Ülkücü Hareket ve Kitle Psikolojisi

Dr. Hayati BİCE

Okuduğumda beni en çok düşündüren ve etkileyen kitaplardan birisi Eric Hoffer’in “Kesin İnançlılar” adlı eseri olmuştur. 1979 yılında şimdi yayın hayatını durdurmuş olan Tur yayınları arasında ilk baskısı çıkan bu eserde yazar tarih boyunca gelmiş geçmiş ve kitleleleri ardında sürüklemiş hareketleri inceliyor ve ortak olan yönlerini ortaya koyuyordu. [1]

Hoffer’e göre bir kitle hareketinin öncelikle kişileri harekete geçirecek bir fikir yönü, bir  “tez” olmalı, bu fikir etrafında toplanacak kitleye önderlik edecek bir “lider” bulunmalı, hareket kendisini bazı sembollerle ifade edebilmeli ve kitleyi sürükleyici sloganlara sahip olmalı idi. Bir fikir hareketinin kitlelelere açıldıktan sonra asliyetini yitirmemesi için çekirdek bir ‘öncü kadro’ya sahip olması gerektiği de Hoffer’in tesbitleri arasında yer alıyordu.

Eric Hoffer İslamiyet’in yayılışı dahil tarih boyunca gelişmiş bütün kitle hareketlerinde bu ortak özelliklerin var olduğunu ve bu özelliklere sahip olamayan bir hareketin kitleler içinde yayılamayacağını kendi mensubu olduğu kültürün tarihinden tek tek örnekleri ele alarak gösteriyor ve İslâm’ın yayılışını da bu çerçevede izah ediyordu.

Kitle içinde bir fikri paylaşma duygusu ile yer alan tek tek kişilerin psikolojisi üzerinde de duran Hoffer, kitle hareketlerinde adeta kendinden geçen kişilerin kendi öz, şahsi meselelerini unutarak adeta bir trans haline geçtiğini ve bu nedenledir ki kitle hareketlerinin bunalımlı toplumlarda gelişme şansının daha fazla olduğunu belirtiyordu.

Kitle hareketi içinde yer alan ve “kesin inançlı” olarak tanımladığı kişilerin kendi yetersizlikleri ve çıkmazlarını unutma ihtiyacı içinde olan zayıf karakterli insanlar olduğunu, kişiliği gelişmiş nitelikli insanların ise bir kitle hareketinde ancak öncü kadrolarda yer alabileceğini asla ve asla fanatik bir taraftar durumuna düşmeyeceğini ifade ediyordu. Kitlenin gövdesini oluşturan zayıf karakterli kişiler için kitleden kopup tek başına kalmanın en ağır travma olacağını ve bu nedenledir ki bir kitle hareketi içinde yer alan “kesin inançlı”nın gideceği yerin ancak bir başka kitlenin kolları olabileceğini söylüyordu.

Kitle içinde kendisinden geçen “kesin inançlı” kişi, tek şahıs olarak ele alındığında kitle içinde yer almanın adeta bir uyuşturucu bağımlılığına dönüştüğü ve bu durumdaki bir kişinin kitleden kopmamak için her türlü eylemi yapma potansiyeline sahip olduğu da Hoffer’in tezleri arasında yer alıyordu.

Hoffer kitle içindeki genel özelliğin “zihni sığlık” olduğunu ve fikri planda derinleşme ve şahsiyetin güçlenmesinin kitlenin harekete geçirilebilmesi şansını azalttığını ifade ederek bu nedenle kitle hareketine yön veren kadronun kişilerin tek tek kendilerini geliştirmeleri konusunda bir gayret göstermediğini ve genel kitleyi “güdülecek bir sürü” halinde olarak gördüklerini iddia ediyordu. Hoffer bu tezlerini ortaya koyarken tarihten ve değişik kitle hareketlerinden çok inandırıcı deliller getirerek fikirlerini güçlendiriyordu.

Ülkücülerin Kitle Psikolojisi

12 Eylül öncesi ülkücü hareketin kitlelere malolduğu dönemde okuduğum bu eser, beni çok etkilemişti. Ülkücü hareketin hemen tüm özellikleri Hoffer’in tanımlamalarına tıpatıp uyuyordu.

Ülkücü hareketin de iyi-kötü bir tezi vardı; bu tez başlangıçta Türk Ülküsü olarak adlandırılmış, daha sonra Türk-İslâm Sentezi aşamasına gelmiş ve nihayet S. Ahmet Arvasî’nin kitabı ile son halini almıştı: Türk-İslâm Ülküsü.

