Türk-İslâm Ülküsü’nün Teorik Temelleri

-Öncü İsimler, Geliştirilen Tezler, Süregelen Etkiler-

Dr. Hayati BİCE

Ülkücü hareketin İslâmî eğilimlerinin köklerini incelediğimizde, Türk fikir hayatının -en azından- son yüzyıllık sürecini ele almak gerekecektir. Bunun ise değil bir makale, kitab boyutunda ele alınsa bile, noksan kalması kaçınılmazdır. Nitekim, önceki yazımda yaptığım -ve çoğunluğuna katılmadığımı ifade ettiğim- alıntılara eklediğim birer cümlelik muhalefet şerhlerimi biraz olsun açsam, sadece o yazının bir kitapçık boyutunu bulması kaçınılmazdı. İşte bu sınırlamalar nedeniyle, Türk-İslâm Ülküsü’nün Teorik Temelleri başlığını koyduğum bu yazımda da bir özetleme yapmak zorundayım. Bu özetlemeyi yapılırken konu, İslâm, Türklük ve ülkücü gelenek açısından önem taşıyan bazı isimler çerçevesinde ele alınacaktır.

Ancak bütün bu değerlendirmelerin özeti olarak şu ortak hususu en baştan belirtmeliyim ki, Türk-İslâm Ülküsü’nün ilk öncülerinden bugüne kadarki çizgisinde değişmeyen iki nokta, ehl-i sünnet duyarlılığının korunması ve tasavvufî geleneklere sıcak bakılmasıdır. Bu iki noktadan, kanaatime göre öne çıkan ve Türk tarihinin de bir gereği olan ‘tasavvufî bir İslâm’ tercihi, Türk milliyetçiliği’nin İslâmî yaklaşımına evrensel bir boyut kazandırdığı gibi Vehhabîlik, Tekfircilik gibi kökü dışarıda radikal İslâmî akımların, ülkemizde kitleler düzeyinde ilgi görmesini de engellemiştir. Bu sonuçta, etkileri tartışılamayacak iki isim olarak, Necip Fazıl Kısakürek ve ülkücü harekete daha yakın bir isim olan S. Ahmed Arvasî öne çıkar. Bu noktada Erol Güngör etkisinin de altını çizmek gerekir.

Türk-İslâm Ülküsü’nün İlk Görünümleri

Bugün YÖK Başkanı ünvanını taşıyan Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya’nın İslâmcılıktaki Milliyetçilik başlıklı incelemesinde yer alan şu tesbitinde belirttiğine göre İslâm ile Türk bileşimini ifade eden “Türk-İslâm Sentezi” “Türk-İslâm Ülküsü” gibi yaklaşımların teorik kökleri neredeyse yüz yıl önceye kadar gitmektedir:“12 Şubat 1914-30 Ekim 1918 tarihleri arasında yayımlanan İslâm Mecmuası, modern İslâm ve Türk milliyetçiliğinin bir sentezini yapmaya, din ve milliyet fikirlerine canlı, münevver bir cereyan vermeye çalışmıştır. Düsturu “dinli bir hayat, hayatlı bir din” olan derginin yazarları arasında Türkçülük ve İslâmcılığa mensup pek çok ismin yanı sıra, Ziya Gökalp, M. Fuat Köprülü gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasî ve kültür hayatında rol oynayacak milliyetçiliğin önemli isimleri de bulunmaktaydı.” [1] Dergi hakkında yapılan bir akademik çalışmada dergi şu şekilde tanımlanmaktadır: “İslâm dini ile milliyet fikrini birbirinden ayırmadan, her ikisinden de vazgeçmeden, ilerleme yolunda; modern eğitime yer vermekle birlikte, hurafelerden arınmış gerçek bir İslâmiyeti yaşamak prensiblerine bağlı oldukları görülmektedir, İslâm Mecmuası’nda din ve milliyet fikrinin birbiriyle çelişmediği görüşü hâkimdir. Derginin “Dinli bir hayat, hayatlı bir din” şiarını benimsemesi de bunu açıkça göstermektedir. [2]

