Dîvân-ı Hikmet

Divan-ı Hikmet kitabında neredeyse bin yıldır Türk’ün gönül gözünü ışıtan bir ışık saklıdır. Bu ışığın huzmeleri her bir hikmetin satırları arasından süzülerek ruh dünyamızı aydınlatmaya uzun bir zulmet devrinden sonra bütün Türk yurtlarında yeniden başlamıştır. More »

Yesevî Atadan Öyküler

Tarihimizin en büyük isimlerinden biri olan Ahmed Yesevî’nin hikâyeleri yüzyıllar boyunca dilden dile dolaştı. Yüzyıllar önce yaşayan çocuklar bu hikâyelerle büyüdüler, büyükler bu hikâyelerle büyülendiler. Eskiden gönüllerimiz nasıl Ahmed Yesevî ile hayat bulduysa, şimdi de Yesevî’nin hayat dolu nefesi içimizi ısıtacak. More »

Türk Yurtları Üzerine Notlar

Bu kitaptaki yazıların yazılma sürecinde etkin politik-kültürel aktörler olarak yazılarıma konu olmuş -ve bir kısmı ile tanışma şerefine nail olduğum- bazı Türk önderleri, yeryüzündeki fanî hayatlarını tamamlayıp Allah’ın engin rahmetine ve sonsuzluğa tevdi edildiler. Bu çerçevede Azad Bek Kerimî, Ebulfeyz Elçibey, Sadık Ahmed, Rauf Denktaş ve Türk yurtları edebiyatının aşılmaz görünen yüce ismi Cengiz Aytmatov’u rahmetle anmak isterim. More »

İşaret Taşları

Türk yurtlarının ruh dünyasını aydınlatan kutlu kaynaktan birkaç rengi yansıtmak niyetimle yola çıkıyorum. Bu yol boyunca konaklayacağımız her bir ribatta, dergâhta, hankâhda, bir nebze soluklanarak -İnşaallah- “güzel bir yürüyüş“ eyleyeceğiz… Yesi’den, Buhara’dan, Semerkand’dan, Kaşgar’dan güzel kokular taşıyan esintiler getirmeye çalışacağız takatimiz yettiğince… More »

Kafkasyadan Anadoluya Göçler

Geçtiğimiz yüzyılın başlarında Kafkasya’dan Anadolu’ya doğru gerçekleşen ve günümüz Türkiyesi’nin dini, etnik ve kültürel yapısında bile tesirleri süren göçler hakkında çok fazla şey bilinmemektedir. Bu kitap, göç olayını hikaye eden bir eser olmayıp bu ‘muazzam vakıa’nın oluşumunda rol oynayan ve arka planı teşkil eden gerçeklere ışık tutmaya çalışması ile, alanında Türkiye’de yayınlanan ilk eserdir. More »

Pîr-i Türkistan HOCA AHMED YESEVÎ

Hoca Ahmed Yesevi biyografisi ve Divan-ı Hikmet hakkında kitabiyat bilgileri. Dr. Hayati Bice\'nin Yesevilik Araştırmaları *** Bu kitapta Pîr-i Türkistan’ın hayatı, etkileri ve “Hikmet” adı verilen şiirlerinden seçmeler sunulmaktadır. Eserde yer alan “Yesevîlik Âdâbı” bölümü ise Ahmed Yesevî’nin kurucusu olduğu tasavvuf yolunun uygulamalarının günümüz insanına ulaşmasını sağlamıştır. More »

 

‘Sentez’den Türk-İslâm Ülküsü’ne…

‘Sentez’den Türk-İslâm Ülküsü’ne…

-Türk-İslâm Sentezi’nin Tezi Ne ve Antitezi Nedir ?-

Dr. Hayati BİCE

Sıcak gündem bambaşka mecralarda seyrederken, kökü 100 yıl öncesine kadar giden teorik meseleler üzerinde düşünmek ve bu konuda kalem oynatmak pek ‘heyecanlı’ bir uğraş sayılmaz. Ancak, başladığım bir konuyu yarıda bırakmak gibi bir âdetim olmadığı için, gündemi izlemekle yetinerek Türk/İslâm Ülküsü’ne giden yolun duraklarında gezinmeye -ve okurları gezindirmeğe- devam edeceğim.

