Free songs
Ana Sayfa / Genel / Muhammed Salih’in Tarihî Konuşması (1989)

Muhammed Salih’in Tarihî Konuşması (1989)

Muhammed Salih’in Ocak 1989 da Moskova’da SSCB Yazarlar Birliği’nin Genel Kurulunda söylediği nutuk metni.

KAYNAK: “Literaturnaya Gazeta” / 25 Ocak 1989, Sayı:5226. s.7

Geçen gün Ankaralı dostum yazar Hayati Bice bende bulunmayan Sovyet döneminde Moskova’da yaptığım bir konuşma metnini gönderdi.
Bu metin 1993 yılı KGB tarafından müsadere edilen Taşkent arşivim içindeydi.
Metin – SSCB Yazarlar Birliğinin Genel Kurulunda söylenen nutkun “Literatuırnaya Gazeta”  tarafından kısaltılmış versiyonudur.
M.Salih   

***
KONUŞMA METNİ:

Şair M. Salih (Özbekistan) şöyle dedi: Cumhuriyetimizde Perestroyka (yeniden yapılanma), önce kadroların değiştirilmesiyle başladı. Bu bize umut verdi. Çünkü o zamanlar kadro değişikliğinin gerçek bir Perestroyka olmadığını bilmiyorduk.

Rüşvetçilerin ve sahte rapor düzenleyenlerin teşhir edilmesi başladı. Sovyetler Birliği’ndeki diğer cumhuriyetlerle birlikte toplu sevindik; sonunda adalet yerini buluyor diye düşündük. Fakat o zaman, suçlanan ve mahkûm edilenler arasında  iki binden fazla masum insanın da bulunacağını bilmiyorduk.

Basının cesaretine seviniyorduk. Ancak gazetecilerimizin yolsuzluk olaylarını aktarırken daha ileri gitmeyeceklerini, halkımızın gerçek yaşamının derinliklerine inmeyeceklerini düşünememiştik. Böylece sanki bu kötülükler, “durgunluk dönemi” dediğimiz düzenin ürünü değil de neredeyse milli bir kusur gibi bir izlenim oluşturuldu.

Bizde hırsız yok demiyorum. Bizdeki hırsızlar sayısı Sovyetler Birliği genelindeki ortalamadan fazla değil demek istiyorum.

Yakın zamana kadar bütün dünyaya, sosyalist emek kahramanlarının fotoğraflarını nümayiş ederek, onların Özbek halkını temsil ettiğini söylüyorduk. Oysa bu, halka atılmış bir iftiraydı. Çünkü halk hiçbir zaman objektifin önüne geçmeye çalışmadı, objektif de onu aramadı.

Şimdi ise o “kahramanların” suçlu oldukları ortaya çıkınca, dikkatimizi yine aynı kişilere çevirdik. Gazetelerin sayfalarında pamuk mono kültürünün yarattığı bu “canavarlar” yine boy göstermeye başladı; ama bu kez onlar bizde hayranlık değil, korku uyandırıyorlar. Halk ise, ilkinde olduğu gibi, yine kadrajın dışında bırakılıyor.

Çarlık döneminde bütün pamuğu hammadde olarak Rusya’ya gönderiyorduk ve bu ekonomik yapı “sömürge ekonomisi” olarak adlandırılıyordu. Bugün o dönemdekinden onlarca kat daha fazla pamuğu hammadde olarak ihraç ediyoruz, fakat bu ekonomik yapının adını koyamıyoruz. Artık bu sözde “pamuk bağımsızlığı”nin bütün bir halkı pamuğa tamamen bağımlı ettiğini itiraf etmeliyiz.  Hükümetimiz bunu çok iyi biliyor. Bunun SSCB Yüksek Sovyeti’nin olağanüstü oturumunda açıkça dile getirileceğini bekliyorduk, ama beklediğimiz olmadı.

Peki, hükümet kırsal kesimde yaşayan insanların sağlığını, yaşam koşullarını ve kültürünü iyileştirmek için hiçbir şey yapmıyor mu, diye sorabilirsiniz. Elbette yapıyor. Bu konuda gösterdiği çabayı teslim ederek, alınan önlemlerden birini özellikle vurgulamak istiyorum. Bunun adı “aile planlamasıdır.” Kampanyanın başında bu tedbir “Doğum oranını düşürme”, diye açık bir ad verilmişti. Sonra şartlar gereği bu yumuşak bir adla değiştirildi. Ancak ekonomistlerin, demografların ve propagandacıların bütün gerekçeleri aynı basit mantığa dayanıyor.

