çocuklar mucizevi bir biçimde Lübnan’da Katolik misyonerlerin yardımıyla bir araya gelmiş. Hayatta olan tek kayıp kardeşleri Şuşan Ninemmiş. Kimse başına ne geldiğini bilmiyormuş. Kimse İstanbul’a götürülüp bir yetimhaneye konduğunu duymamış.” (s.179-181)
***
Nihayet Yervant Dayı onu bulup Amerika’ya akrabalarının yanına götürmüş…” diye usulca ekledi Armanuş.

Anlatılanları çeviriyle geriden takip eden Banu Teyze başını yana eğip, asla manikür yaptırmadığı kemikli parmaklarıyla kehribar tespihini çekmeye başladı, bir yandan da mırıldanıyordu: “Hasbünallahü venimel vekil, hasbünallahü venimel vekil…”

“Ama anlamıyorum” diye şüphelerini ilk dile getiren Feride Teyze oldu. “Onlara ne olmuş? Yürüdükleri için mi ölmüşler?”

Soru sorulduğunda Armanuş bir an duraladı. Masanın öteki ucunda oturan Cicianne’yi süzdü; ince yüzünde onca yılın kırışıkları, öyle sarih bir sevecenlikle ona bakıyordu ki Armanuş’un aklına iki ihtimal geldi: Ya hikâyeyi hiç dinlememişti ya da öyle dikkatle dinlemişti ki âdeta yaşamıştı. Her halükârda, burada, onların yanında değildi.

“Susuz, aç perişan yürümek zorunda kalmışlar. Aralarında hamile kadınlar varmış, yaşlılar, kundakta bebekler… Durup soluklanmalarına bile izin verilmemiş. Kilometrelerce yürümüşler. Ta Der Zor çöllerine kadar. Yolda hastalananlar olmuş, intihar edenler olmuş…” Armanuş’un sesi alçalmıştı: “Bazıları açlıktan ölmüş. Bazıları da öldürülmüş.”

Bu sefer Asya tek kelime atlamadan her şeyi tercüme etti.

“Bu vahşeti kim yapmış?” diye çıkıştı Cevriye Teyze, karşısında disiplin yoksunu bir sınıf çocuk varmış gibi.

Banu Teyze de kız kardeşinin tepkisine katıldı, ama o hiddetlenmekten ziyade kederlenmiş gibiydi. Her huzursuz oluşunda yaptığı gibi eşarbının uçlarını çekiştirdi. Ardından, ne zaman eşarbının uçlarını çekiştirmek kâfi gelmese yaptığı şeyi tekrarladı: Ayet-el Kürsi okumaya başladı.

“Cevriye Teyzem bunu kimin yaptığını soruyor” dedi Asya.

“Türkler yapmış” dedi Armanuş, söylediklerinin ucunun nereye vardığına dikkat etmeden.

“Ayıptır, günahtır, insan değil mi bunlar?” dedi Feride Teyze.

“Değil tabii, bazı insanlar canavardan farksız!” dedi Cevriye Teyze. Yirmi Yıllık İnkılap Tarihi Hocası olarak geçmiş ile şimdi arasına kesin bir sınır çizmeye, Osmanlı İmparatorluğu’nu modern Türkiye Cumhuriyeti’nden kesinkes ayırmaya öyle alışkındı ki, bütün hikâyeyi başka bir ülkede cereyan etmiş elim bir hadise gibi dinlemişti. Yeni Türk devleti 1923’te kurulmuştu; bu rejimin miladı oydu. Bu tarihten evvele denk düşen şeyler başka bir devrin, başka bir memleketin, kısacası başkalarının meselesiydi.

Armanuş kafası karışmış bir halde tek tek baktı yüzlerine. Kazancı kadınlarının anlattığı hikâyeyi korktuğu kadar kötü karşılamamaları onu rahatlatmıştı, ama bu sefer de kendisini tam olarak anladıklarından emin olamıyordu. Gerçi ne inanmayı reddetmiş ne de karşı tezlerle saldırmaya kalkmışlardı. Tam tersine, dikkatle dinlemiş ve üzülmüşlerdi. Peki öyleyse ne demeye hâlâ huzursuzdu? Armanuş yüreğini yokladı. Ne bekliyordu ki?

