Dîvân-ı Hikmet

Divan-ı Hikmet kitabında neredeyse bin yıldır Türk’ün gönül gözünü ışıtan bir ışık saklıdır. Bu ışığın huzmeleri her bir hikmetin satırları arasından süzülerek ruh dünyamızı aydınlatmaya uzun bir zulmet devrinden sonra bütün Türk yurtlarında yeniden başlamıştır. More »

Yesevî Atadan Öyküler

Tarihimizin en büyük isimlerinden biri olan Ahmed Yesevî’nin hikâyeleri yüzyıllar boyunca dilden dile dolaştı. Yüzyıllar önce yaşayan çocuklar bu hikâyelerle büyüdüler, büyükler bu hikâyelerle büyülendiler. Eskiden gönüllerimiz nasıl Ahmed Yesevî ile hayat bulduysa, şimdi de Yesevî’nin hayat dolu nefesi içimizi ısıtacak. More »

Türk Yurtları Üzerine Notlar

Bu kitaptaki yazıların yazılma sürecinde etkin politik-kültürel aktörler olarak yazılarıma konu olmuş -ve bir kısmı ile tanışma şerefine nail olduğum- bazı Türk önderleri, yeryüzündeki fanî hayatlarını tamamlayıp Allah’ın engin rahmetine ve sonsuzluğa tevdi edildiler. Bu çerçevede Azad Bek Kerimî, Ebulfeyz Elçibey, Sadık Ahmed, Rauf Denktaş ve Türk yurtları edebiyatının aşılmaz görünen yüce ismi Cengiz Aytmatov’u rahmetle anmak isterim. More »

İşaret Taşları

Türk yurtlarının ruh dünyasını aydınlatan kutlu kaynaktan birkaç rengi yansıtmak niyetimle yola çıkıyorum. Bu yol boyunca konaklayacağımız her bir ribatta, dergâhta, hankâhda, bir nebze soluklanarak -İnşaallah- “güzel bir yürüyüş“ eyleyeceğiz… Yesi’den, Buhara’dan, Semerkand’dan, Kaşgar’dan güzel kokular taşıyan esintiler getirmeye çalışacağız takatimiz yettiğince… More »

Kafkasyadan Anadoluya Göçler

Geçtiğimiz yüzyılın başlarında Kafkasya’dan Anadolu’ya doğru gerçekleşen ve günümüz Türkiyesi’nin dini, etnik ve kültürel yapısında bile tesirleri süren göçler hakkında çok fazla şey bilinmemektedir. Bu kitap, göç olayını hikaye eden bir eser olmayıp bu ‘muazzam vakıa’nın oluşumunda rol oynayan ve arka planı teşkil eden gerçeklere ışık tutmaya çalışması ile, alanında Türkiye’de yayınlanan ilk eserdir. More »

Pîr-i Türkistan HOCA AHMED YESEVÎ

Hoca Ahmed Yesevi biyografisi ve Divan-ı Hikmet hakkında kitabiyat bilgileri. Dr. Hayati Bice\'nin Yesevilik Araştırmaları *** Bu kitapta Pîr-i Türkistan’ın hayatı, etkileri ve “Hikmet” adı verilen şiirlerinden seçmeler sunulmaktadır. Eserde yer alan “Yesevîlik Âdâbı” bölümü ise Ahmed Yesevî’nin kurucusu olduğu tasavvuf yolunun uygulamalarının günümüz insanına ulaşmasını sağlamıştır. More »

 

Kongre Süreci Yazıları (4 Kasım 2012)

1. “Hareketin Lideri, Devlet Bahçeli”ye Destek ve Talepler

-MHP Kongreleri Hakkında Bir Analiz: 1997/2003 –
MHP’nin yeni bir kurultaya hazırlandığı dönemde ciddi bir çekişmenin ülkücü camiayı etkilediği ve özellikle internet ortamında haddini bilmez bir muhalefetin ortamı gerdiği görülüyor. Bu yazımın sonunda yer vereceğim ve tam 15 yıl önce kaleme alınmış bildiride dile getirilmiş olduğu gibi  “ülkücülüğümüzün bize yüklediği bir görev” duygusu ile birebir yaşadığım bazı enstantaneleri kongre sürecinde kafası karıştırılmak istenen genç nesil ülküdaşlarım başta olmak üzere ülkücü kamuoyu ile paylaşmak istiyorum. Birkaç yazı sürmesini düşündüğüm bu paylaşımlarım ile ilgili yorum/eleştiri getirecek okurlardan ricam bu yorum veya eleştirilerini mail adresime ilettikleri takdirde yazılarımın sonunda toplu bir şekilde yanıtlamak niyetinde olduğumu da bildiririm.

1997 MHP Kongresi ve Sonrası
Başbuğ Alparslan Türkeş’in ebedi aleme intikalinden sonra 18 Mayıs 1997 tarihinde toplanan ve çıkan olaylar nedeniyle 6 Temmuz 1997’ye ertelenen Olağanüstü MHP Kurultay kongresi öncesi, tüm Türkiye’de olduğu gibi Yalova’da da gelişmeleri yakından takip eden ülkücüler olarak kongre tarihinden kısa bir süre önce 24 Haziran 1997 tarihinde bir deklarasyon yayınlamıştık.

Tarafımdan kaleme alınan ve Yalova kamuoyunda saygın isimleri olan ülkücü camia mensubu kişilerce imzalanarak Ortadoğu gazetesine yayınlanmak üzere gönderilen ve bu yazının son kısmında bir kelimesini dahi hiç değiştirmeden vereceğim bildirimizde işaret ettiğimiz bazı hususların, -aradan geçen 15 yıla rağmen- bugün de geçerli olan bazı tesbitler içerdiği görülecektir. [1]

MHP Genel Başkanlığı için Dr. Devlet Bahçeli’yi desteklediğimizi deklare eden bu bildiri ile yetinmeyerek kongre öncesinde bildiriyi hazırlayan birkaç arkadaşımla Ankara’ya gelerek Kızılay’daki bürosunda görüştüğümüz Bahçeli’ye desteğimizi şifahen de iletmiştik.

6 Temmuz 1997 günü yapılan kongrede Dr. Devlet Bahçeli, MHP Genel Başkanlığı’na ilk kez seçildi.
Yapılan ilk seçimlerde MHP’nin tarihi boyu aldığı en yüksek oy oranı ile TBMM’ye yine tarihte hiç görmediği sayıda milletvekilini sokmayı başaran MHP’nin daha sonraki kongrelerinde de Bahçeli MHP Genel Başkanlığı’nı bazen birkaç adaya karşı mücadele ederek hep kazandı. Talihsiz bir koalisyon ortaklığı sonrasında baraj altında kalınan 2002 seçimleri ve sonrasındaki süreçte yaşanan sıkıntılı dönemde Dr. Devlet Bahçeli ile yaptığımız birçok görüşmede yine “ülkücülüğümüzün bize yüklediği bir görev” olarak ülkücü hareketin başarısı için gerekli gördüğüm hususlardaki görüşlerimi kendilerine ilettim.

Ülkücü Kitlenin Toplam Kalitesi
Bugün sürdürülen tartışmaları izleyen benim kuşağımdan (1980 öncesi üniversitelileri) ülkücüler, sergilenençiğlik ve seviyesizlik karşısında üzüntüye kapılmaktan kendilerini alamazlar. Bu seviyesizliğin, ülkücü camiayı içeriden tanıyanlar için  –maalesef- münferit vakalar olmayışı üzüntülerin derinleşmesinin bir nedenidir. Bu seviyesizliğin giderilmesinin ancak yaygın bir manevi eğitim ile, ülkücü kitlenin ortalama kalitesinin yükseltilmesi sayesinde mümkün olacağı ve -MHP ötesinde- ülkemizin milliyetçi duyarlılığını aşındıran bu engelin aşılacağı da, biyolojik yaşları itibarıyla artık herbiri birer “aksakal” olan kuşağımızın ortak kanaatidir.

İşte bu kanaatin bir gereği olarak orijinalini ekleyerek ‘Ülkücü Tavır’a Davet başlıklı bu bildirimizdengüncellenerek hayata geçirilmesi gerektiğine inandığım konuları 17 Temmuz 2009 tarihinde bir bilgi notu olarak MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye arz etmiştim. Ülkücü kitlenin ortalama kalitesinin -ve sonuçta ülkücü kadronun toplam kalitesinin- yükseltilmesi için güncelleştirilerek hayat geçirilmesini arz ettiğim hususlar şunlardı:

* Partinin fikrî yapısının geliştirilmesi ve ‘Türk-İslam Ülküsü’ çizgisinde netleştirilmesi için ilmî-akademik bir çalışma grubu teşkili (Bkz. Deklarasyon: 5. madde)

* Ülkücü camianın siyasî anlamda birliğinin sağlanması (Bkz. Deklarasyon: 6. madde)

Yalova’da yükselttiğimiz ülkücü sesi kayda geçirdiğimizden bu yana geçen 15 yıllık süre az bir zaman dilimi sayılamaz. Bu zaman diliminde yaşanan –son seçim öncesindeki pornografik kaset skandalları dâhil- kimi olaylar, ülkücü hareketin mazisinde aklı-karalı izler bırakıp geçerken Muhsin Yazıcıoğlu’nun şehadeti sonrasında siyaset planında ortaya çıkan tablonun da bir muhasebesinin yapılamadığı görülmektedir. Türk Milliyetçiliğinin siyasi aksiyonu olarak geçtiğimiz günlerde 43. kuruluş yıldönümünü idrak eden MHP’nin sonsuza yürüyüşüne katkısı olan bu görüşlerden bazılarının güncellenerek hayata geçirilmesi gerektiği kanaatindeyim.

“MHP genel başkanı kim olacak?”
Herkesin “MHP genel başkanı kim olacak?” sorusuna yanıt aradığı ve muhtemel sonuca göre saf tutmağa çalıştığı bir dönemde bu yazılanları ‘abes ile iştigal’ olarak algılayanlar şunu çok iyi bilmemeliler ki, ülkücü kitlenin toplam kalitesini yükseltmeden ne bir seçim başarısı kazanmak ve ne de muhayyel bir seçim sonucunda gelinecek iktidar koltuklarında Türklüğün hayrına bir icraat yapabilmemin imkân ve ihtimali yoktur.