Önerdikleri kadınlarımız çocuklarını üç yıl arayla doğurmaları lazımdı. Onlara göre, böylece sorunlar otomatik çözülebilecekti:  kadınların sağlığı iyileşecekti, çocuk ölümleri azalacaktı. (Doğru, eğer bir çocuk hiç doğmazsa, hiçbir zaman da ölmez.) Boz üstüne nüfus artışı yavaşlayacak, işsizlik, ekonomi ve demografi arasındaki dengesizlik gibi sorunlar çözülecekti.

İşte kadınlarımızın çözmesi beklenen devlet meseleleri bunlardı… Tabii, eğer onlar bunu isterlerse.

Belki biz gerçekte bu işlere karışmamamız gerekiyordu. “Allah aşkına siz şiirlerinizi yazın, manzumelerinizi yazın, bu işlere karışmayın…”, diye bağırıyorlar.

İşte bu yüzden Sibirya nehirlerinin yönünün değiştirilmesi projelerine kuşkuyla yaklaşıyoruz. Bu projenin başında kim var? Belki de Orta Asyadan Sibirya ekonomisini yönetmeye gönderilmiş bir Özbek mi?

Çarlık döneminde Özbeklerin yüzde 75’i köylerde yaşıyor ve çiftçilik yapıyordu. Bugün bu oran yüzde 80’e ulaşmış durumda ve hâlâ büyük çoğunluğu çiftçidir. Devrimden önce bir kilogram saf pamuk karşılığında ancak bir kutu çay satın alınabiliyordu. Bugün ise aynı bir kilogram pamuk için çiftçi 15 kapik alıyor. Bu parayla ancak on beş kutu kibrit satın alabiliyor.

Savaştan önce Özbekistan’da 27 bin köy vardı. Bugüne gelindiğinde bunların 20 bini yok edilmiş; şehirlere değil, pamuk plantasyonlarına dönüştürülmüştür.

I.Pastuhov’un “Cumadan Sonra Pazartesi” adlı Pravda gazetesindeki makalesinde, çiftçilerin polis ve Bakanlar Kurulu başkanına saldırdığı anlatılır. Peki çiftçi neyin mücadele veriyordu? Ürünlerinin alım fiyatlarının artırılması için mi? Yaşama koşullarının iyileştirilmesi için mi? Çocuklarının tarlada çalıştırılmaktan kurtarılması için mi? Hayır. Toprak için mücadele ediyorlardı. Onların bütün insan hakları içinde bildikleri tek hak, toprağa sahip olma hakkıydı. Onlarla alay etmemek gerekir. Çünkü insanın, ağır emeğine yaraşır bir yaşam talep edebilmesi için belirli bir bilinç düzeyine sahip olması lazım. Fakat pamuk mono kültürü, yalnızca çiftçinin maddi yaşamını değil, onun bilincini de kolları arasında tutan bir ahtapottur. Mono kültür, emekçiye emeği sevmeyi değil, köleliği sevmeyi öğretir. İnsana vatan sevgisini değil, kendi küçük tarlasına bağımlılığı aşılar…

Amerika ile yapılan televizyon bağlantılarından birinde Leningradlı bir mühendis, Rusya’da doğum oranlarının düşmesinden kaygıyla söz ediyordu. Biz de ekran başında onun bu kaygısını tamamen paylaşıyorduk. Fakat o, Rus halkının bir gün kendi ülkesinde ulusal bir azınlığa dönüşebileceği tehlikesinden bahsedince kendi kendime düşündüm:

“Ulusal bir azınlık olmak gerçekten bu kadar korkunç mu?”

O hâlde azınlıktaki Çukçiler ne kadar da cesur halk olmalı!

Peki Estonlar? Ya Letonyalılar?

Nüfus bakımından Özbekler, onlara ağabey sayılabilecek kadar kalabalık. Böyleyken biz niye korkalım?” diye kendi kendimi teselli etmeye çalıştım. Ama teselli işe yaramadı.

Büyük olsun küçük olsun, hiç biri için hayat kolay değildi. Bir keresinde rus arkadaşım bana şöyle demişti: “Büyük bir halkın işi zor, çünkü o küçük halklardan da sorumludur.”

O haklıydi.

Onun sözlerini biraz değiştirerek şöyle de denebilir: “Küçük halkların işi daha zor,  çünkü kendileri için sorumluluk almalarına izin verilmiyor.”

(Metin “Literaturnaya Gazeta” tarafından kısaltılmıştır)

19 Ocak 1989. Moskova.

Hakkında editor

Yoruma kapalı.

Yukarı Kaydır