Sonra yavaş yavaş anladı ki bir özür bekliyordu; o da olmadı suçun kabul edilmesini. Türklerdi 1915’te bunları Ermenilere yapanlar. Kendisi Ermeni, onlar da Türk olduğuna göre özür dilemeleri gerekmez miydi? Oysa kimse üstüne alınmış görünmüyordu. (s. 182-183).

***
Asya şaşırmışa benziyordu. “Biz Batılıyız.”

“Hayır, değilsiniz. Türkler düpedüz Ortadoğuludur ama nedense bunu sürekli inkâr ederler. Eğer biz Ermenilerin de kendi evimizde kalmamıza izin vermiş olsaydınız bizler de diyaspora halkı olmak yerine Ortadoğulu kalacaktık” dedi Armanuş ve anında pişman oldu, çünkü bu kadar sert konuşmak istememişti.

Asya düşünceli düşünceli sol yanağındaki et beniyle oynadı. “Ne demek istiyorsun?”

“Ne mi demek istiyorum? Sultan Hamid’in Pantürkçü, Panislamcı boyunduruğundan bahsediyorum. 1909 Adana katliamlarından ya da 1915 tehcirinden… Bunlar sana bir şey hatırlattı mı? Ermeni soykırımı diye bir şey duymadın mı hiç?” (s.197).

***
Armanuş derin bir nefes aldı.

“Aksine. Kendimi hiç bu kadar Ermeni hissetmemiştim. Ermeniliğimi tam manasıyla hissedebilmem için Türkiye’ye gelip Türklerle karşılaşmam gerekiyormuş… Yanlarında kaldığım aile o kadar ilginç ki.

Bir yanıyla kendi aileme benzetiyorum Kazancıları; bir yanıyla da hiçbir şeye benzetemiyorum çünkü akıldışılık gündelik akışın ayrılmaz bir parçası. Marquez romanlarında gibiyim. Kız kardeşlerden birisi dövme sanatçısı, diğeri falcı, diğeri tarih öğretmeni, dördüncüsü uçuk bir tip ya da Asya’nın deyimiyle tam mesai çatlak.” (s.202).

***
Baron Baghdassarian onun tereddütünü hissetmiş gibi devam etti:

“O Türk ailesiyle bu kadar iyi anlaşman gerçekten çok hoş. Kendilerince ilginç, iyi kalpli insanlar oldukları konusunda söylediklerine de inanıyorum. İyi de görmüyor musun? Ancak kendi kimliğini inkâr ettiğin müddetçe onların arkadaşısın. Tarih boyunca Türklerle durum hep böyle olmuş. Onlarla arkadaşlık edebilmenin tek yolu bu: Onlar Türklüklerinden feragat etmeyecek, ama biz Ermeniliğimizden feragat edeceğiz. Mimar Sinan’ı hatırla! Onlardan biri gibi hareket ettiğin müddetçe toplumsal merdivenin en üst basamağına kadar tırmanabilir, hatta tarihlerinde ‘en büyük Türk mimarı’ diye yer bulabilir, teveccühlerini kazanabilirsin.”

Armanuş hüzünlenerek dudaklarını kemirdi. Odanın öteki tarafında, Asya yatakta kâbus görüyormuş gibi sağa sola döndü ve anlaşılmaz bir şeyler mırıldandı.

“Ermenilerin arzusu kaybımızın ve çektiğimiz derin acının tanınmasıdır. Hakiki insani ilişkilerin gelişebilmesi için en temel gereklilik bu. Türklere şunu diyoruz: ‘Bakın biz yas tutuyoruz, neredeyse bir asırdır yas tutuyoruz çünkü sevdiklerimizi kaybettik, evlerimizden çıkarıldık, toprağımızdan kovulduk, eşyalarımızdan olduk, hayvan muamelesi gördük, koyun gibi kesildik. Doğru düzgün haysiyetli bir ölüm bile esirgendi bizden. Dedelerimize ninelerimize çektirdiğiniz acı bile onu takip eden sistematik inkârdan daha çok yaralamadı bizleri…’ Söylesene, bunları dillendirirsen Türkler sana nasıl tepki verir? Olumsuz! Türklerle arkadaş olmanın tek bir yolu var: Onlar kadar bilgisiz ve unutkan olmak. Velhasıl, onlar geçmişin hatırlanmasında bize katılmadıklarına göre bizim geçmişin göz ardı edilmesinde onlara katılmamız bekleniyor.” (s.204).