Bu yazı serisine devam ederken haberdâr olduğum iki konu, entellektüel bir yaklaşım ile bakıldığında aslında ne kadar verimli bir alan ile karşı karşıya olunduğunun kanıtı oldu. Yüzyıl öncesinin Türkçü/İslâmcı “İslâm mecmuası” ile Namık Kemal’in “Türkçe’nin fethedici gücü” hakkındaki tesbitleri üzerine oturulup bir tez yazılsa yeridir. Bu iki, çok önemli konudaki değerlendirmelerimi –inşaallah- daha sonra ayrıntılı olarak okurlarımla paylaşmak istiyorum. Bu yazımda Türk Milliyetçiliği’nin fikir tarihinde bir dönem kullanılmış olan “Türk-İslâm Sentezi” konusunu ve “sentez”in “ülkü”ye evrimleşme sürecindeki isimleri ve katkılarını ele alacağım.

Tez, Anti-tez ve Sentez
“Tez” denilmişken S. Ahmed Arvasî’nin Türk-İslâm Sentezi tanımı yerine Türk-İslâm Ülküsü kavramını ikâme etmek isterken dayandığı argümanı kısaca hatırlatmak isterim.

Marksist felsefenin özellikle, üzerinde durduğu diyalektik yaklaşım orta öğretim kitablarına kadar giren genel kültür konularından birisi haline gelmiş olup temelde tez, anti-tez ve sentez aşamalarını içerir. Diyalektik yaklaşımın ilk unsuru olan genel kabul gören bir fikir Tez olarak tanımlanır. Genel kabule dayanan tez fikrine karşı ileri sürülen ve ilk fikrin içeriğine olumsuz olarak yaklaşan -ve hatta çoğu zaman tam ters olan- ikinci iddiaya Anti-Tez denir. Tez ve Anti-Tez bu şekilde tanımlandıktan sonra her ikisinin de yanlış yönlerinin ortaya konulup çarpıştırılması ile ortaya çıkartılan “yeni üst fikir” Sentez olarak adlandırılır.Sentezin, tez ve anti-tez yanlışlarından arındırıldığı için daha sağlam ve daha üst düzeyde bilinç oluşturan bir fikir olduğu kabul edilir.Ortaya çıkan sentez, her ikisinden de eserler taşımakla beraber ne tam olarak tezi ne de anti-tezi içerir.

Ancak bu sentez de bir süre sonra tez olarak ele alınıp anti-tez’i üretilir; yepyeni bir senteze varılır. Bu şekilde her aşamada, her sentezle daha üst düzeyde oluşan tezler, anti-tezler silsilesinin oluşturduğu karşıtlık mücadelesi ve uyumlulaştırma birlikteliğini inceleyen ve sürecin yasalarını ortaya çıkaran düşünce bilimi ise “diyalektik” olarak adlandırılır. [1]

S. Ahmed Arvasî’ye göre, ‘Sentez’, bir birine zıt unsurlar içeren tez ile anti-tez arasında söz konusu olacağına göre, “Türk-İslâm Sentezi” önermesi  “din (İslâm) ile milliyetin (Türk), zıt değerler içerdiğini kabul etmek anlamına gelir. Bunun ise ne kadar hatalı olacağına işaret edip, neden yanlış olduğunu tarihten örneklerle izah eden Arvasî, Türk-İslâm Sentezi tanımına da bu gerekçeyle karşı çıkar. [2]

