Türk Yurtları Neresidir? Türk’ün Atası Kimdir?

-Yolumuzun Taşlarını Kendimiz Döşeyeceğiz-

Dr. Hayati BİCE

Haberiniz.com.tr sitemizde yazdığım yazılar, genelde Türk milliyetçilerinin, özelde ülkücülerin duygu ve düşüncelerini analiz etmekte önemli bir veri kaynağı oluşturuyor. Yazılara yazılan yorumlar yanında gönderilen özel mesajlar da yazılan/çizilenlerin boşa gitmediğini, su üzerine yazı yazılmadığını kanıtlıyor. Bu çerçevede son yıllardaki genetik araştırmaları ile ortaya çıkan ve yavaş yavaş uzmanlarının araştırma dosyalarından çıkarılıp kamuoyuna sunulmaya başlanan sonuçlara işaret eden iki yazım da çok yankı buldu. [1] Bu sırada yaptırdığı DNA analizinden yola çıkarak bir makale formatında düzenleyip gönderen Murat Mirza’nın yazısını içeren yazı da epeyce yankılandı. [2]

Murat Mirza’nın yazısı ile ilgili tepkilerin önemli bir kısmı, ülkemizde Türk varlığının inkâr edildiği gibi yanlış bir önermeyi yansıtıyordu; konuyu Murat Mirza’nın -ve hattâ mesajını yansıttığım için benim- aile köklerini sorgulama ötesinde aşağılayan birkaç mesajı ise gülümseyerek okudum.[3]

Tam da bu sırada Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü’nün Genom Araştırması’nın sonuçları, “Boğaziçi Üniversitesi Türkiye Genom Araştırması: Genomiks Çağında Kişisel Tanı ve Tedavilere İlk Adım” başlıklı çalıştayda açıklanınca işin arkasında ne gibi kasıtlar olabileceği gündeme geldi, oturdu. Zihnini komplo teorilerine ayarlamış olanlar, yazılarımın yayın tarihleri ile son bir-iki ayda bu konuda ortaya çıkan gelişmelere bakarak, beni de komplo teorisinin bir yerine kolayca monte edebilirler. (Allah’tan henüz böyle birisine rastlamadım.)

Boğaziçi Üniversitesi, Türkiye Genom Araştırması konusunda Türk basınının duayen isimlerinden Mehmet Barlas’ın yazdığı yazı, konunun sadece Murat Mirza’nın ilgi alanında olmadığını gösteriyordu.[4] Barlas, “Orta Asya’dan değil Afrika’dan gelmişiz” başlığı altına biraz ironik bir eda ile şunları yazmıştı:  “Birkaç yıl önce ikisi de doktor olan bir karı-koca, yanaklarının iç çeperinden aldıkları hücreleri zarfa koyup, İskoçya’daki bir gen araştırma merkezine göndermişler ve sormuşlardı: ‘Bizim genomik DNA’larımıza göre, kökenimiz nedir?’ İskoçya’daki enstitüden gelen cevapta kadının Pontus Rumlarından, erkeğin de Amerikan Kızılderililerinden geldiği yazılıyordu.”

Aslında bu mesajlar yeryüzündeki Türk varlığı konusunda, kendisini Türk milliyetçisi olarak tanımlayanların büyük bir fikir karmaşası içerisinde olduğunu gösterdi. Birkaç yazı ile “Yeryüzündeki Türk Varlığı”konusuna Türk Coğrafyası ile başlamak isterken aklıma, son dönem Türk milliyetçiliğinin yıldız isimlerindenProf. Dr. Ahmet B. Ercilasun’un Türk Yurtları dergimiz için hazırladığı ve dergimizin adı ile aynı başlığı taşıyan yazısı geldi. Ne kadar gayret etsem Ercilasun’un asırlar üzerinden bugüne kadar ulaşan ufkuna aynı başarı ile erişemeyeceğimi düşündüğüm için yazısını olduğu gibi vermeyi uygun gördüm. [5]

Bu tercihimde artık tarihî metin haline gelmiş bu türden kalıcı yazıları internet ortamında kayda geçirmek duygusunun da yeri vardır.

***

 

Türk Yurtları
Prof.  Dr. Ahmet B. Ercilasun

Milâttan önce ve sonraki ilk yüzyıllarda. Moğolistan içlerinden Uralların batısına doğru uzanan geniş bozkırlarda, at üstünde gidip gelen, binlerce hayvanlık koyun ve at sürülerini otlatan, zaman zaman güneylerindeki yerleşik devletlere akınlar yapan, bazan ayrı ayrı boylar halinde dağınık yaşayan, bazan da bir boylar federasyonu halinde birleşen çok hareketli bir kavim yaşıyordu. Milâttan önceki ikinci binde bu kavmin macerası hakkında pek fazla malumatımız yoktur, birinci binin ilk yarısında Karadeniz’in kuzeyinden Uralların doğusuna doğru uzanan Saka imparatorluğu içinde yer aldıklarını, hatta bu imparatorluğun hâkim unsurunu meydana getirdiklerini tahmin ediyoruz. Yine bu çağlarda Kafkasların kuzeyinde ve Ural eteklerinde Hint-Avrupa kavimleriyle, biraz daha kuzeyde Fin-Ugor kavimleriyle münasebette bulunduklarını düşünebiliriz. Güneyde ise İran’la temastaydılar. Şehnâme’deki İran-Turan savaşları ve Türk kaynaklarında da yer alan Alp Er Tunga efsanesi bu devrin izlerini taşır. Buna göre Türklerin Hazar’ın iki tarafından; hem Azerbaycan, hem de Mâverâü’n-nehr istikametlerinden İran’ı sıkıştırdıklarını ve Ceyhun’a kadar dayandıklarını anlayabiliyoruz.