Bu net hükmü vermeme yol açan tesbitlerimi, kaleme alacağım ve MHP Genel Başkanlığı adaylığı konusundaki görüşlerimi de net bir şekilde açıklayacağım yazılarda okuyacak okurlardan bir-az sabretmelerini; ancak yazılanlar üzerinde ve özellikle ülkücü kitlenin toplam kalitesi konusunda bir-çok tefekkür etmelerini rica ediyorum.

“Ülkücülüğümüzün bize yüklediği görev” son nefesimizi verene kadar bizi terk etmeyeceğine göre MHP hakkında düşünmeğe ve yazmağa devam…

______________________________________
İletişim:http://www.hayatibice.net

[1] ‘ÜLKÜCÜ TAVIR’A DAVET başlıklı 24 Haziran 1997 tarihli Deklarasyon:
“ÜLKÜCÜ TAVIR”A DAVET

1 – 6 Temmuz 1997 kurultayına MHP Genel Başkanlığı için mevcut adaylar -Dr. Devlet Bahçeli (İttifak adayı) ve Tuğrul Türkeş ile gidilmelidir.

2- Şahsen “ülkücü gelenek” adayı Dr. Devlet Bahçeli’yi kayıtsız-şartsız destekliyoruz.

3- Genel başkan seçiminden sonra Dr. Devlet Bahçeli’nin birlikte çalışacağı MKYK’yi düzenleme fırsatı verilmesi için olağan kongre Ekim 1997’den öne alınarak en kısa zamanda (mesela: Ağustos 1997 ) yapılmalıdır.

4- Yeni MKYK heyetine 1991-1995 döneminde TBMM’de MHP milletvekili olarak yer alan ve hiç de göz doldurmayan bir faaliyet sergileyen (Muharrem Şemsek hariç) eski milletvekilleri ve ANAP, DYP gibi partilerden transfer olan (Osman Ceylan, Halil Şıvgın, Şerif Ercan v.s.) ve partiye aktif katkı ve faydası olmayacak kişiler tepeden inme getirilmemelidir. Bu kişiler bizzat kendi çabaları ile aday olur ve delege desteği alırlarsa MKYK’ ya girmeleri her MHP üyesi gibi haklarıdır. Burada karşı çıktığımız bugün MKYK’ya, yarın milletvekili aday listelerine bu yıpranmış isimlerin kulis ve entrikalarla tepeden inme yerleştirilmesi tehlikesidir.

5- Partinin fikri yapısının geliştirilmesi ve Türk – İslam ülküsü çizgisinde netleştirilmesi için ilmi-akademik bir çalışma grubu beklenmeden görevlendirilmelidir.

6- Özellikle BBP’deki ve diğer siyasi çatılardaki” “has ülkücüler”e bizzat ve şahısları nezdinde çağrıda bulunularak ülkücü kamuoyu önünde onore edilerek “birer nefer olarak” MHP’ye davet edilmeleri ve bu davete icabet etmezlerse kendileri ile bütün ülkücü ilişkilerin dondurulacağı deklare edilmelidir. Şahsi davet için uygun gördüğümüz ve “has ülkücü” deyimine layık bulduğumuz kişiler çok da fazla değildir. (Mesela bize göre, Hasan Çağlayan, Muhsin Yazıcıoğlu, Yaşar Yıldırım, Orhan Kavuncu, Abdurrahim Karakoç, Mehmet Ekici, Mahir Damatlar) Bu iki elin parmakları sayısını geçmeyen kişilerin tavrı adı geçen kişilere karşı bundan sonraki tavrımızın belirlenmesinde belirleyici olacaktır. Bu çağrıya olumlu bir cevap vermeyen bir BBP’nin varlık sebebi ortadan kalkacaktır. Bunun ülkücü kamuoyuna açıkça anlatılması farz-ı ayn’dır; yani her ülkücüye farzdır.

7- “Bütünleşme Grubu” diye kendisini lanse edenlerin sanki Ortadoğu gazetesinin yayın çizgisini belirliyormuş veya Ortadoğu gazetesi bu teklifin arkasında imiş imajı veren takdimini hoş karşılamadığımızın bilinmesini isteriz.

8- 18 Mayıs 1997 kongresinde yaşanan olayları Ardahan’dan Yalova’ya tüm ülkücü kamuoyu gereği gibi değerlendirmiştir. Bu değerlendirmenin ne kadar sağlıklı olduğu 6 Temmuz 1997 kongre sonuçları ile de açıkça görülecektir.

9- 18 Mayıs 1997 kongresinde ortaya konulan ülkücülerin MHP’nin oy oranını %20’lerden % 3’e indirdiği gibi moral bozucu iddialara metelik verilmemelidir. Bu çirkinliklerin “Kem söz sahibini bağlar” sözü mucibinde “kem tavırların sahipleri”ne ve “yönlendiricileri”ne manevi bir ok olarak geri döneceği anlaşılmıştır. Bu gerçeği hala anlayamayanlar ise herhalde 6 Temmuz 1997 kurultay günü anlayacaklardır. Mahut kongrede sergilenen çiğlik ve zorbalık MHP Hareketinin tarihi misyonuna denk bir safiyet ve nezahet kazanması için bir başlangıç olmuştur. Bu durumu davamıza Allah’ın bir lütfu olarak değerlendiriyoruz.

10- 1980 yıllarının zor günlerinde Töre ve Hamle dergilerinden MAYAŞ’dan, MÇP’den tanıdığımız Ali Güngör’ün ismini bile bazı isimler ile yan yana görmek istemiyoruz.

11- Bu deklarasyonumuzu ve kamuoyuna ulaşması için Ortadoğu gazetesinde yayınlanması arzumuzu “ülkücülüğümüzün bize yüklediği bir görev” ve aydın sorumluluğu ile demokratik bir tavır alma olarak ilan ediyor ve tüm ülkücü aydınları da aynı şekilde net olarak tavırlarını belirtmeğe davet ediyoruz.

12- Gönüllerimizdeki “ülkücü köz”ü korlandıran müstakbel “Genel Başkanımız” Dr. Devlet Bahçeli’ye mukaddes yürüyüşünde Allah’ın yar ve yardımcı olması niyazlarımızla… 24.6.1997

Ecz. Alper NUMANOĞLU (Eczacı – MHP Yalova Belediye Başkan Adayı)

Dr. Cengiz OKAR ( Diş Hekimi – MHP Yalova Eski İl Başkanı)

İnş. Müh. Mahmut RENKLER (MHP Yalova-Koruköy Belediye Bşk. Adayı)

Dr. Hayati BİCE  (Uzman Doktor- Yalova)

Dr. Şeref KARABIYIKOĞLU (Uzman Doktor – Yalova)

Ahmet Hamdi PAKSOY (Noter – Yalova)

Şaban TATAR (Avukat – Yalova )

***

2.MHP Kongresine Doğru-2: Ülkücüler, Para ve Güvenilmezlik Sorunu

-Ya da Ülkücü Harekette ‘Ekonomik Yetmezlik Sendromu’-
Önceki yazımda, çok özetleyerek Devlet Bahçeli’nin ilk kez MHP Genel Başkanı seçildiği 6 Temmuz 1997 Kongresi ve sonrasındaki gelişmelere değinmiştim. Konuyu bu kadar eski bir tarihten ele almak, ister istemez, sadece dokunup geçilmemesi gereken bir çok hususu ihmal etmek ile sonuçlanıyor. Bu nedenle kongre süreçlerinden geriye kalan bazı sahneleri ülkücü hafızaya emanet ederek hareketin siyasî yapılanmasının MHP olarak ortaya çıktığı dönemden bu yana çözemediği medya/finans denkleminden önümüzdeki aylar içinde gerçekleşecek MHP kongresinde etkili olması hedeflenen aday kampanyaları konusuna gelmek istiyorum.

MHP Genel Başkan adaylığı süreci şekillendiğinde, 2012 Ankara’sının bill-boardlarını süslemesi muhtemel “aday” resimlerini görünce yazacaklarım saklı kalmak kaydıyla bu yazımda, ülkücünün, ekonomi ile olan hep ilk devrede tuşla yenilmesiyle sonuçlanan güreşine 12 Eylül 1980 öncesinden bugüne uzanarak bir bakalım.

Ülkücü Ekonomi? O da Ne ?!…
İlk yayınlandıklarında okuma fırsatı bulamadığım ve Ülkücü Yazarlar Birliği websitesi arşivi oluşturulurken gördüğüm, haberiniz.com.tr sitesinin iki önemli yazarı, Şükrü Alnıaçık ve Kürşat Tecel imzasını taşıyan iki yazı, son yapılan genel seçimleri takiben, yazıldıkları psikoloji düşünüldüğünde dikkat çekecek kadar birbirine benziyordu.

Alnıaçık, hemen seçim sonrası kaleme aldığı “Ülkücü Proleterya” başlıklı yazısında seçim sırasındaki gözlemlerine dayanarak “Acaba MHP’ye gönül vermiş Milliyetçiler arasında da bir sınıf farkı mı oluştu?” “Ocaktan yetişen Anadolu çocukları ile kariyerini Ülkücü hareketin dışında tamamlamış Milliyetçi soylular ve ‘montaj prensler’ arasında bir sınıf farkı mı var?” kaygılarının belirdiğini söylüyordu. [1]

Tecel’e göre ise; “Sözüm Kapitalist Ülkücülere” başlığı altında Merkezden başlayarak uç teşkilatlar düzeyine kadar “sorunumuzun en büyüğünü ve diğer bütün sorunlarımızın kaynağını; genel bir kabul görmüş terim olarak  “Ülkücülükden Geçinenler” diye tanımlanan “Kapitalist Ülkücüler” oluşturuyordu. [2]

Kürşat Tecel, “durumumuzun neden ibaret olduğunu sorguladığı” yazısını bir çağrı ile noktalamıştı: “Değer üretenlerimizi, üretime katkı sunan herkesi kölesi gibi gören, “Kapitalist Ülkücüler”e karşı, idealist Ülkücülerin, söz söyleme zamanının geldiğine inanıyorum. Söyleyecek sözü olan varsa buyursun.”

Bu iki ‘ocaktan ülkücü’ yazarın hemen hemen aynı zihnî arkaplanı yansıtan bu iki yazı beni düşündürdü. Her iki yazı da, ülkücüler arasında ekonomik varsıllık noktasında oluşmağa başlayan bir ayrıma işaret ediyor ve ‘bir şekilde’ ekonomik güce ulaşan ülkücülere sitem içeriyordu. Bu iki yazıdan hareketle, ülkücü aydınlar arasında yaygın olduğunu bildiğim bu rahatsızlığın anlaşılmasının ülkücü hareketin yarınları için yararlı olduğuna inanıyorum.