Türk-İslâm Sentezi: Dernekçilikten Partileşmeye Adı Konulmamış Bir Ortaklık

Türk-İslâm Sentezi adı konulmasa bile en az yüzyıllık bir mazisi olan bir kavramdır. Mesela “vatan” şairi Namık Kemal hem İslâmcılığın kurucu babası olarak ümmetçi gibi görülür; ama, Türkçe’nin tüm Osmanlılara zorunlu olarak öğretilmesini, hatta bu sayede de mesela bazı Balkan müslümanlarının yerel dillerinin “bütün bütün” unutturulmasını Osmanlı’nın bekası açısından zaruri görmesi ile kolayca, aşırı bir Türkçülük taraftarı olarak değerlendirilebilir. Türk ile İslâm’ı uyumlulaştırma çabası sadece Namık Kemal ile sınırlı değildir. Ziya Gökalp ve hattâ Nihal Atsız’ın eserlerinde de aynı eğilimin yansımaları bulunabilir. Çok tipik bir örnek, Atsız’ın İslâmcılığı bir politika olarak bizatihi uygulayan Abdülhamid’i Osmanlı’yı otuzüç yıl yaşattığı için övmesidir. Cumhuriyet devrinde, ırkçı Türkçülerin bir kısmı hariç, bütün milliyetçilerin böyle bir sentezin, daha doğrusu tarihte zaten gerçekleşmiş olan Türk-İslâm Sentezi anlayışını koruma peşinde oldukları söylenebilir.

Çok Partili Siyasi hayat’ın başladığı 1950’den sonra, sayıları hızla artan milliyetçi eğilimli dernekler, sağda çok ciddi bir hareketliliğe ve milliyetçiler arasında birlik arayışlarına yol açacaktır. Böyle bir arayışın İslâm’ı ikinci plana iten resmî ideoloji ve ırkçılık sınırında duran Türkçülük eğilimine sahip olanları endişeye düşüren bir İslâmîleşmeyi beraberinde getirmesi kaçınılmazdı. Önceleri  “Türk milletinin iki dayanağı” olarak dil ile birlikte yer verilen dine -ve toplumdaki dinî görünümlere- neredeyse doğrudan cephe alan, resmî genelgelerle, yayınlarda İslâm’dan söz edilmesini yasaklayan, bu dönemde İslâm hakkında dindar kesimleri son derece rahatsız eden saygısız ifadeler kullanılıyordu. İnönü CHP’sinin belirlediği resmî ideolojiye paralel duran bazı Türkçüler, sadece Arablara ve Arabça’ya değil, “Arab dini” olarak gördükleri İslâm’a da düşmanlık hisleriyle doluydular; daha da şaşırtıcısı, aynı düşüncelerle, dilde tasfiyeciliği savunuyorlardı. Türk ve İslâm’ı birleştirme çabasındaki eğilimler, bu tarzda “dine lakayd” ve hattâ bazılarının dilinde “dinsiz” bir Türkçülüğe Anadolu’dan yükselen şiddetli bir tepkiyi ifade eder. Bu türden aşırılıkların törpülenerek Türk Milliyetçilerinin bir an önce birleşmesi yolundaki talepler, İslâmî entellektüellerin yoğunlaştığı merkez olma vasfını koruyan İstanbul’da karşılığını buldu ve “Milliyetçiler Birliği” federasyonunu oluşturan milliyetçi dernekler, 1 Nisan 1951 tarihinde, tek çatı altında toplanma kararına vararak Türk Milliyetçiler Derneği’ni kurdular. [3]

“Türk-İslâm Sentezi” fikri, Milliyetçiler Derneği, Fetih Cemiyeti, Muallimler Birliği, Aydınlar Ocağı, Türkiye Milli Kültür Vakfı, Türk Edebiyatı Vakfı gibi, birbirleriyle yakın ilişkileri bulunan milliyetçi dernek ve vakıflar etrafında, oluşmuş kolektif bir ürün olarak görülebilir. Birçok kaynaktan beslenip çeşitli kanallardan akarak bir havuzda toplanan İslâmcı, Türkçü ve Vatansever akımların bir bileşkesi ve İslâm’ı sosyopolitik alandan kovarak Türklükten ayırmaya çalışan resmî ideolojiyi restore etmeye yönelik, resmî ideolojiden çok sola karşı oluşmuş bir fikir olan Türk İslâm Sentezi’nin sadece bu isimle 1970’lerde yayınlanmış bir kitabın yazarı olan İbrahim Kafesoğlu’na bağlanması doğru değildir. “Türk İslâm Sentezi” isimli kitabını yayınlayan Kafesoğlu’nun yaptığı, adı konulmamış bir oluşumu kitap kapağına taşıması idi.