***
Ne var ki Asya meselenin böyle kapanmasına izin vermedi. “Armanuş’un ailesi İstanbulluymuş” dedi iki badem arası. “…1915’te türlü türlü acılar çekmişler… çoğu tehcirde ölmüş, açlıktan, yorgunluktan, şiddetten…”

Som sessizlik. Ne bir soru ne bir yorum. Asya, Alkolik Karikatürist’in endişeli bakışları altında ipleri biraz daha gerdi.

“Ama büyük dedesi bütün bunlardan önce öldürülmüş, hem de sırf” dedi Asya, Armanuş’a dönerek söyledi bunu, ama sonraki lafı grubun diğer üyelerineydi: “…entelektüel olduğu için!” Şarabını yavaşça yudumladı. “Cemaat öncü beyinlerinden mahrum kalsın diye ilk olarak Ermeni entelektüeller öldürülmüş 1915’te.”

Sessizliğin bölünmesi uzun sürmedi.

“Öyle bir şey olmadı” dedi Aşırı Milliyetçi Filmlerin Gayri Milliyetçi Senaristi başını hızlı hızlı sallayarak. “Hiç öyle bir şey duymadık.” Piposundan derin bir nefes aldı ve sarmallanan dumanlar arasından Armanuş’un gözlerine baktı. Sesi alçalıp, canayakın bir fısıltıya dönüşmüştü. “Ailen için çok üzüldüm, taziyelerimi kabul et. Ama o zamanlar savaş zamanıydı. İki taraftan da insanlar öldü. Ermeni isyancıların ne kadar Türk öldürdüğünü biliyor musun? Hikâyenin öteki tarafını düşündün mü hiç? Eminim düşünmemişsindir! Acı çeken Türk ailelerine ne diyeceksin? Olanlar çok trajik ama 1915’in 2000’ler olmadığını anlamamız lazım. O zaman her şey farklıymış. Türk Devleti bile yokmuş, Osmanlı İmparatorluğu varmış. Modernite öncesi devir, modernite öncesi trajediler…” (s.229-230).

 

***
Bu şekilde Ohannes İstanbuliyan, çoğu nesilden nesile aktarılmış, bazısı çoktan unutulmuş eski Ermeni halk masallarını toplamıştı. Kitap boyunca her masalın aslına sadık kalıyor, tek kelimesini bile değiştirmiyordu. Ama işte bu son bölümde kendi yazdığı bir hikâyeye yer vererek kitabı böyle kapatmayı tasarlamıştı. Bitirdiğinde eserini İstanbul’da bastırmayı ve büyük Ermeni topluluklarının yaşadığı Adana, Harput, Van, Trabzon, Sivas gibi şehirlere dağıttırmayı planlamıştı. (s.250).

***
“Devir kötü, çok kötü. Daha da beterine hazırlan” diye mırıldanmıştı Kirkor Efendi, berberde karşılaştıklarında. “Önce Ermeni erkeklerini askere aldılar; ‘Madem eşitlik vardır, mademki hepimiz Osmanlı’yız’ dediler, ‘Müslümanlar ile gayrimüslimler beraber siper kazsın, beraber savaşsın!’ Ardından düşman dışımızda değil içimizdeymiş gibi, düşman bizmişiz gibi bütün Ermeni askerlerin ellerinden silahlarını aldılar. Sonra da başladılar Ermeni erkeklerini amele taburlarına toplamaya. Şimdi de dostum kara kara söylentiler dolaşıyor… Kimileri, daha beterinin yaklaşmakta olduğunu söylüyor.” (s.253-254).