Ülkücü hareketin, genel ekonomisinin basın/yayın organlarına yansıması da çok farklı değildir, diyebilirim. Ülkenin kamuoyuna yön vermek isteyen aksiyoner bir hareket olan ülkücü çizginin bugün de basın/yayın alanında dar kadrolu cemaatlerle bile kıyaslandığında yetersizliği üzüntü vericidir.
Günlük gazeteler, dergiler ve hele de görsel medya (TV/internet) alanlarında içinde bulunulan durumdan memnun olan bir tek ülkücü olduğunu sanmıyorum. Gündelik gazete tiraj raporlarına bakan her ülkücünün içini kanatan bir konu olarak, ülkücü eksende yayın yapma iddiasındaki gazetelerin içler acısı durumunu bu yazıyı okuyanlar arasında bilmeyen var mı acaba?

Ankara’da yayınlanan ülkücü basın/yayın organlarının, hemen hepsinin hangi şartlarda yayınlandığını, –yakınen- bildiğim için bu hükmümü verirken çok da zorlanmadığımı söylemeliyim. Üstelik bu durum, sadece gazete için değil, -halen de yayında olan- Töre, Türk Yurdu, Türk Edebiyatı dergileri gibi, millî çizgideki köklü, süreli yayın organları için dahi genelleştirilebilir.

“Onbin Kişiden Biner Lira” ya da “Fitrenizi Davâya Verin”
Ülkücü hareketin mesajına topluma ulaşması çabalarında hep önünü kesen bu önemli konunun güncel yönü olan MHP kongresi sürecinin sıcak ortamındaki taraftarlık/aleyhdarlık çerçevesine sıkışıp kalmaması için ülkücü hareketin tarihinden belgeli bir örnek üzerinden konuşmak isterim.

12 Eylül öncesi günlerde Ülkücülerin şahsî/ailevî maddî sorunlarını göz ardı ederek davâ için yaptıkları fedakârlıkları, MHP’nin kurum olarak bir türlü malî kaynak oluşturamadığını o günleri yaşamış olan her ülküdaş hatırlar. 12 Eylül MHP iddianamesinin içerdiği belgelere bu gözle bakınca karşılaştığım bazı bilgiler sorunun hareketin en merkezî yerinde nasıl algılandığını ortaya seriyordu. Önce 12 Eylül’den bugüne kadar devreden bu maddî soruna işaret edip yarınlara dair bir şeyler söylemek isterim.

MHP İddianamesinde “Yasal Kayıt Dışı Malî Örgütlenme” başlığı altında ülkücü hareketin mali kaynaklarının nasıl oluşturulduğu tanımlanarak suç olarak gösterilmiş ve bu konuda baskınlarda ele geçen belgeler suç delili olarak iddianameye sıralanmıştı. Bunların bazıları şöyle idi:

* MHP Genel Merkezi’nde yapılan aramada Alparslan Türkeş’in odasında bulunan ve yazı karşılaştırılması sonucu Acar Okan tarafından kaleme alındığı anlaşılan,  1976 yılı içinde “MHP’ye malî kaynak sağlamak üzere 10.000 kişiden 1.000.- Lira kampanyası” örgütlenmiştir.

* Taha Akyol’un kendi el yazısı ile yazılı ve imzalı 14 (ondört) kişinin adının yer aldığı 1000,-TL. teberru listesi” başlığını taşıyan belgeden 10.000 kişiden 1.000.- lira kampanyasına para topladığı anlaşılmaktadır.

* Ülkücü Gençlik Derneği gelir/gider cetvelinde; teberru adı altında elde edilen 1.126.000.- lirayı sağlayan kişiler arasında Namık Kemal Zeybek de sayılmakta ve zekât-fitre adıyla toplanan 857.000.- lira içerisinde de Zeybek’in katkısının bulunduğu yazılmış olup miktarı belirtilmemiştir. (Ek: 207)

Bugün gerek Taha Akyol, gerekse Namık Kemal Zeybek, MHP iddianamesinden bu kayıtları hatırlıyorlar mıdır; bilmem ama, o zamanlar ülkücü hareketin fikir alanında önemli isimleri olan Akyol ve Zeybek’in partinin malî sorunlarının aşılmasında fiilen görev aldıkları (“MHP için ‘para babaları’ndan yardım dilendikleri” demeğe dilim varmaz.) anlaşılmaktadır.[3]

12 Eylül sonrasında da, 1999 seçimlerinde MHP ciddî bir temsil ile TBMM’de yer alıp hazine yardımı imkânına kavuşana kadar, durum değişmeyecektir. 1980-1999 arasında, “ülkücü hareketin ekonomik düşkünlüğü”nü yansıtan ve insanın içini acıtan birçok sahne, pek çok ülkücünün hafızalarında canlı olarak durmaktadır.

Bugün Devlet Bahçeli liderliğindeki MHP’nin kurum kimliğini pekiştirerek, siyasî faaliyetlerini sürdürebilmek için “aydın ve önder isimleri”ne ona/buna el açtırıp fitre/zekât toplama noktasını çoktan aştığını memnuniyetle kaydetmek durumundayım. Ama, Türk toplumu -ve hattâ bütün Dünya Türklüğü- ile ilgili millî/evrensel iddiaları olan ülkücü hareketin,  genel çerçevede, hâlâ maddî finansman sorunlarını aşmış olduğunu söyleyemiyorum. Bunun tersini söylemek, bugünün Türkiye’sinde, az-çok olan/bitenden habersiz bir insan için ‘başını kuma gömmek’ anlamı taşır.

Bu “maddî yetmezlik psikolojisi” o kadar derinlere nüfuz etmiştir ki [4] , bugünkü genel merkez inşa edilirken, birçok kıdemli/samimi ülkücü, böylesi büyük bir binanın ısıtma ve aydınlatma giderlerinin; elektrik/su parasının bile ödenemeyeceği kaygısını dile getiriyordu. MHP Genel Merkezi’nin açılışında Devlet Bahçeli’nin, bazı isimleri bizzat ilgilendiren meydan okumayı da yazacağım. MHP’nin bugünkü genel merkezinin görkemli binasının inşaatı sürecinde, bilenlerin iyi bildiği bir çevreden yayılan “Balgat’taki koskoca bina nasıl yükseliyor haberiniz var mı?” siperinden yaptıkları taciz ateşine de değinirim meraklısı var ise…

Anonimleşen ‘Güvenilmezlik’ Sorunu Nasıl Aşılabilir?
1977 seçimleri öncesinde, MHP’ye seçim kampanyasını finanse edecek kaynak temini için “Onbin Kişiden Biner Lira” kampanyası örgütlemek kimin fikri idi bilmiyorum ama, bugüne de ışık tutan bir yönü vardır. Tek tek ülkücülerin malî durumu, bırakın TV/Medya grubu teşkili gibi büyük organizasyonları, aylık bir kültür dergisini, haftalık bir gazeteyi, eli yüzü düzgün bir internet portalini yaşatacak sağlıklı finansmanı temin edecek durumda değilse; “ortak bir kasa”  oluşturmaktan başkaca bir yol yoktur.

Peki, bu “ortak kasa” nasıl oluşturulacak, kime emanet edilecektir? İşte, işin bu noktasında bütün hatlar tıkanmakta ve zaten potansiyel olarak hep var olan, “güvenilmezlik sorunu”, son seçim öncesinde piyasaya sürülen ve içeriğini dünya-âlemin bildiği “kaset skandalları”ndan sonra,  devasa boyutlara ulaşan bir “güven krizi”ne evrilmiş olarak, hepimizin gözleri önündedir. Skandalın MHP’nin “resmî kasası”nın emanet edildiği isme kadar ulaşmış olmasını, olayın fuhuş ötesinde maddî çıkar ekseninde iğrenç noktalara bulaşmasını hiçbir ülkücü gözardı edemez.

Konuyu siyaset alanında top oynayan şahıslar bazından uzaklaştırmak ve daha serinkanlılıkla düşünülmesini sağlamak için kültürel alandan bir örnek ile devam edelim. Daha geçtiğimiz aylarda yeniden yayınlanması için sarfedilen emeği ve çabayı bildiğim bir dergimiz, -neredeyse üç ay- baskıya hazır halde, malî finansman sorunu nedeni ile bekledi. Bu  dergi için kendi çevresinde, görev yaptığı önemli bir üniversite şehrinde abone bulması için, yardımcı olup olamayacağını sorduğum bir meslekdaşımın bana verdiği yanıt, üzerinde çok düşünülmesi gereken bir ihtiyatı yansıtıyordu: “Kendi adıma hemen vereyim abone ücretini; ama hiç kimseden yıllık abonelik karşılığı para toplanmasına aracılık etmem; ya üç-beş sayı sonra dergi kepenkleri indirip çıkartanlar araziye uyacak  olursa?… İşin para boyutu önemli değil ama, bu yaştan sonra, kendilerinden para topladığım insanlardan laf işitmek istemem.”

Son iki seçimde MHP milletvekili adaya adayı olarak ülkücü geleneğe olan vefasını gösteren bu kadim arkadaşıma “Bu güvensizlikte haksızsın” diyemedim maalesef… Maddî sıkıntılar, belki bir gün aşılabilir ama, işte bu güven sorununu aşmak için çok ama çok gayret sarf edilmesi gerekecektir.
Hz. Rasulullah Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) daha risaleti öncesindeki “el-Emîn” (=güvenilir insan) sıfatına kadar gitmeden, hattâ Hacı Bektaş Velî’nin (k.s.) “eline-beline-diline sahip ol” tavsiyesini de hatırlatmadan, önceki yazımda işaret ettiğim üzere ‘ülkücü camia’nın şahs-ı manevîsinin arz ettiği kaliteyi yükseltmek gereği ile bu konunun da yakın bir ilişkisi vardır.

Ülkücü hareketin temiz/helâl finansmanı konusunun 2003 kongresine nasıl yansıdığını, -muhtemelen 2012 kongresine de nasıl yansıyacağını- somut bir örnekle anlatmayı –yazının ulaştığı hacmi dikkate alarak- bir sonraki yazıya bırakıyorum. Ancak gerek mesajları ile gerekse dedikodu üreterek yazdıklarımın etkisini sıfırlamaya yeltenenlere birkaç söz söylemek zorundayım.