Siyaset Sahnesinde ‘Sentez’ Günleri
Türk-İslâm Sentezi arayışı, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nin (CKMP) 1969 yılı Şubatı’nda Adana’da yapılan kongresine de damgasını vuracak, partinin adı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) olarak değiştirilirken “üç hilal” de amblem olarak kabul edilir. İslâm’ın sembolü olan hilâl, “üç hilâl” olarak Osmanlı tarihini ve medeniyetini temsil ediyordu ve bu, gamalı haça benzetilmiş üç hilâli savunanlara karşı kazanılmış kesin bir zaferdi. Ancak Türkçülüğün sembolü haline gelen bozkurt da ihmal edilmemiş, aynı kongrede, parti gençlik kolları için “hilâlin kucakladığı bozkurt” amblemi benimsenmişti. Artık, “Türklük gurur ve şuuru, İslâm ahlâk ve fazileti” gibi, Türklükle İslâm’ın birbirinden ayrılmazlığını ifade eden sloganlar revaçta olacaktı.

“Başbuğ Türkeş”, MHP lideri olarak meydanlara çıkıp, halkla yakın temasa geçtikten sonra, “kuru bir Türkçülük” ile siyaset arenasında başarılı olmanın imkânsızlığını fark eder ve tabandan gelen talepler doğrultusunda ister istemez daha muhafazakâr bir söylem geliştirmeye başlar. 1969 kongresinden sonra, Türkeş’in yanında kalan az sayıdaki silah arkadaşından, muhafazakâr kimlikleriyle tanınan Ahmet Er, 27 Mayıs Darbesi’nden sonra gözaltına alınan Peyami Safa’yı, General Faruk Güventürk’le Orhan Erkanlı’nın elinden kurtaran subaydır.  Dündar Taşer ise üç hilâlin kabul edilmesinde önemli rol oynayarak “Osmanlı’ya dönüş”ü sağlayan, özellikle tarih yorumlarıyla çevresini etkilemiş, entelektüel kimliği asker kimliğinden daha baskın, karizmatik bir şahsiyettir.[4]

Tohumları ellili yıllardan sonra mesela Peyami Safa, Osman Turan, Mümtaz Turhan, Nurettin Topçu ve Necip Fazıl gibi isimlerin çalışmaları ile ekilen, 60’lardan itibaren siyasî partiler ve gençlik örgütlerinde boy veren, Türk İslâm Sentezi’nin 80’li yıllarda ise resmî politikaları, etkilemenin ötesinde, belirlediği iddia edilecektir. [5]

Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi, Alp-Erenler ve Nîzam-ı Âlem

CKMP’nin MHP’ye dönüştüğü yıl (1969) yayımlanan Prof. Dr. Osman Turan’ın (1914- 1978) Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi milliyetçilerin tarihe ve Türk-İslâm medeniyetine bakışında önemli bir değişime yol açacaktır.  Kitabın yazarı, büyük bir tarihçi -özellikle Selçuklu tarihinde dünya çapında bir uzman-, güçlü bir fikir adamı ve politik tavra sahip seçkin bir aydın olan Prof. Dr. Osman Turan,  Bozkurt gibi bazı Türkçü mecmualarda imzasına rastlanan bir ilim ve siyaset adamıydı. Türk tarihine bütüncü ve pragmatik bir metotla yaklaşıyor, Türkçü-Turancı görüşle İslâmcı ve muhafazakâr görüşlerin bir sentezine ulaşmaya çalışıyordu. Siyasetten çekilerek ilmi çalışmalarına hız verdiği 1969 yılında, üniversiteye dönemediği için Turan Neşriyat Yurdu adını verdiği bir yayınevi kurarak kendi kitaplarını yayımlamaya başlamıştı. Yayınevinin amblemi Türk ve İslâm mefkûrelerinin en eski ve mukaddes emaneti” olan “hilâl” ve hilâl içinde “Oğuz Han’dan beri bütün Türk kağanlarının hâkimiyet işareti” olarak ok ve yay olarak tasarlanmıştı. [6]