***
Ne yazık ki lafta kalmıştı vaatlerin nicesi. Sözlerine sadakatle bağlanmamış, Türkçülük uğruna Osmanlıcılık idealini terk etmekte beis görmemişlerdi. Bir tek onlar değildi elbet Osmanlıcılığa itibar etmeyen. Daşnak Sütun içinde ve yöresinde çok sayıda Ermeni genci de aynı raddede şiar edinmişti milliyetçiliği. Gün geçmiyordu ki ateşli kavgalar patlak vermesin. Her iki taraftan da kimileri berikinin kanına susamış olmalıydı ki, isyancılar da, isyanları bastıranlar da gözünü kırpmadan kan döküyordu. Ohannes İstanbuliyan bu tabloyu son derece kaygı verici bulmak birlikte Avrupalı devletlerin imparatorluğun içindeki her gelişimi dikkatle izlemesinde teselli buluyordu. Ezkaza daha fena bir şeyler olsa, mutlaka müdahale ederlerdi. Büyütülecek bir durum yoktu. (s.255).

***
“Aşırı hevesler mi dedin…” Kirkor Hagopiyan’ın çehresi karanlık bir maskeye dönüşmüştü. “Anadolu’daki kasabalardan haberler yağıyor.

Erkek bırakmıyorlar ortada. Silah arama bahanesiyle Ermenilerin evlerine girip, sonra da yağmalıyorlar. Adana olaylarından ders almadın mı? Adana’ya bizzat tanıklık eden Zabel Hanım’ın Harabeler Arasında kitabında anlattığı acı hiç mi işlemedi yüreğine? Anlamıyor musun? Bütün Ermeniler sürgün edilecek. Hepimiz! Olan biteni görmezden gelmekle kendi halkına ihanet ediyorsun.”

Ohannes İstanbuliyan bıyıklarının uçlarını çiğneyerek bir süre sessiz kaldı. Sonra ağır ama kendinden emin mırıldandı: “Zabel Hanım’ın kitabını okudum elbette. Yaşananlara kayıtsız değilim. Kendini bilmez ağalar, iktidarını kötüye kullanan paşalar yüzünden Ermeni halkının zaman zaman nasıl horlandığını elbette bilirim. Ama inanıyorum ki derdin dermanı isyan etmekte değildir. Komitacılar ateşle oynamaktalar. Hep birlikte çalışmamız lazım. Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar. Asırlardır aynı imparatorluk çatısı altındayız. Bunca zamandır birlikte yaşadık. Mesele eşit olmamaktı. Artık herkes için adalet gelmesini sağlayabiliriz, bu imparatorluğu birlikte değiştirebiliriz.” (s.256).

***
“O-han-nes-İs-tan-bu-li-yan” diye mırıldandı çavuş kelimeleri yuvarlayarak. “Okumuş yazmış adamsın, bilgili adam. Meşhursun, hürmet ve itibar görüyorsun. Senin gibi mümtaz bir şahsiyet niçin bir avuç şâkiyle işbirliği yapsın?”

Ohannes İstanbuliyan kara gözlerini kâğıttan kaldırıp hayretle baktı. Kendini nasıl savunacağını bilemiyordu çünkü neyle suçlandığını anlamamıştı.

“Ermeni isyancılar… komitacılar… senin şiirlerini okuyup halife-i rûyu zemine başkaldırıyorlar” dedi çavuş alnını kırıştırarak. “Onları isyana teşvik ediyorsun.”

Bir anda Ohannes İstanbuliyan neyle suçlandığını ve suçun ağırlığını idrak etti. (s. 261).

***
Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra memlekette seferberlik ilan edilmişti. İstanbul’da herkes bundan bahsettiği halde seferberliğin etkileri esas küçük kasabalarda hissediliyordu. Sokaklarda davullar çalıp bağırmışlardı tekrar tekrar: Seferberliktir! Seferberliktir! Ermeni delikanlılar o zaman askere alınmıştı. Üç yüz binden fazla. İlk başta bütün bu askerlere silah verilmişti, Müslüman akranları gibi. Ama kısa bir süre sonra silahları iade etmeleri istenmişti. Müslüman askerlerin aksine Ermeniler özel Amele Taburları’na alınmıştı. Bu kararın arkasında Enver Paşa’nın olduğu rivayet ediliyordu: “Askerlerin geçeceği yolları yapmak için işçiye ihtiyacımız var” demişti.