Türklerin çok erken çağlarda, bozkır kuşağının güneyinde de yurt tuttuklarını gösteren emareler vardır. Beşer medeniyetinin beşiği kabul edilen Mezopotamya medeniyetini kuran Sümerlerin dili, ne Hint-Avrupa, ne de Sami dillerine girmektedir. Sümerce yapı bakımından, Türkçe gibi eklemeli (aglitunant) bir dildi. Üstelik Sümercede Türkçe ile aynı olan pek çok kelime bulunmaktaydı. O halde Sümerler ya Türklerle akraba idiler, ya da çok eski çağlarda, milâttan önce üçüncü, dördüncü binlerde Türklerle temas etmişlerdi. Bu da Türklerin daha o çağlarda Ön Asya’ya, hiç olmazsa Mâverâü’n-nehr’e kadar geldiklerini gösterir. Anadolu’nun eski kavimleri Hititlerin, Friglerin, İyonların Hint-Avrupa kavimleri olduğu bilinmektedir. Fakat Hititlerden önce Orta Anadolu’da yaşayan Hattiler, M.Ö. birinci binin ortalarına doğru Doğu Anadolu’da yaşayan Urartular da Türkler gibi eklemeli dil kullanıyorlardı. Batılılar, Hint-Avrupa ve Sami dilleriyle birleştiremedikleri Sümer, Hatti, Urartu gibi diller için “Azyanik” veya “Eski Anadolu” tabirlerini kullanmaktadırlar. O halde eklemeli dil konuşan kavimlerin daha M.Ö üçüncü binde, Anadolu’da bulundukları anlaşılır. Ancak üçüncü binin sonunda Hititlerle, Anadolu’da Hint-Avrupa kavimleri görülür. Hititlerin de Anadolu’ya doğudan geldikleri sanılmaktadır. Anadolu’ya batıdan gelen ilk Hint-Avrupa kavimleri, Frigler ve İyonyalılar ancak M.Ö. 1200’lerde buralara ulaşmışlardır.

Dîvânü Lugati’t-Türk’te yer alan Şu destanı, M.Ö. 330′larda Türklerin Mâverâün-nehr’de oturduklarını gösteriyor. Bu tarihlerde Mâverâün-nehr’e gelen İskender ordularının Türkleri sıkıştırarak Altay dağlarına çekilmelerine sebep olduklarını Şu destanından öğreniyoruz. Ancak yine bu destan, 22 Oğuz boyu ile 2 Halaç boyunun doğuya çekilmeyip eski yurtlarında kaldıklarını belirtiyor. Şu destanının bize öğrettiği bir önemli husus daha var: Motun’dan (Mete’den) 120-130 yıl önce Oğuz boyları mevcuttu. Bu boylar da Oğuz Kağan’ın çocuklarından türediğine göre Oğuz Kağan, Motun’dan yüzlerce, hatta binlerce yıl önce yaşamış olmalıydı. Belki de Türklerin mitolojik atasıydı. Ama sonra, nesilden nesile aktarılarak durmadan zen¬ginleşen destan, Motun’un yaptıklarını da Oğuz Kağan’a mal etti. İşte bu tarihin şafağındaki ilk Türk atası Oğuz Kağan, belki de milâttan birkaç bin yıl önce, Kafkasları aşarak Anadolu, Suriye ve Mısır’a seferler yapmıştı. Bir yandan da Hind’e, kuzeyin buzlu ülkelerine ve Moğolistan’a kadar uzanmıştı. Reşideddin’in Camiü’t-Tevârih’inde ve Ebülgazi Bahadır Han’ın Şecere-i Terâkime’sinde yer alan Oğuz Kağan, Türklerin bütün asırlarda yayıldıktan alanların adetâ destana yansımış bir ifadesidir. Bu haliyle Oğuz Kağan, Türk milletinin şuuru altındaki ülkünün de timsalidir.

M.Ö. 22O’lerde Tuman ve Motun’la birlikte, tarihimizi hemen hemen kesintisiz olarak takip edebildiğimiz çağlara giriyoruz. Motun (Mete), Çin fağfuruna yazdığı bir mektupta “Kuzeydeki yay çeken bütün kavimleri birleştirdim” diyordu. Bu, Mançurya’dan Kafkasların kuzeyine kadar olan bir alanı kaplasa gerektir.Ancak biz, Kafkasların ve Karadeniz’in kuzeyi ile Balkanlardaki Türk tarihini M.S. 370′lerden itibaren takip edebilmekteyiz. Kafkaslar, Karadeniz’in kuzeyi ve İdil-Ural hiç olmazsa bu tarihten itibaren, bugüne kadar, kesin şekilde Türk yurdudur.