MHP’nin, 1970’lerin sonunda organize edilen Eğitimciler kadrosunun kılavuz kitaplarından birisi olarak belirlenen, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi’ni okuyan ülkücüler  ‘başka milletlere hayat hakkı tanımamak’ şeklinde anlaşılabilecek saldırgan bir milliyetçiliğin yanlış olduğunu, Türk tarihini kaynak olarak kullanacak bir milliyetçiliğin insanî boyutlar taşıması gerektiğini fark ettiler.Osman Turan’ın eserini okuyan ülkücü genç, misyonunun birden dünya çapında genişlediğini görüyordu. Yetmişlerin başlarında, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi’nde önemle üzerinde durulan “Nizâm-ı Âlem” kavramı, o günlerden itibaren ülkücü literatürde dikkati çekecek bir biçimde yer almaya başlamıştır. Artık “nizâm-ı âlemi tesis”, yani dünyaya nizam vermek Türklüğün, dolayısıyla ülkücü gençliğin tarihi misyonuydu.

MHP’nin Eğitimciler kadrosunun teşkili ile aynı yıllarda,  ülkücü gençliği hedef alan yaygın bir eğitim programına hazırlanan ülkücü merkezden dalga dalga yayılarak, Türk-İslâm Sentezi’nin başka bir ifadesi olan “alp-eren” kavramının da yaygınlık kazandığı ve ülkücü ailelerin çocuklarına Alp-Eren adını vermeye başladıkları görülür. Bu söylemin benimsenmesinde Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda önemli rol oynayan kolonizatör derviş-gaziler, özellikle Yesevi dervişlerinin etkisi önplana çıkartılır. Bu gelişmelerin çarpıcı sonucu olarak, ülkücüler artık, sadece hayalî Ötüken kırlarında değil, “İ’lâ-yı Kelimetullah” için Orhun’dan Tuna’ya bütün bir Türk-Osmanlı coğrafyasında at koşturmaya başlayacaklardı.

Necip Fazıl Kısakürek ve “Büyük Doğu”
Sistematik bir düşünür olarak değerlendirilmesi zor olan, ancak söylemleri ve eylemleri ile Türk sağının düşünce dünyasının belirlenmesinde büyük etkisi olan şair Necip Fazıl Kısakürek (1905-1983), ve “Büyük Doğu” dergisi ile oluşturduğu ‘ekolün mirası’nın, İslâmlaşmaya moral teşvikinin ülkücüler üzerindeki etkisi de dikkate alınmalıdır. Necip Fazıl, ülkücü tabanın İslâmlaşma arayışı içinde ilk elde başvurduğu kaynaklardan birisi oldu. Necip Fazıl’ın 1977’de MHP’ye açık destek vermesi, ülkücü gençlerin eserleriyle daha kolayca ve endişesizce buluşmasını sağladı. Türkiye’yi İslâm’ın dirilişin merkezi ve mukadder öncüsü olarak gören anlayışı da, ideolojik olarak kendisiyle özdeşleşilmesinde pay sahibi oldu.