Sonra kapkara haberler yağmaya, ortalıkta bin türlü fena fena rivayet dolaşmaya başladı; bu sefer Amele Taburları’na dair. Ermenilerin yol yapımında ağır işçi olarak çalıştırıldığı söyleniyordu, her ne kadar az sayıda imtiyazlı bedel ödeyip muaf tutulmuşsa da. Diyorlardı ki taburlar sadece görünüşte yol kazmak içindi, aslında onlara çukur kazdırılıyordu, yeterince derin ve geniş…

“Ne demiş Enver biliyor musun? Demiş ki ‘Ermeniler Paskalya yumurtalarını kendi kanlarıyla boyayacak bu sene!” Böyle demişti Kirkor Hagopiyan berberden çıkmadan. (s.257).

 

***
Sivas’ta, nineleri ile dedelerinin yanına sığınmaya gittikleri, ama bir gece evlerine giren askerler tarafından sürüldükleri Katolik Ermeni köyü Pirkinik’te; daha sonra kesif bir çamur, kusmuk, kan ve dışkı halısında bata çıka yürürken bile; küçük kız kardeşi Şuşan’ın ağlamasını nasıl durduracağını bilemediklerinde, sonra günün birinde bir karmaşa anında bir anlığına elini bırakıp onu bulamadığında bile; annesinin ayaklarının şişip iki acınası mosmor yastığa dönüşmesini seyrederken de; annesi fırtınada savrulan kuru bir söğüt yaprağı gibi sessizce düşüp öldüğünde; iki kardeşine babalık etmesi gerektiğinde; yol boyunca kokuşmuş cesetler ve duman, ateş ve çığlık dolu ahırlar gördüğünde; geriye yiyecek bir şeyleri kalmadığında kardeşleriyle birlikte Suriye çölünde koyunlar gibi otladıklarında bile; sürgün yolunda kaybolmuş yetimleri toplayan bir grup Amerikan misyoneri tarafından kurtarıldıklarında; bütün o yolu geri dönüp bir sığınak olarak işlev gören Sivas’taki Amerikan Koleji’ne getirildiklerinde; ardından Amerika’ya gönderildiklerinde; seneler sonra küçük kardeşi Şuşan’ı nihayet İstanbul’da tespit edip San Francisco’ya getirdiğinde; çocukları ve torunlarıyla yediği nice huzurlu akşam yemeğinde bile, hep o kedi yavrusu kazılı kalacaktı zihninde. (s.263-264).

***
“Yolun kenarında yarı ölü kaldıktan ve konvoy ufukta kaybolduktan sonra küçük Şuşan’ı yakınlardaki bir Türk köyünden iki kadın buldu. Ana kızdılar. Hasta çocuğu evlerine taşıyıp kalıp kalıp dağ kekiği sabunuyla yıkadılar. Saçlarındaki bitleri yabani otlardan terkip edilmiş ilaçlarla temizlediler. Onu besleyip iyileştirdiler. Üç hafta sonra yüksek rütbeli bir subay köyde adamlarıyla durup bu bölgede Ermeni yetimler bulup bulmadıklarını sorduğunda bu Türk anne, Şuşan’a zarar gelmesin diye, onu kızının çeyiz sandığında sakladı. Bir ay sonra küçük kız ayaklanmıştı ama fazla konuşmuyor, geceleri uykusunda ağlıyordu.”