Aslında konu Osmanlı’nın son yüzyılındaki fikir akımlarının ayrıntılı bir incelemesi ışığında ele alındığında pek çok Osmanlı aydının Türk/İslâm fikir çizgisine dahil edilebileceği anlaşılır. Osmanlı aydınları arasında ismi en iyi bilinenlerden olan ve akademik çevrelerde İslâmcılık akımının önderlerinden olarak anılan Namık Kemal’in 30 Ağustos 1878 tarihli bir mektubunda Türkçe’nin Balkanların yerel dilleri üzerinde bir üst olarak benimsetilmesi gerektiği hakkındaki yorumu çok ilgi çekicidir.[3]

Yüzyıl öncesinin İslâm Dergisi’nde Türk ile İslâm’ı kaynaştırmaya yönelik bu  girişimde bulunanlara karşı cephe alanların başında gelen Babanzâde Ahmed Naim (1872-1934)’in bu eğilimdeki insanları “Türkçü-İslâmcı kardeşleri” olarak tanımlar ve “dinî iman” yanında  bir de “millî iman” ikame eden ve “milliyetle övünmek İslâmî duyguya hiç zarar vermez” fikrini savunan  Türkçü-İslâmcıları “dâvâ-yı kavmiyyet” olarak adlandırdığı milliyetçilikten vazgeçmeğe  ikna etmeğe çalışır. Babanzâde’ye göre, ne Türkçü-İslâmcıların bu argümanları ne de Ziya Gökalp’in üçlü formülü (Türk, Osmanlı, Müslüman) bir işe yarar. Üstelik yol açtığı felâket, sadece İslâmiyet’i değil Türklüğü de zarara uğratır. Ahmed Naim “Türkçü-İslâmcı kardeşlerine şu çağrıda bulunur: “Allah rızası için Türklerin yüzünü Kâbe’den Turan’a çevirmekten vazgeçiniz.” [4]

Bir Günah Keçisi Haline Getirilen Gökalp

Türk milliyetçilik tarihinde ismi etrafında  Ziya Gökalp (1875-1924) kadar yaygara koparılmış ve -adeta bir günah keçisi haline getirilerek- hırpalanmış ikinci bir isim yoktur. Türk Milliyetçiliği’ne hizmeti noktasında büyük bir yeri olan Gökalp’in ‘Kürt olduğu halde Türkçülük yapması’ndan tutun, imansız olarak öldüğüne varıncaya kadar, aleyhinde denmedik bir söz kalmamıştır. Oysa eserlerindeki ifadeleri esas alındığında Gökalp’in ırkçı değil, kültür temelli ve coğrafya ile sınırlı sosyolojik bir milliyetçiliği savunduğu görülür. Gökalp’in aleyhinde propagandalara kapılan bugünün İslâmcı gençleri bile “Türkçe ezan”ı savunan bir mısraından başka bir tek cümlesinden bile haberdar olmadıkları, 88 yıl önce dünyadan ayrılmış bir insanı, kolayca tekfir edebilmektedirler.  Oysa ehl-i sünnet inancına göre bir kişinin tekfir edilebilmesi o kadar da kolay bir iş değildir.
Ziya Gökalp, fikir babası olduğu Küçük Mecmua’nın 1922 yılının beşinci sayısında yayımlanan “Dine Doğru”başlıklı makalesinde, sosyal hayatın etrafında cereyan ettiği değerleri aşağıdan yukarıya doğru sıralayıp, dini en üst sıraya yerleştirmiş ve bir topluma şahsiyetini kazandıran yegâne kurumun din olduğunu vurgulamıştır. Bu yaklaşımıyla Gökalp, Türk Yurdu’nda 1913 ve 1914 yıllarında sekiz sayı tefrika edildikten sonra kitaplaştırılan “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” eserinde ortaya koyduğu görüşlerinde ısrarlı olduğunu göstermiştir. 1924 yılında genç yaşta ölen Gökalp de, Türkçülükle ilgili temel görüşlerini sistematik bir şekilde açıkladığı Türkçülüğün Esasları’nda din meselesini sadece bir buçuk sayfalık bir bölümde Türkçe ezan ve ibadete indirgeyen bir yaklaşımla ele almıştır.[5]