“İslâm Ahlâk ve Fazileti” Sadece Yatak Odasında mı?
Yeri geldi mi tekrarlanan bir nakarat haline dönüşen “Bu dâvâ için toprağa düşen binlerce ülkü fidanı”ndan bahsedenler/bahsedecekler, “Biz Fatihlerin Yavuzların torunuyuz” nutku atanlar/atacaklar; kendilerine bedeli mukabilinde açılan köşelerden, “Yusuf İmamoğlu şehid edildiğinde yapılan otopside son 24 saatte bir lokma bile yememişolduğu”nun anlaşıldığını kan damlayan satırlara yazan(lar)/yazacaklar arasında yazdıklarımdan gocunanlar oldu ise, aynaya iyi baksınlar: Bir yerlerinde bir yara, midelerinde hazmedilmesi zor bir şaibeli lokma var mı acaba?!
2011 Milletvekili Seçimleri öncesinde yaşanan ve temelde İslâm Ahlâk ve Fazileti’nin ülkücü hareketin merkez kadrolarından bazı isimler tarafından, hoyratça çiğnendiğini gözler önüne seren olumsuz örnekler, binlerce hayırlı iş için yola çıkanları içine çekip yutan bir girdab oluşturmuştur. Bu girdabın 2011 seçim sonuçlarına nasıl yansıdığını hatırladığımızda şahsî/nefsanî zaafları ile koskoca bir ülkücü camiaya zarar verenlerin başkaca hiçbir günahı olmasa, bu güvensizlik ortamına yol açmaktaki vebalden iki cihanda yakalarını kurtaramazlar.

Davâcıyım…

Hayatlarının baharında yâr koynuna giremeden kara toprağa girenler nâmına…

Davâcıyım Ya Rabbî…

——————————————-

İletişim: http://www.hayatibice.net

 

[1] Şükrü Alnıaçık, “Ülkücü Proleterya” , 13.06.2011. http://ulkucuyazarlarbirligi.org/?p=270

[2] Kürşat Tecel, “Sözüm Kapitalist Ülkücülere”, 30.07.2011. http://ulkucuyazarlarbirligi.org/?p=40
[3] Taha Akyol ve Namık Kemal Zeybek’in 12 Eylül sonrasında ülkücü hareket ve MHP ile yollarını ayırmalarında bu türden “pek de sevimli olmayan” konulara muhatab olmalarının etkili olup olmadığı akla gelir.

[4] Bu psikolojiyi anlamak için, MHP Genel Merkezi’nin Ankara’daki Libya Caddesi’nde bulunduğu vakitler, Ankara’nın soğuk kışında kaloriferler yakılamadığı için elektrikli ısıtıcılarla ısıtılmağa çalışıldığı günleri hatırlamalıyız.

***

3. MHP Kongresine Doğru-3: “Bir Delegenin Oyu Kaç Paraya Mal Oldu?

Yazımın başlığındaki sorunun tek başına ele alındığında fazla anlamlı olmadığı bellidir. O nedenle hemen bu garip sorunun nereden çıktığını anlatmalıyım: 2003 yılında MHP Genel Başkanı’nı seçecek kongre sürecinde kongre sonuçları belli olduğunda yaşadığım fıkra gibi bir anı: 12 Ekim 2003 kongresinden hemen sonra MHP Genel başkanlığına aday olan üç adayın  (Devlet Bahçeli, Ramiz Ongun, Koray Aydın)  kurultay sonucu ellerine ulaşınca ne yapmış olabileceği konuşuluyordu. Adaylardan iyi hesap bilen birisinin bir yıldır karargâh olarak kullandığı bürodaki masası üzerinde bulunan Çin malı hesap makinesini önüne alıp kongre sürecinde harcadığı parayı kendisine oy veren delege sayısına bölerek“Vay anasını sattıklarım; her bir oy bana 5 milyara mal oldu…”diye hesap makinesini karşısındaki duvara fırlatmasının muhtemel olduğunu söyleyen arkadaş, hepimizi kahkahalara boğmuştu.

***
Söze 12 Ekim 2003 MHP kurultayından başlamışken yakından izlediğim o süreci biraz anlatayım. [1]  2002 yılı Haziran ayında Türk Dünyası ile ilişkilerden sorumlu Devlet Bakanlığı’nda geçici görevlendirme ile dönemin ilgili bakanı Dr. Reşat Doğru’ya danışmanlık görevime yeni başlamıştım.
Ecevit başkanlığındaki koalisyon hükümetinin verimsiz çalışma ortamının MHP’li bakanların elini kolunu bağladığı ve Başbakan Bülent Ecevit’in hastalık/ölüm spekülasyonlarının ayyuka çıktığı günlerdi.

Bu yüzden Başbakanlıktaki MHP’li üç devlet bakanının bürolarındaki arkadaşlar ile bir araya gelerek durum değerlendirmesi yapıp gelmesi kaçınılmaz olan seçim sandığında MHP’nin nasıl daha iyi bir sonuç alabileceği konusunda fikir alışverişinde bulunuyorduk. 7 Temmuz 2002 tarihinde Bursa’daki Kocayayla şenliklerinde basını yanına çağıran Devlet Bahçeli’nin ani bir karar ile erken seçim tarihini 3 Kasım 2002 olarak açıklaması Başbakanlık koridorlarına bomba gibi düşmüş; bütün bakanlar seçim telaşına düşmüşlerdi. İşte parça tesirli o bombanın şarapnelleri % 1 oy oranına düşen DSP’yi sandıkta mevtaya çevirirken MHP de ağır şekilde yaralanarak % 8,35 oranında aldığı oy ile baraj altında kalmıştı.

Seçim sonucu belli olup AKP’nin mutlak bir çoğunlukla iktidara geldiği kesinleşince insanımızın yanar/döner karakteri kendini göstermiş; başbakanlığın birçok bürokratı bakan atanması muhtemel isimleri tahmin etmeğe çalışarak bulabildikleri lokal/etnik köprülerle kendilerine kanca atabilme çabasına girmişlerdi ve bu çabaya girenler içerisinde -an itibarıyla MHP’de bulunmayan- MHP’li bakanların yakın çalışma arkadaşları, hatta bakanlık basın danışmanlıklarını aralarında paslaşan yakın akrabalar da vardı.

İşte tam bu sisli/puslu günlerde MHP’li bir bakanın in/cin top oynayan bürosunda sohbet eden birkaç çilekeş ülküdaşımın yanına uğradığımda derin bir tartışmanın içerisine daldıklarına tanık oldum. Konu son derece ciddi idi: Baraj altında kalan MHP’nin hali ne olacaktı?

“Bu iş parasız olmaz arkadaş!..”
‘Baraj altında kalan MHP’nin hali’ni tartışan arkadaşlar arasında ziyaretçi olduğu belli olan ve kallavi bıyığı ile dikkat çeken bir ülküdaş; sohbeti MHP’deki muhtemel ilk kongredeki Genel Başkan değişimine getirmişti ve çok iddialı şeyler söylüyordu: “Bu iş parasız olmaz arkadaş. Bizi 1999’da seçim bürosuna birisi gelse, bir çayı içince ikincisini içmeden gitsin diye gözünün içine bakardık adeta… Oysa “Beyefendi”, daha şimdiden iki büyük büroyu kurup organize etmiş; gelene pide, gidene kebap ısmarlanıyor. Bir yıl sonraki kongrede kesin genel başkan olacak… Siz de ona göre şimdiden kendinizi ayarlayın… Açıkta kalmayın.”

Odanın sahibi olan MHP’li devlet bakanlarından birisinin basın danışmanı olan dostuma, bu konuşan arkadaşın kim olduğunu sordum: MHP Davasında Ankara’nın Topraklık semti olaylarından yargılanmış ve 10 yıl kadar cezaevinde yattıktan sonra tahliye olmuş ülkücülerdendi. Davânın çilesini çekmiş bu arkadaşımız,particiliğin parasız yürütülemeyeceğini, MHP’nin Balgat’taki binasının dahi bitirilemeyeceğini, bitirilse bile elektrik/su faturasının ödenemeyeceğini hararetle anlatarak sonuçta MHP Genel Başkanı olacak kişinin “çok parası” olması gerektiğini savunuyordu.  Dayanamayıp müdahale ettim ve: “Aziz ülküdaşım, sen ki bu davanın gerçek çilekeşlerindensin. Nasıl bunu savunabiliyorsun? “Kanımızı aksa da zafer İslam’ın” diye Cebeci’den Tandoğan’a yürürken kaçımızın cebinde akşam bir lokantaya gidip mütevazı bir yemek ısmarlayacak parası vardı? Kusura bakma ama, halkın bir lafı var: Çok söz yalansız, çok para haramsız olmaz, diye… Haram para ile döndürülecek bir siyasi çarkın parçası olarak sürdürülecek bir siyasî mücadelede ben yokum ülküdaşım…” dedim.
Bu sözlerim üzerine o çilekeş ülküdaş da başını önüne eğerek sustu.

Belli ki, kendisi kendisini de, vicdanında ikna edememişti, “parasız MHP” ile siyaset yapılmasının imkânsızlığına… Aslında bizi “paralı Genel Başkan” fikrine hararetle ikna etmeğe çalışıyorken kendisini ikna etmeğe çalışıyordu.

Bir Tuğlası Olduğunu İddia Eden Varsa Muhasebeye Başvursun!..
Bu arada bir önceki yazımda işaret ettiğim; bugün herkesin “Nasıl yapsam da bir odasına kapağı atabilsem?” diye rüyaya yattığı muhteşem MHP Genel Merkez inşaatının nasıl bitirildiği konusu da ibretlik bir konudur. 3 Kasım 2002 seçimleri öncesinde partilere hazineden verilen yüklü meblağdan MHP hissesine düşen miktarın yaklaşık üçte biri; MHP lideri Bahçeli tarafından, Genel Merkez inşaatının tamamlanması için bloke edilmişti. Yukarıda bahsettiğim vakıanın yaşandığı devlet bakanlığı bürosunda; MHP’li bakanın seçim çalışması için kiralayıp giydirdiği minibüse harcadığı birbuçuk milyar TL (Bugünün rakamı 1.500 TL.) için ateş püskürerek: “Genel Başkan partinin trilyonlarını bina diye bloke ettirmiş, biz burada kampanya yapacağız diye kıvranıyoruz.” diye yana yakıla söylendiğine de tanık olunacaktı.  (Bu MHP’li Devlet Bakanı daha sonraki süreçte Bahçeli ile yollarını ayırdığı için 2002’den itibaren MHP idaresinden uzak düşmüştür.)