“İstanbul’a getirildiğini söylemiştin…”

“Sonradan. Altı ay boyunca bu ana kız ona kendi çocukları gibi baktılar, bakmaya da devam edeceklerdi muhtemelen. Ama sonra bir eşkıya çetesi gelip evlerini talan etti. Bölgedeki bütün Türk ve Kürt ve Zaza köylerini yağmaladılar. O hengâmede Ermeni kızı bulmaları uzun sürmedi. Anneyle kızın yalvarmalarına rağmen Şuşan’ı onlardan kopardılar. ‘On iki yaşın altındaki bütün Ermeni yetimlerin memleketteki yetimhanelere teslim edilmesi için emir çıktı’ demişti birileri ya, karşılığında para koparmayı umdular. Velhasıl Şuşan Halep’teki bir yetimhanede buldu kendini, ama çok geçmeden orada yer olmadığı için İstanbul’daki bir okula gönderildi. Kimisi merhametli ve bilgili, kimisi soğuk nevale ve asabi mürebbiyelerin eline teslim edildi. Oradaki bütün çocuklar gibi üzerine kar beyaz bir elbise ve düğmesiz siyah bir palto giydirildi. Kız oğlan karışıktılar. Oğlanlar sünnet edilmiş, bütün çocuklara yeni isimler verilmişti. Tabii Şuşan’a da. Herkes ona Şermin diyordu artık. Bir de soy isim verilmişti: 626.”

 (s.265-266).

***
Şimdi turistlere gösterdiğiniz o görkemli camileri yapan mimar kim? Sinan! Saraylar, hastaneler, hanlar, kemerler inşa etti… Sinan’ın zekâsını sömürdünüz. Resmi tarihinizin hiçbir sayfasında hakikatlere yer vermediniz. Sinan’ın Ermeni olduğunu inkâr ettiniz.”

“Hadi ya? Mimar Sinan’ın Ermeni olduğunu bilmiyordum” yazdı Asya şaşırarak. “Ama Sinan Türk ismi.”

“Azınlıklara Türk ismi vermekte üstünüze yok” diye cevap verdi Anti Kavurma. “Böyle böyle asimile ettiniz bizleri.”

“Tamam, ne demek istediğinizi anlıyorum galiba. Resmi tarihin sansür ve eleme üzerine kurulduğu doğru olabilir ama bütün ulusların resmi tarihleri için geçerlidir bu. Sadece biz değil. Tüm ulus devletler evvela kendi efsanelerini yaratıp sonra da onlara körü körüne inanırlar.” Asya başını kaldırdı ve bir darbe almaya hazırlanıyormuş gibi omuzlarını dikleştirerek yazmaya devam etti. “Türkiye’de Türkler, Kürtler, Çerkezler, Gürcüler, Lazlar, Yahudiler, Abazalar, Rumlar var. Yekpare bir halk yok burada. Sınıfsal ayrımlar, ideolojik farklılıklar var. Bizler fabrikalarda seri üretilmedik ki hepimiz aynı olalım. Açıkçası ‘Siz Türkler…’ diye başlayan genellemeler yapmayı fazla kolaycı ve tehlikeli buluyorum. Biz vahşi barbarlar değiliz. Dahası, Osmanlı kültürü üzerine çalışan akademisyenlerin çoğu size pek çok açıdan ne denli büyük ve adilane bir kültür olduğunu söyleyecektir. 1910’lara gelince, 20. yüzyıl başı çok farklıydı, zor zamanlardı. Ama bugün artık bu topraklarda hiçbir şey yüz yıl önceki gibi değil.” (s.286).

***
“Soykırım aşırı ağır, fazlasıyla yüklü bir kelime” yazdı Türk Adında Bir Kız. “Sistematik, örgütlü ve belli bir ırkçı felsefeye dayandırılan topyekûn yok etme faaliyeti demek. Doğrusu o sıralarda Osmanlı devletinin böyle bir yapısı olduğuna emin değilim. Ama Ermenilere yapılan haksızlığın farkındayım. Bakın, ben tarihçi değilim. Bu konularda bilgim sınırlı ve yanlı. Ama kabul edin, sizinki de öyle. Bu durumda yapılacak şey geleceğe bakmak, onu farklı kılmak…”

“İşte farkımız burada ortaya çıkıyor. Sen geçmişi elinin tersiyle bir kenara kaldırıp, ‘Hadi yeniden başlayalım’ diyebilirsin. Bizler diyemeyiz. Zalimin geçmişle işi yok. Mazlumun ise geçmişten başka tutunacak dalı yok” dedi Sappho’nun Kızı. “Bu sebepten işte, sen ‘Hadi unutalım’ diyorsun, biz de ‘Hadi hatırlayalım’ diyoruz.” (s.287).