Gökalp’in hazırladığı kültürel mahiyette ümmet programına göre, bütün Müslümanlarca kullanılan Arab alfabesi muhafaza edilecek, İslâm milletleri arası terminoloji kongreleri düzenlenecek, Türkçe ve Arabça’dan faydalanılmak suretiyle ortak bir terminoloji oluşturulacaktı. Gökalp’in bu programı Cumhuriyet’i kuran kadro tarafından benimsenmemiş ve geçmişinde dinî açılımlar da taşıyan Ziya Gökalp Türkçülüğü hiçbir zaman bütünüyle onaylanmamış ve yapılan, İslâm ile ilişkilendirilebilecek alfabe değişikliği gibi, bütün devrimlerde Gökalpçi düşünüşle taban tabana zıt bir yönelişle, Gökalp’in önerilerinin tam zıddına işler yapılmıştır. [6]

Serdengeçti:  ‘Tanrı Dağları’nı Hira Tepesi ile Kucaklaştırma Ütopyası’

Ülkücü Hareket, MHP ve İslâm ilişkileri sözkonusu edildiğinde hemen gündeme getirilen ve ilk kez Osman Yüksel Serdengeçti (1917-1983) tarafından bir yazıda dillendirilen bir slogan vardır: “Tanrıdağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslümanız.” Bu söylemin ilk kez kim tarafından seslendirildiği hep karıştırılmıştır. Tanıl Bora ve Kemal Can gibi yıllardır ülkücü camiayı ve yayınları izleyen iki ismin bile bu sloganı Alparslan Türkeş’e mal etmeleri bu karıştırmanın tipik bir örneğidir. [7]

Osman Yüksel Serdengeçti’nin milliyetçilik anlayışını yansıtan, “Allahtan başka kimseden korkmuyoruz. Bizler münkir değiliz. Tanrıdağı kadar Türk, Hıra dağı (Cebelinûr) kadar Müslümanız. Bütün gayemiz, Küçük Asya insanının o bilinmez, o görünmez, bir avuç toprak kadar mütevazı, fakat o kadar manâlı ruhunu anlamak, bu topraklar için toprağa düşenlerin’ çocuklarını bu topraklar üzerinde mesut ve bahtiyar görmektir.” cümleleri Serdengeçti’nin sonraları çok tutulan “Tanrıdağı kadar Türk, Hıra dağı kadar Müslüman” sloganının kaynağı olmuştur. [8]

“Türk Milliyetçiliğinin Terkibinde İslâmcı Doz” makalesinin yazarları olan Akgün ve Çalış da, “Serdengeçti Osman Yüksel’e izafe edilen ve özellikle de yetmişli yıllarda ülkücü gençlerin bir şiarı haline gelen, “Tanrı Dağı Kadar Türk Hira Dağı Kadar Müslüman” sloganı kadar İslâm’la milliyetçilik arasındaki “doz” ilişkisini açıklayan herhalde başka bir ibare de zor bulunur.” tesbiti ile genel kabule katıldıklarını göstermişlerdir. [9]