29 Mayıs 2004 günü MHP’nin muhteşem Genel Merkezi’nin açılış günü Dr. Devlet Bahçeli, kendi süflî hesaplarına “Balgat’taki dev inşaat nasıl yükseliyor biliyor musunuz?” söylemini fon müziği yapanlara şöyle haykırıyordu: “Burada bir hususu özellikle belirtmek istiyorum: Bu görkemli eserin inşaat masraflarının tamamı Partimizin hazineden aldığı devlet yardımından karşılanmıştır. Bu konuda hiçbir kurumun ve hiçbir şahsın maddi katkısı olmamıştır, böyle bir katkı da hiçbir şekilde istenmemiştir.

Şimdi burada açıkça söylüyorum: Eğer bir kimsenin şu veya bu şekilde tek bir lirası bu bina için harcanmış ise bugün çıksın ve söylesin. Derhal ödeyelim.

Ülkücüler Genel Merkez binalarını sadece ve sadece hazine yardımlarıyla yaptırmışlardır. Bunu büyük bir gönül huzuru ile ifade etmek isterim.” [2]

Görmek İşitmek Gibi Değildir!..
2003 MHP Kongresi ile son bir izlenim ile yazımı noktalamak isterim: MHP’nin Bülent Ecevit başbakanlığındaki hükümetteki performansı pek çok ülküdaşımızın evinde olduğu gibi, bizim evimizde de aile içerisinde sık sık tartışılmıştı.  İşte bu yüzden 12 Ekim 2003 kongresine eşimi de birlikte götürdüm. Protokol tribünün tam karşısında oturarak üç Genel Başkan adayının konuşmalarını dinlemek niyetinde idik.

Bahçeli’ye rakip olarak tam karşımızdaki platformda oturan diğer iki başkan adayının protokol tribünündeki yerlerine geçerken, Bahçeli’yi adetâ, yok sayarak kendi aralarında şakalaşıp yapay kahkahalarını patlatırlarken, -özellikle birisinin- MHP Genel Başkanı’na gösterdiği saygısızlık, her türlü terbiye tarifinin dışında idi.

Bu sahneyi tam cepheden bir film gibi izleyen evdeşim, Devlet Bahçeli’nin açılış konuşması bitince salondan çıkmamızı istedi. “Neden, diğer adayları da dinleyecektin?!” dediğimde… “Diğer adayları dinlemeğe gerek yok! Şu sahneyi gördükten sonra salonun ortasındaki binden fazla delegenin oylarının hepsi elimde olsa, bir tekini Devlet Bahçeli dışındaki birisine veremem. İşte o yüzden de, konuşmalarını dinlemek gereksiz.” yanıtını verdi.

“Değirmenin suyu nereden geliyor beyim?!…”
Kongre sürecinde MHP Genel başkanlığına adaylıklar deklare edildikten sonra kaçınılmaz olarak bazı akçalı konuların gündeme geleceği, -istesek de istemesek de- bazı adaylara “Nereden Buldun?” sorusunun gerek ülkücü camia, gerekse genel kamuoyu oluşturucular tarafından alenî olarak -veya maalesef çoğu defa arkalarından- sorulacağı kesindir. En azından 2003 MHP kongresi öncesinde, Ankara’da yaşayan ülküdaşlarımın hepsinin tanık olduğu gibi olduğu gibi, Ankara bulvarlarında sayısız bill-board “bir MHP Genel Başkan adayı” tarafından işgal edildiğinde -MHP’ye oy vermiş olsun olmasın- herkes soracaktır:“Değirmenin suyu nereden geliyor beyim?!…”

Bu satırları Devlet Bahçeli’nin genel başkanlığına destek, ya da bir başka adayın kampanyasına köstek olmak için yazmıyorum. Gün Sazak gibi gözü-gönlü tok ve cebi dolu bir bakanı DEV-SOL kurşunalrı ile şehid vermiş ülkücü kitlenin ‘zengine düşmanlık’ olarak algılamayacak kadar tecrübe birikimine sahip olduğunu bilerek yazıyorum.

Evet, ben de sıradan vatandaş gibi 2003 kurultayında Ankara bill-boardlarını “yakışıklı” resmi ile donatmış olan ve muhtemelen 2012 kurultayı öncesinde de yine donatacak olan adaya, “Değirmenin suyu nereden geliyor beyim?!…” diye sormasam da MHP Genel Başkanlığı’na aday her bir adaya “Evine götürdüğün rızkı nasıl ve nereden temin ediyorsun?” diye sorma hakkım olduğuna inanıyorum. Bu soruyu bugün veya yarın, her MHP kurultayında her bir Genel Başkan adayına sormaya, her ülkücünün hakkı olduğuna da inanıyorum. Bu hakkın 4 Kasım 2012 kongresinde oy kullanacak değerli ülküdaşım Gültekin Öztürk gibi “MHP delegesi” kartını taşımağa hak kazanmış ülkücüler için bir görev olduğunu da hatırlatmalıyım.[3]

“Bir hırsızın peşine mi takıldın, gidiyorsun?”
Ülkücülere bugün kadar yapılmadık saldırı kalmadı; ne katillikleri ne zorbalıkları ve ne de eşkıyalıkları bırakıldı, ama… Bugüne kadar ülkücü haysiyetini ayakta tutmuş ülkücü çilekeşler, cebinde çorba parası olmadığı için aç karnına çok dolaştılar ama… Ama bir tek ülkücü -elhamdülillah-, “Yaşına-başına ayıp; namazına, orucuna bakmadan bir hırsızın mı peşine takıldın, gidiyorsun?” sorusuna muhatab edil-e-medi.

Ülkücü hareketin, kendisini ülkücü sayan tek tek her bir insanın, bugün MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye, ülkücü hareketin genel merkezini ‘kara para tasallutu’ndan koruma hassasiyeti noktasında, -hiç değilse bu yönden- ödenmesi çok zor bir minnet borcu vardır.

Artık yarım asra yaklaşan şerefli bir mazisi olan MHP yapılanmasının ve daha ötesinde Türk milliyetçiliği fikir sisteminin taşıyamayacağı bir bagajı, kaynağı şaibeli yüzlerce parçalık bir tapu portföyü hiç olmadı. Geçtiğimiz günlerde, MHP’nin bu masumiyetini tehlikede gören ve dikkatimi çeken bir ülküdaş, “Yıllarca babama “Başbakanlık Kasasındaki Menderes’in Sarı Zarfı” savunması yapmaktan yoruldum.[4] Yine de ikna edemedim babamı, bu konuda anlatılanların bir iftiradan ibaret olduğuna… Artık takatım yok şunun/bunun bilmem kaç yüz dairesinin, paravan isimler üzerine kurulan fayans/seramik fabrikasının ve dahi bilinmeyen diğer maddî birikiminin izahatına yapmak için nefes tüketmeğe…” diyordu.

Ey MHP delegeleri,  siz ne dersiniz; sizin buna yetecek takatiniz; bilmem birisinin eşeğini dağdan nasıl aşırdığını anlatabilmek için yeterince nefesiniz var mı?…

Bu soruyu, özellikle MHP kongresinde oy kullanma ayrıcalığı olan her bir MHP delegesinin kendi vicdanında sorup vicdanının sesine göre oyunu belirlemesi farzdır. Her düzeyden mahkemelerde “delil yetersizliği”nden veya “zaman aşımı”ndan“aklanmış” olmanın halk vicdanında bir karşılığı olup olmadığını dileyen dilediği avukata, istediği hukuk bürosuna sorabilir.

MHP liderliğine talip olan herkes, ülkücü hareketi temsile soyunan her âdemoğlu bu altından kalkılamaz sorulara hiç bir ülkücüyü –hiç kimseyi değilse bu satırların yazarını- muhatab bırakmama hassasiyetini gözetmek zorundadır. Eğer bu hassasiyet dikkate alınmadan, “eline-beline-diline” mukayyed olmadan “MHP Genel Başkanlığı” gibi ülkücüler nezdinde kutsal bir makama sulananlar olacak ise, yurt düzeyinde MHP kitlesinden seçilerek Ankara’ya gelen delege gerekli işlemi yapacaktır. MHP partilerden herhangi bir parti olmadığı gibi; MHP delegesi de bazı delege ağalarının toptan fiyatına perakende alıp bol sıfırlı vadeli çeklerle pazarladığı bir insan güruhu değildir.

“Aksakal Öyküleri”
Zamanın insafsızlığı her alanda olduğu gibi ülkücü hafıza üzerinde de hükmünü icra ediyor. Ancak bugün birçok gazetenin internet arşivlerinden o günlerin haberlerinin okunabiliyor olması yazılanların gerçekliğinin test edilebilmesini mümkün kılıyor.[5]

15 yıl öncesinden başlayıp bugüne kadar süren bir süreç özetlendiğinde yazılanlar, bazı iyiniyetli ülküdaşlarımızı “Ne lüzumu var şimdi eski defterleri karıştırmanın?” duygusuna sürüklüyor. Genç ülküdaşlarımın bugün ortalıkta dolaşan söylentilere kulak asmaması için bu gerçeklerden haberdâr olmaları gerektiğini gördüğüm için bu anekdotları yazmak zorunda kaldım. (Keşke bu türden vakıaları çok daha yakından yaşamış olan Genel Merkez yetkilileri, günlük mesaileri sırasında tanık olduklarını/ bildiklerini kaleme alsalar ve ülkücü hareketin hafızasının derinleşmesi için tarihe not düşseler.)
Yeni nesil ülkücülerin bu türden, “aksakal öyküleri”ni dinlemekten pek de hoşlanmadıklarını biliyorum; ama ne yapalım, mecbur kalınıyor bazen: 2003 kongresinde MHP Genel Başkanı adaylarından birisinin bugün esâmisi okunmazken, diğeri aradan geçen dokuz yıldan sonra tekrar MHP Genel Başkan adayı olunca, susmak olmuyor…

Bakalım bu kongrede alınacak her bir delege oyu kime kaça mal olacak?