***
“Söylesenize bugün, bu devirde ortalama Türk’ten ne bekliyorsunuz Allah aşkına… Acınızı, yasınızı azaltmak için ben ne yapabilirim?”

Bu soru şimdiye kadar hiçbir Türk’ün Anuş Ağacı’ndaki Ermenilere sormadığı bir soruydu. Geçmişte iki kere Türk misafirleri olmuştu; ikisi de nereden çıktığı anlaşılmayan, pat diye damlayan hackervari aşırı milliyetçi genç erkeklerdi. Türklerin Ermenilere hiçbir şey yapmadığını, asıl Ermenilerin Osmanlı rejimine başkaldırdığını ve köyleri basarak Türk nineleri bebeleri öldürdüğünü kanıtlama niyetiyle bir anda ortalıkta bitivermişlerdi. Ne onlar Anuş Ağacı’ndakileri, ne Anuş Ağacı’ndakiler onları dinlemişti. Hacker’lardan biri, Osmanlı rejiminin iddia edildiği gibi soykırım yapmaya merakı olsa, bunu çok daha erken bir tarihte tam anlamıyla yapacağını ve bugün geriye bundan bahsedecek hiçbir Ermeni kalmamış olacağını söyleyecek kadar ileri gitmişti. Günümüzde Türklere laf eden bir sürü Ermeni’nin olması, Osmanlıların onları fazla rahat bıraktığının açık bir kanıtıydı.

Şimdiye kadar Anuş Ağacı’nın Türklerle internetteki karşılaşmaları temel olarak hararetli hakaretler ve sinirli monologlar şeklinde gelişmişti.

Ne var ki bu sefer belirgin bir ton ve içerik farkı vardı. İlk defa bir Türk’le “sohbet” etmekteydiler.

“Devletin özür dileyebilir” dedi Bedbaht Ev Kadını.

“Devletim mi? Benim devletle işim olmaz.” Başbakanı penguen olarak çizdiği için yargılanan Alkolik Karikatürist’i düşünüyordu Asya bunu yazarken. “Hem ben nihilistim!” Şahsi Nihilizm Manifestosu’ndan bahsetmemek için kendini zor tuttu.

“Madem öyle kendin özür dileyebilirsin” diye araya girdi Anti Kavurma.

“Şahsen hiç alakam olmayan bir şey için özür dilememi mi istiyorsunuz?”

“Sana öyle geliyor” yazdı Leydi Tavuskuşu/Siramark. “Alakan var aslında. Çünkü hepimiz zaman içindeki bir sürekliliğe doğarız ve geçmiş şimdinin içinde yaşamaya devam eder. Bir soydan, kültürden, milletten geliriz. Devletiniz tarihi inkâr ediyor, o devleti de sizler var ediyorsunuz. Suça ortaksınız demektir bu. Hep beraber bir inkâr politikası içindesiniz…” (s. 288-289).

***
Diyasporadaki Ermeniler arasında Türklerin soykırımı kabul etmesini asla istemeyecek olanlar var. Çünkü Türkler bunu kabul edecek olurlarsa ayağımızın altındaki halıyı çekip, bizi bir arada tutan en güçlü ve belki de tek bağı ortadan kaldıracaklar. Tıpkı Türklerin yapılan haksızlığı inkâr etme alışkanlığı olması gibi, Ermenilerin de yapılan haksızlığın hatırasına dört elle yapışıp, ‘mazlum’ kimliğinin keyfini sürme alışkanlığı var. Görünüşe göre iki tarafın da değişmesi şart. İki tarafın da acilen terk etmesi gereken kabuklanmış dogmaları var.”

Baron Baghdassarian’dı bunları yazan. (s.291).

***
“Armanuş’a sorsana, bize Ermenilerin en önemli günü nedir söylesin” dedi Banu Teyze bilgiç bilgiç, bunun da aynı güne denk geldiğine itimadı tam.

