BATI  VE  TASAVVUF

 Dr. Hayati Bice

10 NİSAN 2018

Aziz hocam Mahmud Erol Kılıç’ın geçtiğimiz günlerde yayınlanan “İslâm’ın İçini Boşaltan Müslümanlar” başlıklı yazısı (Yeni Şafak, 18.3.2018) beni yıllar öncesine götürdü. Kılıç, İslam imajının son 20 yılda uğradığı zemin kaybının tesiriyle “ex-muslim” haline gelen insanların sayısının artmaya başladığından -kelimelerinden bile hissedilir bir acı ile- söz ederken yazısının bir paragrafında şunları yazmıştı: “Bir zamanlar Müslüman olma furyası vardı. Bizzat şahit olduğum, ve 80’li yıllarda oralarda olanların da teyit edeceği gibi akın akın İslam’a girenler oluyordu. Çoğu da tasavvuf yapılanmaları üzerinden Müslüman olmuşlardı.” Kılıç’ın, artık Batılı için İslam’ın taşınması zorlaşan bir ‘kimlik’ olarak algılanmaya başladığını kaydettiği yazısı beni çok etkiledi.

Bu cümlelerin beni niye etkilediğinin biraz izaha muhtaç olduğunu düşünüyorum. İnternette geçen yazımda söz ettiğim Tasavvuf & Sufiler sitesi için kaynak araştırması yaparken çok önemli bir makale çıkmıştı önüme: Andrew Rawlinson imzalı “A History of Western Sufism” başlıklı uzun makalede, Batı (Avrupa/Amerika)’da tasavvufun bir tarihçesi kayda alınmıştı.
Rawlinson’un makalesinden sonra Batı’daki Tasavvuf konusundaki yayınlar arasında önemli bir tanesi de Prof. Dr. Hülya Küçük’ün “Batı’da Sufizm Meselesine Toplu Bir Bakış” başlıklı makalesidir. Küçük bu değerli ve mufassal makalesinde konuyu çok detaylı olarak ele almıştı. (*) Küçük’ün referanslarını da yazında kaydettiği 2002 tarihli şu tesbitler tarihî bir öneme sahipti: “Tasavvuf, tarihi boyunca gayr-ı müslimleri İslâm’a yönlendirmede temel bir unsur olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Meselâ İngiltere’de İslâm’ı seçen entellektüellerin büyük bir kısmı bu tercihlerini genellikle tasavvufun, onların deyimiyle, Sufizmin etkisinde yapmışlardır: İngiltere’de İslâm’ı seçen 70 yerli İngiliz üzerinde yapılan araştırma, bunların %14 gibi azımsanmayacak bir kesimi İslâm’ı seçmelerinde “mistik” sebeplerin ağır bastığını ortaya koymaktadır. Amerika Birleşik Devletlerinde yaşayan (Doğulu-Batılı) dört milyon Müslümanın %1’inin bir sûfî gruba bağlı olduğu söylenmektedir.”

Batı’da müslüman olan entelektüellerle ilgili kitaplar artık özel ilgi alanıma girmişlerdi ve bu yazılarda bahsedilen kişiler ile ilgim bugüne kadar süregeldi. Referans olarak gösterilen kitapların bir kısmını temin edip okudum. Makalelerde ismi geçen Ian Dallas’ın (müslüman olunca Abdulkadir Es-Sufi adını almıştı ve ülkemizde daha çok bu isimle tanındı) “Gariplerin Kitabı” adı ile çevrilen otobiyografik kitabını hemen alıp önsözündeki şu sözü tekrar tekrar okuduğumu hatırlıyorum: “Aramakla bulunmaz, ancak bulanlar arayanlardandır”.