Mucidi olduğu “Tanrıdağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslümanız.” sloganı kendi isminden daha fazla şöhret bulan Osman Yüksel Serdengeçti, aktif bir Türkçü genç olarak, eylemci kimliği ile üniversiteden atıldıktan sonra, Nisan 1947’de yayın hayatına başlayan ve sürekli kapatıldığı için on beş yılda sadece otuz üç sayı çıkabilen Serdengeçti dergisini kurmuştur. Serdengeçti’nin ilk sayısında Serdengeçtiler imzasıyla çıkan“Yolumuz: Bizim Milliyetçiliğimiz” başlıklı başyazı “Serdengeçtiler kelimenin tam manâsıyla milliyetçidirler. Milliyetçilik bizim için bir vasıta değil, bizatihi bir gayedir”diye başlayıp; vatan, millet, mukaddesat gibi kavramların arkasında gizlenip milliyetçiliği servet ve makam edinmek için vasıta olarak kullananları eleştiriyordu. Türk fikir hayatının iki ana akımı olan Türkçülük ile İslâmcılık farklı renkleri ve çeşitleriyle Serdengeçti adlı bu küçük hacimli dergide birleştirilmeğe çalışılmıştı. Ancak hedeflenen büyük hedef yanında derginin gerek nitelik gerekse nicelik olarak yetersizliği de kabul edilmelidir.

Aslında hem Tanrı Dağları’nı görüp eteklerinde dolaşmış, hem de Hira Dağı’na tırmanmış birisi olarak söylemek zorundayım ki, bu slogan kadar ayakları yere basmayan, absurd bir söylem olamaz. Tanrı Dağları, Tacikistan-Kırgızistan sınırında Pamir zirvelerini oluşturduktan sonra, Kazakistan’ın güneydoğusuna kadar binlerce kilometre boyunca uzanan, her biri beşbin metreyi geçen onlarca zirvesi bulunan, yapılan hesaplamalara göre 1 milyon kilometrekare bir alana oturan bir yüce dağlar silsilesidir. ‘Han Tengri’ olarak bilinen zirvesinde yüksekliği 7010 metreye ulaşır. Hira Dağı ise Mekke’de sarp bir yamacın üzerine kondurulmuş gibi duran ve deniz seviyesinden yüksekliğinin en iyimser rakamla 550 metre kadar olduğu tahmin edilen bir tepedir. Hira Tepesi ile “Han Tengri”zirvesinin kıyas bile edilemeyecek maddî görünümlerinden bağımsız olarak, bu “şirin slogan”a meftun olanlar işin bu yönünü hiç düşündüler mi bilmem ama;  eğer iki dağın cesameti ile paralel bir içerik söz konusu edilirse Tanrı Dağları’nın heybeti karşısında Hira Dağı, ancak bir maket gibi kalır.

Ancak Hira dağına yüklenilen anlam, Hz. Rasûlullah’a ilk vahyin indirildiği ve İslâm dininin inancının oluşturulması sürecinin ilk noktası olması dikkate alınırsa, bu defa Tanrı dağları ile kıyas edilemez bir önem kazanır.

Hâsıl-ı kelâm, sloganın ifade ettiği gerçeklik oldukça sorunludur. Dileyen yine kullansın ama, kendi adıma Tanrı Dağları’nı gördükten sonra, bu “Tanrıdağı kadar Türk, Hıra dağı kadar Müslüman”  sloganını hiç mi hiç, tutmuyorum.

“Şimdi yeni şeyler söylemek lazım!..”
(Devam Edecek)
_________________________________________

İletişim: http://www.hayatibice.net

[1] Gökhan Çetinsaya, İslâmcılıktaki Milliyetçilik, İslâmcılık, Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce, Cilt:6 , İletişim Yayınları,2. Baskı, 2005, İstanbul s. 432

[2] R. Tuba Çavdar, İslâm Mecmuası’nın Türk Dönemsel Yayını İçinde Yeri Ve Önemi (Yüksek Lisans Tezi) İstanbul,1988. s.V.