Necip Fazıl Kısakürek literatürü, ülkücüler için fikrî ve ideolojik destekten çok daha öncelikli olarak, ülkücü harekete, rekabette olduğu diğer İslâmî gruplara karşı, İslâmi söylem adına moral takviye sunmasıyla önemliydi. Necip Fazıl’ın coşkulu, ateşli polemikler içeren üslubu, ülkücü tabanda algılanmasını kolaylaştırdı. “İman ile aksiyon”un bağdaşmasını savunan militan söylemi, ülkücü tabanın dünyasında çok rahat yerleşmesini sağladı. [7]

Akgün ve Çalış’a göre, “Necip Fazıl, hem İslâmcı, hem de Türkçü kamp arasında dolaşırken İslâm derken bundan öz olarak “Türklerin dini olarak İslâm”ı kastediyordu. Bu yazarlar, antisemitizm, antikomünizm ve masonlara karşı olmak gibi Türk sağının geleneğinde hükmü verilip cezası kesilmiş konular yanında Necip Fazıl’ın “İdeolocya Örgüsü”nde ortaya koyduğu toplum ve devlet modeli ise herhalde dinî olmaktan ziyade nasyonal sosyalist ilkelerle daha fazla uyum içinde olduğunu değerlendirmişlerdir. [8]

Erol Güngör: Daha fazla “İslâm’ın İçinden Konuşmak”
Prof. Erol Güngör (1938-1983), ülkücü tabanda belki daha az popüler, fakat özellikle kadrolar düzeyinde etkili bir kaynaktı. Erol Güngör, 70’lerde tam anlamıyla partizan bir ideolog olmamakla birlikte, MHP’ye yakın olmuştu. “Genel sağ” siyaset ile de bağlantılı bir akademisyendi. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Türk ile İslâm’ı uzlaştırma hareketlerini değerlendiren Erol Güngör’e göre, “Dine mesafeli duran milliyetçi liderler kendilerine genç kitleler oluşturamamış, dinden uzak bir milliyetçilik istemeyen gençler kendilerine milliyetçi liderler bulmuşlardır. Bu da milliyetçi hareketin ve ülkücü hareketteki İslâmcılık arayışlarının şahıslara bağlı değil, köklü bir sosyal hareket olduğunun bir kanıtıdır.

Erol Güngör, resmi ideolojiye ve bürokrasiye karşı daha eleştirel tutumuyla bu ortalamadan biraz farklılaşır. Batılılaşma karşıtı söyleminde anti-elit etmenler ve muhafazakâr bir “halkçılık” havası görülür. Sosyoloji alanındaki bilgi birikiminin zenginliğiyle öne çıkan Erol Güngör’ün İslâmlaşma sürecindeki ülkücü taban nezdinde kazandığı saygınlıkta, görece zengin düşünce dünyasının payı vardır. 1970’lerdeki yazılarında, resmi ideolojinin kısmen MHP tarafından da kullanılan düşünce mirasını, bu arada Türkçü-Turancı uçlaşmaları, Türklük ve İslâmiyet’in bağdaştırılması gereğini belirten bir yaklaşımla eleştirmiş olması, uyandırdığı ilginin esasını açıklar. Erol Güngör, İslâm’ın İslâm öncesi Türk kültürüyle nasıl kolay uyuştuğunu ve dinin Türk milli kültürünün oluşumundaki rolünü vurgularken Türk-İslâm Sentezi ideologlarına yaklaşır; “İslâm’ın Türklere cihanşümul bir vazife yüklediğini” saptarken, ülkücü hareketin “nizam-ı âlem ülküsü” şiarıyla bağdaşır. 1980’lerin başında çıkan ve çok baskı yapan “İslâm’ın Bugünkü Meseleleri” ve “İslâm Tasavvufunun Meseleleri” kitaplarında daha fazla “İslâm’ın içinden” konuşması, dinî konulara hassas ülkücü kesimdeki etkinliğini arttırır. [9]

Sonuç olarak denebilir ki, Erol Güngör, İslâm’a daha içeriden bakan bir tavra sahip bir milliyetçi olarak, Türk millî kimliğinde İslâm’ı öne çıkarırken Türk milliyetçiliğinin içeriğini de modernist bir İslâmcılıkla kaynaştırmaya çalışmıştır.[10] Ana hatları çizilen bu tutum, ülkücü hareketin, milliyetçiliği “Batı kültürü-İslâm kültürü” karşıtlığı temelinde, İslâmi temelde yeniden tanımlama çabasıyla bağdaştığından etkisinin bugün de, eserleri üzerinden sürdüğü söylenebilir.