Sizi bilmem ama, doğrusu merak ediyorum ben de…

***

MERAKLISINA NOT: Bu yazı Koray Aydın 1 Eylül 2012 günü MHP Genel Başkanlığı’na adaylığını resmen açıklamadan önce yazılmıştır.
——————————————-

İletişim: http://www.hayatibice.net

[1] 12 Ekim 2003 MHP Kurultayında 1.142 delegenin oy kullandığı seçimde, geçerli sayılan 1.127 oyun 688’ni alan Devlet Bahçeli, ilk turda genel başkan seçildi. Ramiz Ongun 300, Koray Aydın 137 oyda kaldı. 6 Temmuz 1997 tarihinde MHP Genel Başkanı görevine ilk kez seçilen Devlet Bahçeli, 5 Kasım 2000, 12 Ekim 2003, 19 Kasım 2006 ve 8 Kasım 2009 tarihlerindeki MHP Kurultaylarında tekrar MHP Genel Başkanı seçilmiştir. 3 adaylı, 12 Ekim 2003 MHP Kurultayının ayrıntıları için bkz: “MHP, Bahçeli ile ‘devam’ dedi”,13.10.2003, http://www.milliyet.com.tr/2003/10/13/siyaset/siy02.html

[2] Bahçeli’nin 29 Mayıs 2004 tarihli MHP Genel Merkez Açılışı konuşması için bakınız:http://www.mhp.org.tr/htmldocs/genel_baskan/konusma/158/index.html
[3] 4 Kasım 2012 MHP Kurultayı’na Aydın il delegesi olarak katılma hakkı kazanan Gültekin Öztürk’ün bu yazıyı yazarken okuduğum “MHP Yönetimine Adaylara ve Yönetenlere” başlıklı yazılarındaki değerli tesbitlerini tüm ülküdaşlarımın ve özellikle de tüm MHP delegelerinin dikkatle okumalarını tavsiye ederim.
http://haberiniz.com.tr/yazilar/koseyazisi61542-MHP_Yonetimine_Adaylara_ve_Yonetenlere_2.html

[4] Bu konu son olarak Celal Bayar’ın torunu Emine Naskali Gürsoy tarafından hazırlanan bir kitap ile gündeme taşındı. Alpaslan Türkeş’in hatıralarını anlattığı Hulusi Turgut’un kaleme aldığı ‘Türkeş’in Anıları-Şahinlerin Dansı’ kitabının “Örtülü Ödenek” Hesabı konusuna ayrılmış olup 27 Mayıs 1960 ihtilali sonrasında başbakanlık kasalarından çıkan para/mücevharat/kıymetli evrak dökümü tek tek sıralanarak bütün iftiralar boşa çıkarılmıştır. Hulusi Turgut, Şahinlerin Dansı, Alparslan Türkeş’in Anıları, ABC Yayınları, Anılar Dizisi No.2, İstanbul, Ekim 1995, s. 157-174.

[5] Şahsen geçmişte yaşanmış olaylarını ayrıntılarını tesbiti için Milliyet gazetesinin 3 Mayıs 1950 ile 30 Haziran 2004 tarihleri arasında yayımlanmış Milliyet gazetelerini içeren arşivi, 54 yıllık internet arşivi çok işime yarıyor. Sizlere de tavsiye ederim:  http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/

***

4. Sorular, Sorunlar, Soruşturmalar…

-Okur Sorularına Yanıtlar-

“MHP Kongresine Doğru” konulu son üç yazım ile ilgili onlarca mesaj ve yüzlerce soru ile başbaşa kalacağımı bilsem ilk yazımda konu ile ilgili sorusu olan okurlara cevap verme vaadinde bulunmazdım. Aslında bu türden güncel siyasi çekişmelere taraf olmak asla tercihim değildir. MHP Genel Merkezi adına konuşma yetkisi olan yetkililer; yakasında MHP rozeti ile TBMM çatısı altında dolaşmış/dolaşan yüzlerce/onlarca isim sütre gerisine çekilmiş dururken, bu konuda yazıp olur olmaz tepkileri toplamamın üzerime vazife olmayan bir iş olduğu da ortadadır. Muhtemel ki, bu yazımda verdiğim yanıtlar kimi okurları tatmin de etmeyecektir.

Sorulan sorulardan bir kısmının konunun açıklığa kavuşturulmasından ziyade, vereceğim yanıta göre şahsım hakkında bir hüküm verme için kullanılmak üzere yöneltildiğini de anlıyorum.  Yine de ilk yazımda, kendimi bağladığım için, özellikle ortak sorulardan başlayarak mümkün olduğunca, bir yazının sınırlarını gözeterek önceki üç yazım ile iletilen soruları yanıtlamağa çalışayım.

Bu arada -özellikle facebook ortamından- iletilen mesajlarda terbiye sınırlarını oldukça zorlayan mesajları okurla doğrudan görebildiği için onları kendi seviyelerinde bırakıp geçiyorum. Bu mesajların toplamı,“ülkücü kitlenin toplam kalitesi” ya da “ülkücülerin şahs-ı manevisinin nefs-i emmare düzeyi”hakkında okkalı bir yazı yazmamı gerektiriyor; bakalım fırsat bulabilecek miyim?

İlginç Bir Tavsiye ve “Taşralı Doktor”a Ağır Gelen Sorular

Gelen mesajlarda çok ilginç olanlar da var. Kimisi Maide suresinin 54. âyetini hatırlatırken, Hucûrat Suresinin 12. âyetini okumamı isteyenler de var. Trabzon’dan yazan -ve yaşça da büyüğüm olduğunu özellikle belirten- bir ülküdaşımız, onlarca soruyu sıraladığı mesajında  “önce abdest al, ardından tevbe et” tavsiyesinde bulunuyor ve son yazımda ima edildiğini iddia ettiği aday Genel Başkan seçilirse, bir sonraki seçimde MHP’ye oy vereceğim konusunda “namus ve şeref” üzerine yemin etmemi talep ediyor.

MHP Genel Merkezi’nin 15 yıllık icraatını, tümüyle Genel Başkanlık makamına fatura edenlerin bu onbeş yıl içerisinden cımbızla çektikleri konularda yanıt istediği soruların önemli bir kısmına yanıt vermek gerçekten de zordur.

Sorular, MHP’nin DSP ile koalisyonu daha kurulmadan Rahşan Ecevit’in sergilediği aşağılayıcı tavırdan tutun; koalisyon bakanlıkları dağıtılırken neden bir ideoloji partisi olan MHP için önemli olduğu tartışılmaz olan Millî Eğitim, İçişleri, Kültür, Adalet, Dışişleri gibi ülkücü hareketin tarihi boyunca önem verdiği bakanlıklardan hiçbirisinin MHP’ye verilmeyişinin sorgulanmasına kadar uzanıyor.
Aslında DSP koalisyonunda bakanlık paylaşımından önce Bahçeli’ye fatura -ve sonra da bana soru- çıkartanların bu konuyu asıl, koalisyon hükümeti bakanlıklarının paylaşımında MHP adına konuşan Koray Aydın’a sorması ve Bayındırlık Bakanlığı konusundaki ısrarı sorgulaması gerekirken, dış kapının mandalı durumundaki bir “taşralı doktor’dan hesap sorulması ülkücü tabandan gelen soruların ne kadar ayağı yere basmayan değerlendirmeler olduğunun bir kanıtı da sayılabilir.

Talihsiz Anasol-M koalisyon pazarlığını yürüten üç kişilik heyetteki isimlerden (Hüsamettin Özkan, Koray Aydın ve Cumhur Ersümer) ikisinin pazarlığını yaparak getirildikleri bakanlıklardaki (Bayındırlık ile Enerji ve Tabii Kaynaklar) icraatlar nedeniyle yolsuzluk suçlaması ile Yüce Divan’da yargılanacak olmaları nasıl bir tesadüftür?!.

“Sen Kime Hırsız Diyorsun?”
Son yazımda bazılarının sinir uçlarına en fazla dokunan konunun “Bir hırsızın peşine mi takıldın, gidiyorsun?”  sorusu olduğu anlaşılıyor. Okuduğunu anlayabilecek kadar zekâsı olan herhangi bir ilkokul mezunu o paragrafı iki kere okusa, bu sorunun bugün değil yarın –en geç 2014’deki mahalli seçimlerde- seçim sandığı ortaya geldiğinde seçim kampanyası sırasında MHP listesinin en başında “Yüce Divan’da yargılanmış ve ancak oybirliği ile beraat etmiş” bir isim yer alınca sorulmasının mukadder olduğuna iaşret edildiğini anlayacaktır. Bu soruyu bugünkü MHP Genel Başkanlığı yarışı ile ilişkilendirenlere şaşmak mı lazım; yoksa aslında bu sorunun şimdiden ülkücü kitlenin beyninin bir köşesine saplanan kıymık gibi çalışmağa başladığını mı anlamalıyız.? Takdir sizlerin.

Bugüne kadar Yüce Divan önüne “sanık” sıfatı ile çıkartılmış ilk isim olan eski Bayındırlık Bakanı ile halefi olan “MHP’li sonraki Bakan” arasında bazı akçalı konularda kıyas yapan ve MHP Genel Başkan Adaylığı kumpanyasının bir unsuru olarak, birkaç aydır Yeniçağ gazetesinde Devlet Bahçeli’yi hedefe koyarak üst üste yazı yazmağa başlayan “yazar” ile ilgili bazı özel konuları ileten ülküdaşlarım, “sıcak”  duygu ve düşüncelerini gazetedeki köşesinde yayınlanan e-mail ile kendisine doğrudan iletebilirler. Aynı yazarın önceki yazımın altına, (anlaşıldığı kadarıyla yazımı tam olarak okumadan) yazdığı yorumdaki provokatif üslubun tuzağına, ‘Kutlu Töre’ hatırına düşmeden -güya onore ettiği- MHP delegesi hakkındaki kanaatimi önceki yazımdan alarak -iyi görmesi için renklendirerek- aynen kopyalıyorum:

MHP partilerden herhangi bir parti olmadığı gibi; MHP delegesi de bazı delege ağalarının toptan fiyatına perakende alıp bol sıfırlı vadeli çeklerle pazarladığı bir insan güruhu değildir.
***
Konu benim için öylesine can sıkıcı bir tablo arz ediyor ki, MHP Genel Başkan Adaylığını açıklayan bir isim olan Koray Aydın Yüce Divan’a sevkedilirken, TBMM’de yapılan görüşmelerin tutanaklarını bile buraya getirmek istemiyorum. Koray Aydın’ın adaylık toplantısının cazgırı olarak, avurdunu şişire şişire konuşan eski bir MHP milletvekilinin, tam tamına 11 yıl önce, TBMM’nin 29.11.2001 Perşembe günkü 28. Birleşiminde ilgili bakanı Yüce Divan’a gönderme teşebbüsünün ilk aşamasında yapılan TBMM görüşmelerindeki mahcub savunmasını da meraklısına tavsiye ederim.