[3] Namık Kemal’in bu dikkat çekici mektubları Masami Arai isimli araştırmacının “Jön Türk Dönemi Türk Milliyetçiliği” adlı eserinde yer almaktadır: “…Osmanlı İmparatorluğu’nda, uluslaşma süreci son derece kısaydı; bu yüzden, imparatorluğun yakın tarihini uluslaşma sorunları derinden sarsmıştır. Namık Kemal 1878’de bu konuya ilişkin ilginç mektuplar yazmıştır. Menemenli Rıfat’a yazdığı bu mektupları sürgün yeri Midilli’de kaleme almıştır. Arap harflerinin yerine Latin harflerinin alınması konusunda 30 Ağustos 1878 tarihli mektubunda şunları yazıyordu: ‘Elimizden gelse, memleketimizde mevcut olan lisanların Türkçe’den maada kâffesini mahvetmeye çalışmak iktiza ederken, birer elifba tayiniyle ellerine şikak için bir silah-ı manevi mi teslim edelim?.. Lisan bir kavmin diğerine inkılabını men için belki diyanetten bile daha metin bir seddir.”
13 Eylül 1878 tarihli mektubunda da: ‘Vâkıâ Rumlara, Bulgarlara bizim lisanı tamim etmek kabil değildir; fakat Müslümanlara tamim etmek pek kabildir.”
(Kaynak: Fevziye Abdullah Tansel (editör), Namık Kemal’in Hususi Mektupları, Cilt 2, Ankara, 1969, s.231-244.)
Nakleden: Masami Arai, Jön Türk Dönemi Türk Milliyetçiliği, İletişim Yayınları (3. Baskı), 2003, İstanbul, s. 17-18
(Bu konudaki yardımını esirgemeyen ve ilgili sayfaların kopyasını gönderen Oğuzhan Saygılı’ya teşekkürler…)