Ülkücü hareketin de bir lideri vardı: Başbuğ Türkeş. 4 Nisan 1997’deki vefatına kadar Alparslan Türkeş, asla tartışılmayan karizmatik bir liderdi. Daha sonra MHP Genel Başkanı seçilen ve halen de görevine devam eden Dr. Devlet Bahçeli, bu karizmatik liderin ardından ülkücü hareketin lider makamına yükselse bile, kabul etmek gerekir ki, Türkeş gibi güçlü bir kişiliğin ardından O’nun yerini doldurması çok zordu. Ülkücü hareketin alternatif damarı olan -Muhsin Yazıcıoğlu dönemi- BBP çevresi, “Muhsin Başkan” söylemi ile, kendisini ülkücü hareketin karizmatik lider makamına oturtmak istese de, asla bir kadro hareketine dönüşememesi nedeniyle bu söylem de havada kaldı.

Bütün kitle hareketlerinde olması gereken diğer unsurları da ülkücü harekette görebilmek mümkündü. Ülkücü hareketin de bir öncü kadrosu vardı, Ülkücü hareketin de bozkurt, üç hilâl gibi tarihin derinliklerinden gelen sembolleri ve “Milliyetçi Türkiye”, “Rehber Kur’an, Hedef Turan” , “Kanımız Aksa da Zafer İslâm’ın” gibi heyecan verici sloganları vardı; en önemlisi de “dava için” kendinden geçecek, istikbalini karartacak kadar “davaya adanmış” fanatik taraftarları ve sempatizanları yâni bizler,ülkücüler vardı.

Ülkücü Hareketin Hassasiyetleri

Ülkücü hareketin bir kitle hareketi olarak içerdiği unsurlar, bir kitle hareketi haline gelen dâvâ yönünden teorik olarak pek fazla bir olumsuzluğu ifade etmiyordu. Ancak İslâmî perspektiften yaklaşıldığında”lider”,”öncü kadro” ve “güdülecek sürü” konusu çok hassastı.

Liderin İslâmî yaşayış yönünden sorgulanması, liderin siyasi tercih ve eylemlerinin nebevî hareket tarzına mutabık olup olmadığı konuları sadece ülkücü hareket açısından değil, Millî Görüş gibi diğer İslâmî içerikli siyasetler açısından da tartışılır durumda idi. Erbakan döneminde MSP ile CHP’nin koalisyon ortaklığı yapmasının, sonrasında çıkartılan ve komünist eylemcileri de içeren genel affın Millî Görüş zemininde yol açtığı çatlakları hatırlamak siyaset pratiğinin sorgulanması yönünden yeterlidir.  Daha sonraları Erbakan ailesinin çocuklarına yaptırılan şatafatlı düğünler de aynı çerçevede eleştirilere maruz kalmıştır.

“Öncü Kadro” olarak adlandırılan çekirdek kadronun birbirleri ile olan ilişkileri de İslâmî yönden bakıldığında sıkıntılı bir manzara oluşturmaktaydı. İmam-ı Gazalî’nin kişinin en zor yenebileceği nefs hastalığı olarak tanımladığı “makam şehveti”nin tezahürlerini gerek ülkücü hareket ve gerekse diğer siyasî İslamî yönelişlerde görmek mümkündü. Bugün de aynı hastalığın devam ettiğini milletvekili aday listelerinin belirlendiği süreçlerde ayan beyan görmekteyiz. Gerek gerek MHP, gerekse AKP ve diğer siyasi ekollerin aday listeleri belirlenirken sergilenenler çiğlikler, listede yer kapabilmek için yapılan ve iftira derecesine ulaşan yıpratma çabalarını her seçim döneminde görebilirsiniz.

Bu hastalığı aşabilmek için “öncü kadro” olarak adlandırılan ‘Genel Merkez’ olarak da adlandırabileceğimiz diyebileceğimiz çelik çekirdeğinin nefsanî zaaflarını aşmış olmasından başka bir çıkar yol yoktur. Netice milletvekili aday listesinde iyi bir yer kapabilenler, milletvekili seçilecek ve eğer seçim sonrası bir iktidar sözkonusu olduğunda da en iyi mevkileri paylaşacaklarıdır. Bu mücadelede nefsini aşabilmesi için kişinin sağlam bir tasavvufî itminana kavuşmuş olması gerekir. Hz. Rasûlullah (s.a.v.)’e isnad edilen ve “Küçük Savaş” olarak nitelediği bir cihad muharebesinden dönülürken söylendiği rivayet edilen  “Küçük savaştan, büyük savaşa dönüyoruz: Nefs ile Savaşa…” sözü tam da bunu ifade etmektedir. [2]

Nefsini itminana kavuşturmuş insanları bugünün siyaset arenasında görmek ne mümkün!