“24 nisan 1915. Soykırım” cevabını verdi Armanuş. (s.340).

***
Sebep her ne olursa olsun broşu asla unutmadı. Ne Der Zor çöllerine giderken yarı ölü halde yol kenarına yığıldığında ve öldü sanılarak bırakıldığında; ne Türk köylüsü ana kız onu kanatları altına alıp, iyileştirmek için evlerine taşıdığında; ne yetimhaneye götürüldüğünde, ne bir gecede Şuşan İstanbuliyan olmayı bırakıp Şermin 626’ya dönüştüğünde; ne seneler sonra Rıza Selim Kazancı tesadüfen yetimhanede ona rastlayıp eski ustası Levon’un yeğenini oradan çıkarabilmek için onunla evlendiğinde; ne daha âdet görmeden kadın olduğunda; ne de daha kendisi çocuk sayılmazmış gibi, yakında bir çocuğu olacağını öğrendiğinde. (s.364).
***
“Bak Asyacım” dedi Aşırı Milliyetçi Filmlerin Gayri Milliyetçi Senaristi. “Türkiye’deki pek çok kişinin aksine mesleğim gereği ben bu konuda hatırı sayılır araştırma yaptım. Tarihi filmlere senaryo yazıyorum. Sürekli tarih okurum. Yani başkalarından duyduğum için ya da yanlış bilgilendirildiğim için böyle konuşmuyorum. Aksine! Konu üzerinde titiz araştırma yürütmüş biri olarak konuşuyorum.” Durup şarabından bir yudum aldı. “Ermenilerin iddiaları abartı ve çarpıtma üzerine kurulu. Yapmayın, bazıları iki milyon Ermeni öldürdüğümüzü bile söylüyor! Aklı başında hiçbir tarihçi bunu ciddiye alamaz.”

“Bence bir kişi bile öldürülse fazla” diye diklendi Asya. (s.231-232).

***

“Sıkıntı” diye tekrarladı cafe lattesini kafasına diken Alkolik Karikatürist. “Dinmeyen geçmeyen iç sıkıntısı hayatlarımızın özetidir. Günbegün bezginliğe batıp çıkarız. Kendi kültürümüzle, kendi halkımızla travmatik bir karşılaşmadan korktuğumuz için bu tavşan deliğine tıkıldık kaldık. Batılılar da zannediyor ki, Doğu ve Batı medeniyetleri arasında bir kültür uçurumu var. Keşke bu kadar kolay olsa! Gerçek medeniyet uçurumu Türkler ile Türkler arasındadır. Bizimle onlar arasında. Her tarafımız magandalarla, hödüklerle ve köylülerle sarılmış. Biz de bunun tam ortasındayız, bir avuç kültürlü şehirli eski komşularımızı özlüyoruz. İstanbul Ermenilerini, Rumlarını, Yahudilerini… onun yerine Anadolu köylüleriyle komşuluk etmek durumundayız. Nereye kaçacağımızı şaşırdık. Sıkıştık. Bütün şehri ele geçirdiler.” (s.99).

***

Uzak camilerden yankılanan sabah ezanları, yakınlardaki bir duvara KÜRT’SEN KÜRTÇE KONUŞ, ASİMİLE OLMA! yazmayı henüz bitirmiş bir grubu kovalayan polis arabasının sireni, sokağın karşısındaki bakkalın önüne süt bırakan sütçünün tıngırtıları, Beşinci Sultan ve Asya’nın şaşırtıcı ölçüde uyumlu solukları -hangisinin kimden çıktığı belli olmayan bir horultular ve mırıltılar karışımı. (s.239).

***
BABA ve ELİF ŞAFAK

“Babasızlık kendimi piç gibi hissettirdi” / Röportaj: Ayşe ARMAN / Hürriyet, 13 Ağustos 2006

https://elifsafak.us/roportajlar.asp?islem=roportaj&id=141

Serdar Korucu Röportajı:

https://elifsafak.us/roportajlar.asp?islem=roportaj&id=133

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hakkında editor

Yoruma kapalı.

Yukarı Kaydır