[4] Gökhan Çetinsaya, agm: s.428-429.
“İslâm’da Dava-yı Kavmiyet” risalesinde A. N. Babanzade Türkçü/İslâmcıları muhatab kabul ederek özetle şunları yazmıştır: (…) Burada müslümanlar arasında milliyetçilik ve ırkçılık davasının, başka bir tabirle millî ve ırkî asabiyetin belirmesi 15-20 senelik bir şey ise de en ziyade açığa vurulması, memleketin ölüm-kalım meselelerinden biri haline getirilmesi Meşrutiyet’ten başlıyor. (…) Bütün İslâm diyarı küfür diyarına dönüşmüşken buradaki bir avuç müslümanın “ben Türk’üm, ben Arabım, ben Kürdüm, ben Lazım, ben Çerkezim” gibi iddia ve sebeplerle birbirlerine karşı olan sevgi ve dostluk bağlarını zerre kadar gevşetmeleri -hele düşmanlarımızın tecavüz ayağı tâ kalpgâhımıza bastığı bir sırada- cinnettir ve millî asabiyet bayrağını ellerinde tutanların aldığı mânaca da vatanperverliğe aykırıdır.
(…) Türkçülerle olan münakaşa ve münazaralarımızdan -beş senelik mesaiye rağmen- hâlâ kendilerine sağlam bir gaye edinmekte müttefik olmadıklarını anlıyoruz. Nereye ve niçin gittiğini idrakten âciz ve bütün yaygaraları uydum kalabalığa demekten ibaret olan cemaatın ekseriyeti bertaraf edilirse Türkçülük savunucularını, imamlarını, önderlerini, ulularını ikiye bölünmüş görüyoruz: Bir takımı halis “Türkçü”, diğer takımı ise “Türkçü-İslâmcı”dır. (…) “Türkçü-İslâmcı” olan diğer ulular ise ne serden, ne yardan geçemiyorlar. İslâmî mefkure ile millî mefkurenin hiçbirini feda etmek yemezler. Birincilerle burada uzun uzadıya münakaşa etmeyi abes görüyoruz. Açıklamak istedikleri şey açıkça dinsizlik mefkûresidir. Halkın dinini çekip çıkarıp yerine ona denk başka bir şey ikame edilemiyeceğini, ilâ-yı kelimetullah uğruna kıh kıpırdamayan bir herifin tâ Kamçatka yaylalarındaki ırkdaşları için silaha sarılamıyacağını, bin yıldan beri kardeşimdir dediği, bin yıldan beri üzümü ve sevincine ortak olduğu, uğrunda hayalını feda etmekten çekinmediği din kardeşini bırakan bir kimsenin Sibirya’nın bilmem hangi boz ovalarında Hıristiyan mı, Şamanist mi belli olmayan Yakut kardeşini sevemiyeceğini düşünemiyen; Türklerin ikbal devrinin İslâm dinine sıkısıkıya bağlanma devirlerine rastladığını, gerilemesinin ise iman ve akidenin gerilemesinden itibaren başladığını gizleyen kişilerle münakaşa etme yeri herhalde bu makale değildir. Biz yalnız “Türkçü-İslâmcılarla dertlenebiliriz. Zira bunlarla İslâm dairesinde anlaşmak, onlara hakikati din adına kabul ettirmek daha kolaydır kıyasındayım. (…) İslâm gayesi Türklüğü kurtarır. Türklük gayesi ise İslâm dairesini hiçbir zaman kuşatamaz. Çifte gaye ile de hiçbir iş görülemez. İnsaf edin, size tâbi olanlar Türklüğü mü çok sevecek, yoksa İslâmiyet’i mi? “Her ikisini aynı derecede sevsin” derseniz olmaz. Çünkü bir gaye, gaye olabilmek için aşk derecesinde sevilmelidir. Elbette tasdik edersiniz ki aşk bölünme ve parçalanma kabul etmez. İki gaye takip eden kimse mutlaka birini daha ulvi bir gaye kabul ettikten sonra diğerini onun içinde eritecek, kaynatacak ve iki gayeden altta olanını en ulvi tanıdığı gayeye olan alakası nisbetinde sevecektir. Yanı birine olan muhabbeti diğerinin hatırı için olacak. öyle ise Allah rızası için Türklerin yüzünü Kabe’den Turan’a çevirmekten vazgeçiniz. (…)
Kaynak:  A. N. Babanzade, Milliyetçilik Ve Türklük Üzerine, İslâmcılık / Seçme Metinler,  Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce-6, İletişim Yayınları, İstanbul, 2002, s. 1081-1083.

[5] Erol Güngör, Gökalp gibi büyük bir mütefekkirin, Türkiye’nin en önemli meselelerinden birisi olan din konusunu Türkçülüğün Esasları kitabında birkaç paragrafla geçiştirmesini devrin siyasî atmosferine bağlar.

[6] Beşir Ayvazoğlu, Tanrıdağ’dan Hira Dağı’na Uzun ince Yollar, Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce-4, Milliyetçilik,  İletişim Yayınları, 2002, İstanbul, s.541-578.

[7] Tanıl Bora, Kemal Can, Devlet, Ocak, Dergâh -12 Eylülden 1990’lara Ülkücü Hareket- İletişim Yay. Araştırma-İnceleme Dizisi, (6.baskı)  İstanbul, 2000, s.281-325

[8] Beşir Ayvazoğlu, a.g.m., s. 567.

[9] Birol  Akgün-Şaban  H.  Çalış, Tanrı Dağı Kadar Türk, Hira Dağı Kadar Müslüman, Türk Milliyetçiliğinin Terkibinde İslâmcı Doz, Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce-4, Milliyetçilik,  İletişim Yayınları, 2002, İstanbul, s. 584-600.

[10] Tanrı Dağları’nın zirvesi Han Tengri’ye tırmanışı güzel resimlerle anlatan bir dağcılık sitesi için bkz:  http://zacpoulton.blogspot.com/2010/08/khan-tengri-7000m.html