4 Kasım 2012 günü MHP Genel Başkanlığı’na delege kimi seçer bilmiyorum; ancak şunu adım gibi biliyorum ki, Yüce Divan’da yargılana kişi, olur da MHP başına gelebilirse TBMM görüşmelerinde aleyhinde konuşan AKP’li Başbakan yardımcısı Bülent Arınç, Genel Başkan yardımcısı Hüseyin Çelik ve eski bakan Mehmet Ali Şahin ile CHP parti sözcüsü Halûk Koç ve CHP Grup Başkanvekili Muharrem İnce gibi isimlerin ağzını bağlasanız başka yerleriyle bağıracaklardır: “MHP başındaki adamın yapıp ettikleri” diye…[1]

Bu siyaset ustası isimlerin TBMM kayıtlarında erişilebilir haldeki acı ve insafsız sözlerini unutmuş olduklarını mı sanıyorsunuz? Son yazımda belirttiğim gibi eskiden sümenaltı edilebilmesi, gözlerden kaçırılabilmesi mümkün olan birçok şey gibi TBMM tutanakları da internet sayesinde bugün sadece bir “tık” ötenizdedir. Özellikle MHP delegesi ülküdaşlarım, TBMM tutanaklarına bir bakın, bana inanamıyorsanız. “Tehlikenin farkında mısınız?”

Bu arada bazı ülküdaşlarım da, Bahçeli savunması adına, ilgili eski bakanın şirket ilişkileri, babası/oğulları adına açılmış şirketlerin basına yansımış faaliyetleri ile bazı haberler ilettiler. Google Hazretleri’ne başvurupSeramik+Deprem+Rüzgarlı+Yolsuzluk diye yapılacak bir arama ile bu haberlerin büyük bir kısmına ulaşılabilmektedir.[2] (“Ne yapsak, bu  Google denen nesneyi kaça satın alırız?” diye bir soran birisi mi var orada?!…)

Bu ilginç ve hepsi de yolsuzluktan söz eden akçalı haberleri, facebook’un “üst düzey yorumcu”su“karasakal” cevval ülkücüleri görmese bile, -Allah daha çok versin- fabrikatör mahdumların babası “üç hilâl” bandralı MHP gemisinin dümenine geçerse; seçim meydanlarında MHP aleyhinde ‘bangır bangır’bağıracakların göreceğinden ve yedi düvelde afişe edeceklerinden, şu meşhur bill-board korsanlarının dört bir köşeyi bu iddialarla süsleyeceklerinden de eminim. 2010’daki Anayasa değişikliğine şehid ülküdaşımız Muhsin Yazıcıoğlu’nu alet etmekten bile çekinmeyen ve “Yaşasaydı anayasa değişikliğine “Evet” derdi” afişleri asanlardan her şey beklenir.

O gün, Türk milletinin önünde bu bangır bangır bağıracakların; mahdumlarına “gemicik” ya da “anahtar teslimi futbol takımı” armağan eden isimler olmasının ne önemi olacak? Türk milleti önüne çıkıp şöyle mi diyecek ülkücüler: “Onlar da hırsız ama… Biz vatanseveriz. Vatana ucuza satmayız… vs. ”

Bu konuda yazdıklarım/yazacaklarım için trilyonluk tazminat davaları gibi hukukî yaptırımlar ile beni tehdit edenlere ise sadece şunu hatırlatmak isterim. Görevim nedeniyle AKP iktidarının en tepe isimleri ile bağlantılı çevrelerin, şahsıma yönelik hukukî terörünü karşılıklı tazminat davaları çerçevesinde yaşarken şunu öğrendim: Bir kişi ile ilgili olarak tazminat davası açıldığında ilk yapılacak işlem tarafların maddî durumlarının tesbitidir. Buyurun bakalım; kimin malı kimin çenesini yoracak? Kimin (bir ülkücü bürokratın ifade ettiği rakam ile) 423 (yazı ile dörtyüzyirmi üç) adet Çankaya/Birlik tapusu varmış; kimin dedesi kimin oğlu olan torununa trilyonluk banka hesapları “armağan” etmiş, söylentilerin ötesinde belgeli olarak anlarız.

Ülkücü Basının Tirajları ve TV Konusu
“Ülkücü Ekonomi” konulu ikinci yazım ile ilgili olarak Yeniçağ ve Ortadoğu gazetelerinin tirajları üzerinden yöneltilen soruların hiçbirisinin muhatabı değilim. Sadece şunu belirtmeliyim ki, Yeniçağ gazetesinin isim babasının kendileri olduğunu söyleyen MHP lideri Devlet Bahçeli bizzat belirtmiştir ki, -Allah taksiratını affedip makamını cennet eylesin- Behiç Kılıç’ın ilgili gazetenin genel yayın yönetimine getirilmesi ile bu gazete üzerinde operasyonel bir değişim yapılarak MHP ekseninden kaydırılmıştır.
(Bu operasyon ile MHP’nin ülkücü çizgiden ayrılıp nasıl bir eksene oturtulmak istendiğini meraklısı internette erişilebilir olan “Ergenekon Davası” iddianamesinden okuyabilir.)  Bugün bile bu gazetede yazmağa devam eden bazı isimler ile geçmişte Yeniçağ’da köşe verilmiş bazı isimlerin derin bağlantılarına tecrübeli ülkücülerin dikkatini çekerim.

Ortadoğu gazetesi ile uydudan yayında olan Bengütürk TV yayınlarından, bu yayın organlarının tepe noktalarındaki isimlerden rahatsızlık duyan ülkücülerin şikâyetlerini yazılı ve somut örneklere dayalı olarak ilgili ve yetkililere iletmelerini tavsiye etmekten başkaca yapabileceğim bir şey yok.

Ülkücü Hareket’in görsel medya alanında yetersizliğinin giderilmesi konusunda birebir yaşadığım bazı süreçler nedeniyle, yazacaklarımı saklı tutarak bu konudaki sorular hakkındaki ayrıntılı görüşlerimi müstakil bir yazıya bırakarak geçiyorum.

MHP Genel Başkanlığı Adayları ve Bazı İsimler Hakkında

Gelen sorulardan büyük bir kısmı ise gündemin önemli maddesi olan Genel Başkanlık adaylıkları ile ilgili. Şahsen tanımadığım ancak İstanbul Hukuk yıllarından yakın arkadaşı olan dostlarım sayesinde -özellikle İslâmi hassasiyet ve tasavvuf ile ilgisi konusunda hakkında olumlu görüşler yansıtılan- Ahmet Çakaryanında, aynı sıralarını paylaştığımız Ankara Tıp Fakültesi yıllarından bugüne, ülküdaşlıktan öteye “ağabeyim” olan Dr.Mesut Türker’in adaylıkları konusunda henüz bir şey söyleyebilecek durumda olmadığım için yazmadım. Asla kendilerini yok sayıyor değilim. Dr. Mesut Türker’in bir diğer aday ile aynı salonda adaylık açıklamasını yaptığı halde –meselâ bazı ülküdaşlarımın referans gösterdiği Yeniçağ’da -ve yaygın basında- kayda değer bir haber/yorum görmediğimi -özellikle “Genel Başkanlık sürecindeki tarafgirlikler” adına- kaydederek geçiyorum.

Genel Başkanlık adayı olduklarını sadece ülkücü internet haber sitelerinden okuduğum Yusuf Ziya İrbeçile İsmail Hakkı Küpçü hakkında da olumlu/olumsuz bir kanaat edinebilecek bilgi sahibi olmadığımı söylemeliyim.

Kongre süreci ile ilgili ilk yazımda tam metnini verdiğim 15 yıl önceki deklerasyonumuzda ismini özellikle vurguladığımız Ali Güngör ile ilgili sorulara da muhatab oldum. Güngör’ün bugünkü MHP yönetimi ile arasındaki uyuşmazlığın nasıl başlayıp nasıl geliştiği, anılarını kaleme aldığı “Benim Kavgam” kitabında[3] ayrıntılı olarak mevcuttur. Ankara Kitap Fuarı’nda yüzyüze görüştüğüm Ali Güngör’ün adıma imzaladığı bu önemli kitabını, ülkücü hareketin 1980’li ve 1990’lı yıllardaki seyri hakkında konuşmak/yazmak isteyen herkesin ve en başta da bütün ülkücü okur/yazarların mutlaka ve mutlaka okumaları gerektiğini dostlarıma ilettiğim gibi haberiniz.com.tr okurlarına da tavsiye ederim. Ülkücü hareket hakkında bir söz edeceklerin bu kadarcık bir zahmete katlanamıyorlarsa Devlet Bahçeli/Ali Güngör isimlerini ağızlarına almağa hakları yoktur.

Milletvekili aday listelerine tepeden inme monte edilen (bir kısmı 1997 deklerasyonumuzda verilmiş olanlara benzer)  “ithal isimler”e rağbetin, 2007 seçimlerinde Yüksek Seçim Kurulu’na, MHP aday listeleri iletilirken ilgili –genel başkan yardımcısı düzeyinde- yöneticilerce çevrilen dolapların hesabını sormak her ülkücünün hakkıdır; ama, bu konuda bir mağdur olarak benim söyleyebileceklerim hem bildiklerimle sınırlı olacaktır; hem de konuyu şahsileştirerek, istemediğim şekilde anlaşılmasına yol açacaktır. Bu nedenle bu konuda söz etmememin mazur görülmesini isterim.

2002 erken seçim kararının nasıl verildiği, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçildiği süreçte MHP’nin tavrı ve son olarak Kerkük’de kılınma kararı verilen Bayram Namazı konusunun nasıl planlandığı konularında, ancak herhangi bir ülkücü kadar bilgi sahibi olabildiğim için genel değerlendirmeler dışında derinlemesine bir yorum yapabilmem mümkün değildir.

Bu yazı yazılmadan hemen önce (4 Eylül 2012 akşamı) Fatih Altaylı’nın “Teketek” programına konuk edilen (ve anladığım kadarı ile daha pek çok program yapacak olan) Koray Aydın’ın söyledikleri hakkında fikrimi soranlara sürecin biraz daha gelişmesini ve tablonun bütün genel başkan adayları ortaya çıkarak netleşmesinden sonra da, bir türlü İ’la-yı Kelimetullah diyemediği için yazılı metindeki doğru ifadeyi “ilahi kelimetullah” diye okuyanlar konusundan başlayarak yazacaklarım olduğunu belirtmekle yetiniyorum.