…Ve Güdülecek Sürü

Kendilerini çağa İslam’ın mührünü vurmağa aday, Türk milletini “çağlar üzerinden sıçratacak” bir hareketin mensupları olarak gören ülkücü hareket mensuplarının, muahtap aldıkları halk kitlelerini  ” zihni kapasiteleri sığ, güdülmesi gereken bir sürü” olarak algılaması, Hoffer’in tezlerinin gereği olsa da insanı “eşref-i mahlûkât” olarak gören bir inancın müminleri için mümkün olamazdı. Ancak Eric Hoffer’in tezleri de yaban atılır cinsden değildi.

12 Eylül sonrası yaşanan çözülme döneminde Hoffer’in, kitle hareketlerine katılanların sığlığı ve  patolojik davranışları gibi bazı fikirlerinin ülkücü hareketi de tanımladığı –maalesef- ortaya çıktı. Hareketin öncü kadrosundaki bazı isimlerin birbirlerine yönelik olarak, hattâ hareketin liderine karşı sarf ettikleri sözler, yaptıkları suçlamalar yüz kızartacak kadar edebdışı idi. Ülkücü hafızaya sahip kıdemli ülkücülerin silinemez şekilde kaydettiği bu sicil, bazı anılarla gazete arşivlerinde, dergi cildlerinde ve kitab sayfalarında da yerini almıştır. [3]

Ülkücü hareketin yeni nesillerinin, 90’lı yıllar sonrasında ülkücü harekete katılmış kuşakların “anlı-şanlı ülkücü ağabeyler”in hamlıklarına, kofluklarına şahid olduklarında uğradıkları hayâl kırıklıkları, zaman zaman maruz kaldıkları ‘parya muamelesi’, bu muameleye karşı gösterilen reaksiyonlar hep bu zaaflar ile ilgilidir.

Ülkücü Hareketin İslâmî Niteliği ve Geleceği

Ülkücü Hareketi kitle psikolojisi açısından değerlendirdiğimizde Hoffer’in yanıldığı tek husus vardır: o da İslâmi kişiliği gelişmiş olan müslümanların geliştirdiği ve geliştireceği kitle hareketlerini farklı bir zeminde büyümesidir. Ülkücü hareket mensublarından kendisini İslâmi ahlâk ile bağlı gören geniş bir kitlenin oluşmuş olması, geleceğe ilişkin ümidlerimizi muhafaza etmemizi sağlayan yegâne olgudur.

Bugün ülkücü kimliğinden gocunmadan ve belli bir İslâmî kaliteyi koruyarak yaşayan tek tek insanların bunun en iyi kanıtıdır. Bir sorun var ise bu tek tek duran kaliteli insanların kadro halinde organizasyonudur.

Bu organizasyon bir şekilde gerçekleştiği takdirde Genel Merkez’i oluşturan ve önderlik edilen kitleye örnek ve öncü olması gereken ekiplerin de değişimi ve İslâm’ın öngördüğü ahlâkî ortak paydayı hiçe sayarak eğer bu değişime direnirlerse tasfiye edilmeleri zorunludur.

İşte İslam ahlâkının çerçevesini çizdiği yapılanma ülkücü hareketin merkez ve taşrasında egemen olursa Hoffer’in işaret ettiği çürüme engellenecektir.

Bunun için ülkücü kitlenin güdülmesi kolay bir sürü halinden çıkartılmasının zemini,ni oluşturan  “zihnî sığlık” aşılması gereken en önemli engeldir.

Kendisini ülkücü hareket adına tarihe karşı sorumlu hisseden her Türk Türk milliyetçisi aydının, ülkücü kitleyi kuşatan  “zihnî sığlık” tehdidine karşı üzerine düşen görevler vardır.

Herkes bulunduğu yerdeki imkânlara göre, kendi zihnî kapasitesini geliştirerek, ülkücü hareketin fikir ve kültür zeminini genişletmeğe çalışmalıdır. Bu görevini yerine getirmekte başkalarının harekete geçmesini beklemek düşeceğimiz en önemli hata olacaktır.