_________________________________________

İletişim: http://www.hayatibice.net

[1] Komünizm teorisinin babaları olan Alman düşünürleri Karl Marx ve Frederich Engels, Kant ve Hegel’in düşüncelerinden yola çıkarak diyalektiğin evrenin, toplum ve düşünceyi de kapsayan tüm alanlarında geçerli en genel yasası olduğu iddiasıyla “diyalektik materyalizm” öğretisini oluşturmuşlardır. 18. yüzyılda Immanuel Kant, diyalektiği, bilimin ilkelerinin çelişkili yönleri bulunduğunu gösteren çıkarımlarda anarken, 19. yüzyılda G. W. F. Hegel, diyalektiğe, aklileştirme yöntemi olmasından öte, bambaşka bir anlam yükler. Hegel’e göre tüm mantık ve dünya tarihi, çelişkileri aşarken çözülmesi gereken yeni çelişkiler doğuran diyalektik bir yol izler. Hegel’le birlikte, düşünce ile varlığın tez-antitez-sentez aşamalarından geçerek gelişmesi; Marks’la birlikteyse bu “gelişme”nin yasası ile soruşturulma yöntemi “diyalektik” tir. Marks ve Engels’e göre bu süreç neredeyse sonsuza kadar devam edip durur ve tarihî süreç bu şekilde sürekli ilerleyerek daha üst düzeylerde bilince evrilir. A. Güçlü, E.Uzun; S. Uzun; Ü. H. Yoksal, Felsefe Sözlüğü, Bilim ve Sanat Yayınları.

[2] S. Ahmed Arvasî’nin Türk-İslâm Ülküsü yaklaşımını sonraki yazımda ayrıntılarıyla ele alacağım. Ülkücü tabandaki İslâmlaşma yönelişinin, temel ideolojik öncüllerini sistemleştirerek sunarak belirleyici bir rol oynayan Arvasî’nin “Sentez” kavramına karşı hangi düşüncelerle karşı çıktığını görmek için bkz: “Türk-İslâm Ülküsü”, Cild:1, s.8, Burak Yay., İstanbul, 1989.

[3] Beşir Ayvazoğlu, Tanrıdağ’dan Hira Dağı’na Uzun İnce Yollar, Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce-4, Milliyetçilik,  İletişim Yayınları, 2002, İstanbul, s.569.

[4] O yıllarda milliyetçi aydınların sık sık toplandıkları Marmara Kıraathanesi’ndeki sohbetleri, daha sonra Ziya Nur’un Dündar Taşer’in Büyük Türkiyesi (1974) adlı bir kitabına konu olacaktır. Osmanlı hakkında Taşer’den pek farklı düşünmeyen ve milliyetçi aydınların ufuklarının genişlemesinde çok büyük emeği olan Erol Güngör de Türk Kültürü ve Milliyetçilik (1975) adlı kitabının “Bir Kültür Bir insan” başlıklı bölümünde Taşer’in fikirlerini tahlil etmiştir.

[5] Birol  Akgün-Şaban  H.  Çalış, Tanrı Dağı Kadar Türk, Hira Dağı Kadar Müslüman, Türk Milliyetçiliğinin Terkibinde İslâmcı Doz, Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce-4, Milliyetçilik,  İletişim Yayınları, 2002, İstanbul, s. 595.

[6] Beşir Ayvazoğlu, agm., s.575.

[7] Tanıl Bora, Kemal Can, Devlet, Ocak, Dergâh -12 Eylülden 1990’lara Ülkücü Hareket- İletişim Yay. Araştırma-İnceleme Dizisi, (6.baskı)  İstanbul, 2000, s.297.

[8] Akgün- Çalış, a.g.m., s.596.

[9] Tanıl-Can, a.g.e., s.298.

[10] Murat Yılmaz, Erol Güngör, İslâmcılık, Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce, Cilt:6, İletişim Yayınları,2. Baskı, 2005, İstanbul s. 422-435.

 

Bir Cevap Yazın