Cuma Namazı Fitnesi’nin Yıkıcı Tesiri
Gelen mesajlar arasında beni en üzenler, benim gibi “Allah-Kitab bilen bir isim”in Genel Merkez’deki “zina çarşafı”na dolananları, ikinci kattaki makam odasında otururken 1. Alt zemindeki mesciddeki Cuma namazına katılmayan birisini nasıl savunabildiği şeklinde -ve cahilâne ama- tamamen iyi niyetle kaleme alındığından emin olduklarım oldu.

MHP Genel Merkezi’nde -tepeden tırnağa- namazsız-abdestsiz bir kadronun oturduğu iftirası daha ülkücüler arasına salınan bir fitne haline gelmeden bir cemaat çevresinin, bu konudaki kara propaganda faaliyetini, yazılı olarak Dr. Devlet Bahçeli’ye 2005 yılında arz etmiş olmama rağmen; bu konudaki iftiraları boşa çıkartmak çok kolayken gerekeni yapmayanların hesabının, hâlâ bana sorulabiliyor olmasından muzdaribim; bu konuda gereğinin yapılmasını hem ilgilisine hem de zamanın Başkanlık Divanı üyelerinden ilahiyat profesörü bir isme ilettiğim için müsterih olmama rağmen.
Yazılı basında bilebildiğim kadarı ile -şimdilerde Aydınlık’ta yazmakta olan- Sebahattin Önkibar tarafından kaleme alınan ve son olarak Yeniçağ gazetesinde Koray Aydın kampanyasının 2003’deki versiyonunun da parçası olan bir başka yazar tarafından, avukat olduğu iddia edilen bir Antalya delegesi ağzından nakil ile üzülerek okudum. Ani Harabeleri’ndeki metruk camiide, Devlet Bahçeli’nin katılımı ile kılınan Cuma namazı görüntülerinin MHP websitesi arşivinde duruyor olmasının, halkı bırakın, maalesef fısıltı gazetesinin iftiralarına takılıp giden ülkücü kitleyi etkilemesinin önlenmesine yetmediği ortadadır.

Bir makale hacmini çoktan aşmış olan bu yazımda, Ahmet Çakar, Mesut Türker, Koray Aydın gibi MHP Genel Başkanı adaylarından birisinden yana taraf olmak gibi bir hedefim olmadığı ortadadır. Benim gönlümdeki MHP Genel Başkanı adayının hangi nitelikleri sahip olması gerektiğini de belki daha sonra yazmam gerekecek.

MHP Yöneticilerinin Ahlâkî Standardı Ne Olmalı?
Aynı şekilde bazı mesajlarda, neden hiç temas etmediğim sorulan  “Farklı Ülkücüler” yapımı ahlâksız filmlere figüran olanlar hakkında konuşmayı da, ülkücülük terbiyem ile bağdaştıramıyorum. Bu, elbette, ülkücü hareketin tarihinde görülmemiş bir ayıbı arşivlerde kayıt altına aldıranlara, en ufak bir müsamahaile baktığım anlamına gelmez. Zira, biliyorum ki, bırakın fiilen zinayı, zinaya yaklaşmak dahi haramdır ve TCK’nda suç olmaktan AKP hükûmeti tarafından çıkarılsa da, İslâm hukukunda zinanın cezası bellidir.

MHP Genel Başkanı adayının hangi nitelikleri sahip olması gereken niteliklerden birisini önceki yazımda“evine helal lokma götürmek” olarak açıklamıştım. 2011 seçimlerinde MHP’yi seçim sandığına gömmek üzere servis edilen pornografik görüntüler şunu da vurgulamamı zorunlu hale getiriyor: MHP Genel Başkanlığı’na aday olacak kişinin “cinsel hayatı” ile ilgili, ailevî ilişkilerinin mahrem konularında toz kadar bir hatası;  en ufak bir şaibesi de olmamalıdır.

Peki bu ahlâkî standard nasıl sağlanır ve daha da önemlisi nasıl kontrol edilir? Daha doğrusu, MHP Genel Başkanlığı’na aday olacak birisinin cinsel anlamda, genel ahlâka aykırı ve gayrımeşru bir ilişkisi olup olmadığını taraflardan birisi itiraf etmedikçe tesbit etmek mümkün müdür? Bu sorular doğrusunu söylemek gerekirse önemlidir. Ulusal konulardaki hassasiyeti iyi bilinen CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın maruz kaldığı ve kendisini siyasî etkinlik yönünden sıfırlayan tuzak, konunun ülkenin kaderi yönünden önemini ortaya sermiştir. Türkiye’nin ve Türk varlığının siyaset planındaki en önemli güvencesi olan MHP’nin tepe noktasındaki bir kişinin şahsî zaaf veya kusuru nedeniyle maruz kalacağı şantajı göğüsleyebilmek mümkün değildir.

MHP liderliğine aday olacak herhangi bir ismin ahlâkî vasıflar yönünden arz edebileceği hatanın örtbas edilmesi için hiçbir sünnete riayet etmeyen birisi hakkında, -bir adaylık açıklaması yapılırken bile en basitinden bir sünnet olan suyu sağ el ile içmek sünneti defalarca çiğneniyorsa- “çok eşlilik” gibi bir sünnetten filan bahsedilmesi sadece komik olacaktır.

Bu noktada, MHP’de genel merkez yönetimine talib olan her bir kişiden, her milletvekili adayından ülkücü hareketin geleneğindeki “İslâm ahlâk ve faziletine bağlılık taahhüdü” alınmasının faydalı olacağına inanıyorum. Bu taahhüdü ihlâlin yaptırımı da ilgili tüzüklere konularak yaptırıma bağlanmalı ve 2011 seçimleri öncesinde tanık olduğumuz üzere bu konuda kusuru olanların siyasetten tasfiyesi, sadece ilgilinin insiyatifine bırakılmamalıdır.

“İmam Hatip mezunu Başbakan”  siyaset arenasında var olduğu sürece MHP yönetimine talib olan herkes kendi şahsî ilişkisi ne olursa olsun toplumun dinî ve ahlâkî hassasiyetlerini gözeterek hareket etme zorundadır. Bugün, dinî meşrebinin ne olduğunu herkesin bildiği CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Ramazan’da, dinî kimliği ile tanınan bazı isimlere iftar sofrası açmak zorunda kalması bile, konunun önümüzdeki süreçlerde de güncelliğini koruyacağının işaretidir. Bu nedenle MHP lideri olmağa adaylığını açıklayan herkesin İslâmî hassasiyetlerin günlük hayatına yansıması açısından önce ülkücüler ve sonra da toplum tarafından sorgulanacağı bilinmelidir.

Allah’ın Dediği Olacak!…
Bu yazımı noktalarken yazılarımdaki ana fikri sütunlarına taşıyarak MHP tabanına ulaşmasında katkıda bulunan Ortadoğu yazarı ülküdaşlarıma[4], ayrıca mesaj ve yorumları ile değerli görüşlerini ayrıntılı olarak ileten Vehbi Sarı, Tahsin Yılmaz, Fatih Düzgün, Turgut Albaş başta olmak üzere bütün okurlara da teşekkür ederim. Mainheim’dan yazan Tahsin Yılmaz’ın seviyeli mesajlarında dile getirdiği 1997 tarihli deklerasyonumuzdaki tesbitlerin dikkate alınıp alınmadığı ile ilgili sorusunun cevabı maalesef olumsuzdur; bunun MHP için nasıl sonuçları olduğu da bugün açıkça ortadadır.

Metehan Çağrı’nın şahsında genç ülküdaşlarıma ise şu İslâmî kuralı hatırlatmak istiyorum: Aslını, mahiyetini “tam olarak” bilmediğiniz hiçbir olayın “kesin inançlı taraftar”ı olmayın; kapalı kapılar ardında hangi pazarlıkların içerisinde olduğunu bilmediğiniz, gizli/açık hesablarını bilemediğiniz hiç kimseye “amansız bir şekilde” dost/düşman olmayın. Sonra çok pişman olursunuz; bir zamanlar Ramiz Ongun için düzenlenen kampanyanın bir parçası olan profesör/doçent ünvanlı, ülkücü büyüklerimiz/büyükleriniz gibi… Adaylardan birisi için taraf olduğunuzu belirtmek istiyorsanız, en azından şu yazının altındaki linklerde yer alan TBMM tutanak sayfalarına, Anayasa Mahkemesi’nin Yüce Divan olarak verdiği kararın [5] hiç değilse “Haksız Mal Edinme” başlığı altındaki satırlara, sonra da ailenizdeki, çevrenizdeki ülkücü büyüklerinizin ahvâline alıcı gözle, şöyle bir bakın…

Son olarak, imanımın gereği olarak tekrarlamak isterim ki; Allah’ın dediği oldu-oluyor ve olacak; MHP’de de, her yerde de; 2003’de de, 2012’de de, dün de bugün de, her zaman da…

Allah’ın dediği oldu-oluyor ve olacak!…
——————————————-
İletişim: http://www.hayatibice.net
[1] Koray Aydın’ın  Yüce Divan’a sevki  ile ilgili TBMM görüşmeleri: T.B.M.M.Tutanak Dergisi
Cilt : 37, 38. Birleşim, 6 Ocak 2004, http://www.tbmm.gov.tr/tutanak/donem22/yil2/bas/b038m.htm

[2] İlk sırada çıkan sonuç için bkz: http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=12925

[3] Ali Güngör, Benim Kavgam, Türk Kardeşlik Merkezi Yayını; Ankara-2012.

[4] Şükrü Alnıaçık ve Neval Kavcar’ın ilgili yazıları için bkz.
http://www.ortadogugazetesi.net/makale.php?makale=bir-kucucuk-mutlu-zekat&id=11485
http://www.ortadogugazetesi.net/makale.php?makale=ulkucunun-sirtindan-menfaat-yetmedi-mi&id=11483

[5] Koray Aydın ile ilgili Yüce Divan Kararı, Esas Sayısı: 2004/4, Karar Sayısı:2007/2, Karar Günü: 5.10.2007, http://www.anayasa.gov.tr/images/loaded/pdf_dosyalari/k2007-2.pdf

 

 

Bir Cevap Yazın