Geçenlerde bir dost meclisinde dillendirilen Türkistan’ın ulu velîlerinden Abdulhalık Gücdüvânî’nin 800 yüzyıl öncesinden tüm ülkücülere yaptığı şu uyarı ne kadar da önemlidir:

“Yorulan ve duran bizden değildir…  Yorulan durur, duran ise zorunlu olarak gerilemeye mahkûmdur…”

———————————
İletişim: atahayati@gmail.com

[1] Bu önemli eser daha sonra İM yayınları tarafından yeniden yayınlandı.
http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=34999&sa=89464214

[2] Allah’ın Rasûlü Muhammed Mustafa (s.a.v.)’in fiilen katıldığı son sefer olan Tebük gazâsı, meşakkat dolu, zorlu bir seferdi. İslâm ordusu bin kilometre yol gitmiş ve zaferle dönüyorlardı. Medîne’ye yaklaşırlarken çok yorulmuşlar, adetâ simaları değişmiş, saçları-sakalları tozlanıp birbirine karışmıştı. Bu sırada Rasûlullâh ashâbına dönerek: “Şimdi küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz.” buyurdu. Ashâb hayretler içinde: “Yâ Rasûlallah! Halimiz meydanda! Bundan daha büyük cihâd var mı?” dediklerinde Hazret-i Peygamber (s.a.v.): “Şimdi büyük cihâd olan  nefs ile mücadeleye dönüyoruz…” dedi. (Süyûtî, II, 73)

[3] 12 Eylül 1980 öncesinde Ülkücü Hareket’in “Eğitimciler” kadrosunun başına yer alan Eski Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek’in, o sırada  yer aldığı Anavatan Partisi lideri Turgut Özal’ın söylemlerine uyarak MHP lideri Türkeş için söyledikleri, ülkücü hafızada yer aldı ve her vesile ile Zeybek’in karşısına çıkarıldı.Zeybek’in 3 Temmuz 1988’de Hürriyet’te yayınlanan Emin Çölaşan’ın sorularına verdiği  ‘iddialı’ sözleri şöyleydi:

“Emin Çölaşan: MHP ve ülkücü kuruluşları biraz eleştirsenize. Koptuğunuza göre sebebi olması gerekir.
Namık Kemal Zeybek: MHP bitti, misyonunu tamamladı ve tarihteki yerini aldı. MHP belli bir görev yapmıştır ve tarihteki yerine intikal etmiştir.

Emin Çölaşan: Peki ama bugün o partinin devamı olan MÇP var. Eski MHP takımının bir bölümü, Başbuğ Türkeş’in liderliğinde yine orada toplanıyor. Acaba ülkücü hareket de bitti mi?
Namık Kemal Zeybek: Ülkücü hareket diye bir şeyi de ben bugün mevcut saymıyorum.

Emin Çölaşan: O da MHP gibi tarihe mi karıştı?
Namık Kemal Zeybek: Evet… Ülkücü hareket de görevini yapmış, çok ciddi ve vatansever kadrolar yetiştirmiş ve tarihe karışmıştır. 1980’den sonra kendisine ‘ülkücü’ diyen bir hareket zaten görünmüyor.

Emin Çölaşan: Yani Türkeş artık devrini tamamladı mı?
Namık Kemal Zeybek: Hizmet tamamlanmıştır. Türkiye artık değişmiştir. Türkiye, yeni bir Türkiye olmuştur. Her şeyi değişmiştir ve bu değişikliklere cevap vermek üzere ANAP kurulmuştur. Artık eski MHP gibi bir partiye ihtiyaç yoktur. Bu yüzden de Sayın Türkeş’in çizgisinden ayrılan eski MHP’lilerin büyük çoğunluğu, ANAP’lı olmuştur.”

***
Bu minvalde MHP eski Genel Başkan yardımcısı Agâh Oktay Güner’in ülkücülerde yol açtığı hayâl kırıklığının yaşanmış bir örneğini okumak için bkz.  Adnan İslamoğulları, Bizimkisi bir ocak hikâyesi, siyah-beyaz film gibi biraz…
http://www.40ambar.com/yazar/3/Adnan-islamogullari/21/Bizimkisi-bir-ocak-hik%C3%A2yesi-siyah-beyaz-film-gibi-biraz%E2%80%A6/