Muhiyiddin Şekur’un muhteşem eseri “Su Üstüne Yazı Yazmak”, Omar Michael Burke’nin “Sufiler Arasında” (bu kitap, tavsiyem ile değerli kardeşim A. Tunç Demirtaş tarafından Türkçeye aktarılmıştı) bu konuda en önemsediğim kitaplardandı.
Bu süreçte unutamadığım bir anı da, Barbara Carlson adlı sanal medya arkadaşımın internet üzerinden ilettiği yazışmalardır.

Kanada’nın uzak kıyısındaki Vancouver’daki küçük bir kasabada yaşamakta olan Carlson, internet üzerinden görüştüğü bir müslüman sufi arkadaşının klavyesinden kendi bilgisayar ekranına düşen nbir mürşidin cezbesine kapılıp bilgisayarına “La İlahe İllallah, Muhammedün Rasulullah” kelimelerini tekrar tekrar yazarak ve sözlü olarak da üç kez tekrar ederek müslüman olduğunu anlatmıştı. Yaşadığı kasabadaki tek oruç tutan kişinin kendisi olduğunu, inançlarına saygılı olan eşinin, oruç nedeniyle kendisinin çıldırmış olduğunu düşündüğünü yazarken çok mutluydu. Barbara, o günlerde elindeki kitabın Abdulkadir Geylani’nin Fütuhu’l-Gayb kitabının ingilizce versiyonu olduğunu ilettiğinde derin derin düşünmüştüm: O yılın Ramazan’ında acaba Türkiye’deki milyonlarca oruçlu müslümandan kaçı bu kitabı bırakın okumayı, varlığından haberdârdır diye…

Artık Batı’da İslam’ın bir fütûhatı olacaksa bunun tasavvuf yolunda ve kamil mürşidler eli olacağından emindim. İstanbul’daki Cerrahi tekkesinde, Lefke’deki Hakkanî dergahında gördüğüm yeni müslüman olmuş ve tasavvufa intisab etmiş Batılı ve entelektüel insanlar bu kanaatimin oluşmasında büyük rol oynamışlardı.

‘9/11 Olayı’ olarak bilinen “İkiz Kuleler Saldırıları” sonrasında hızla gelişen/geliştirilen islamofobik eğilimlerin, tasavvufun Batı’daki fütühatı önünde bir baraj teşkil ettiğini 2014 yılında ziyaret ettiğim İspanya’nın Granada şehrindeki Şazeliyye/Derkavî Camiii’nin mahzun manzarası, hal dili ile anlatıyordu. Oradaki birkaç muhtedi sufi ile sohbetimizde, Avrupa’da artık İslam ve özelde tasavvufun yayılmasının eskisi kadar olamadığı/olamayacağı üzüntü ile ifade edilmişti. Aradan geçen süre o dertli sufileri haklı çıkarttı maalesef. (Daha yakın tarihlere geldiğimizde medyaya ISIS yapımı korkunç görüntülerle yansıtılan vahşet sahneleri, Batılı insanın bilinçaltında ve zihninde İslam=Şiddet denklemini pekiştirecekti. Bu sevimsiz ve can yakıcı konuya daha fazla değinmek istemiyorum. Merak eden okur bu konuda interenet kaynaklarında yapacağı bir video taraması ile o sahnelerin yüzlercesini görebilir.)

Yazımda bahsettiğim Abdulkadir Es-Sufi ve Muhyiddin Şekur ile değişik vesilelerle geldikleri ülkemizde yüzyüze görüşüp halleşme fırsatını bulabildiğim günlerdeki ümidim, gerçekçi olunacaksa bugün dağlar ardında kalmıştır. Kılıç’ın yazısındaki İslam’dan kaçış süreci, global planda İslam karşıtlarının bir zaferi gibi algılanabilir. Bizim içinse bir hezimet sayılması gereken bu süreci, tekrar tersine çevirmenin, hayra yönelik hale getirmenin yolu olarak da yine tasavvuftan, yine gönül fethinden başka bir çıkar yol görünmüyor.

Ya Mukallibü’l-kulûb.


_______________________________________

(*) Makalenin tamamı için bkz: http://tasavvuf.name/?p=478