Destanların ve bazı tarihi emarelerin daha önceden de varlığımıza belli belirsiz tanıklık ettiği Doğu ve Batı Türkistan topraklarına 840′tan itibaren girmeğe başlarız. 11. asırda İran, Azerbaycan ve Anadolu’ya da adım atarız. Daha önceden de tanıdığımız ve belki de yurt edindiğimiz bu topraklar 1000 yılından başlayarak kesin şekilde Türk yurdu haline gelir. Daha dokuzuncu asırda yerleşmeğe başladığımız Irak ve Suriye de 11. asırda vatan haline gelmeğe başlar. 1250’de Mısır, 20. yüzyıla kadar sürecek Türk hâkimiyetine sahne olur.

Balkanlar ve Orta Avrupa 4. yüzyılın sonundan itibaren Türkleri tanır. Hun, Bulgar, Avar, Kuman, Uz, Peçenek Türkleri buralarda asırlarca hüküm sürerler. 14. yüzyılın sonlarında ise Osmanlı Türkleri ile Balkanlar Türk yurdu olur. Kuzey Afrika’daki Türk hâkimiyeti de 16. Asırdan 18. asra kadar uzanır.
16. yüzyılda İdil-Ural, 1783’te Kırım, 1828’de Kuzey Azerbaycan, 19. asrın ikinci yarısında Türkistan, 19. asrın sonlarıyla 20. asrın başlarında Balkanlar. Mısır, Suriye, Irak ve İran Türk hâkimiyetinden çıkar. Ancak bu ülkelerin çoğunda Türkler yaşamağa devam eder.

İşte Türk yurtlarının destanî ve tarihî macerasının mümkün olabilecek en kısa bilançosu budur.
Tıpkı birinci binin sonunda açılan İran ve Anadolu kapısı gibi, şimdi de ikinci binin sonunda, bu defa aksi yönde bir kapının açılacağına dair işaretler, önümüzdeki yüzyıllara damgasını vuracak gibi görünüyor.

Üçüncü binin şafağında Türk yurtlarının geleceği aydınlıktır.

[KAYNAK: Türk Yurtları Dergisi, 1. Cild (1990), Sayı: 2, s.3-4.]

***

Boğaziçi Üniversitesi Türkiye Genom Araştırması ile ilgili olarak Arslan Bulut’un yazdığı “CIA ve Türklerin genetik şifreleri” başlığı ile yazdığı yazı ve Murat Mirza’nın makalesi ile ilgili açıklamalarını konu alacağım yazıya kadar bir coğrafya atlası açın önünüze ve şu sorulara yanıt bulmak üzere dikkatle bakın: 

*Türk milletinin kadim atalarından miras aldığı genetik yapı, hangi bölgedeki hangi Türk’ün gen mirası referans alınarak sorgulanabilir? 

*Tarihin kaydettiği 5.000 yıl boyunca,  Prof. Dr. Ahmet B. Ercilasun’un veciz şekilde özetlediği, muhteşem  macerayı yaşayan Türkler’in soyu hangi ırklardan evliliklerle yoğrulmuş olabilir? 

*Anadolu’daki insanların genetik mirasının “Türk karakteri” göstermediğini iddia edenler, araştırmaya konu edindikleri ‘sınırlı sayıda’ insanı nasıl seçtiler?

*Anadolu’daki genetik miras Türk karakterli değilse hangi etnisiteye  aittir?

Bu zor mu zor soruların yanıtını ararken, Devlet Bahçeli’nin bir örneğini MHP Genel Merkezi önüne diktirdiği, Orhun Anıtları’na Bilge Kağan’ın “Çin’in ipeği yumuşak, kadını tatlı dillidir.” diyerek kazıttığıve ebedileştirdiği uyarısını niçin yapmış olabileceğini de lütfen hesaba katın…

Kolay gelsin… 

—————————————————–
İletişim: http://www.hayatibice.net

[1]Irk-Kavim-Millet Tartışmalarına Son Nokta, http://haberiniz.com.tr/yazilar/koseyazisi44390-_Irk_Kavim_Millet_Tartismalarina_Son_Nokta.html
“Aziz Milletiniz”i Merak Ediyoruz Efendiler!… http://haberiniz.com.tr/yazilar/koseyazisi44528-Aziz_Milletinizi_Merak_Ediyoruz_Efendiler_.html

[2]Önemli Bir Mektub: “DNA Analizimi yaptırdım…” http://haberiniz.com.tr/yazilar/koseyazisi47279-Onemli_Bir_Mektub_DNA_Analizimi_yaptirdim.html

[3] Murat Mirza, “etnik bölücülük peşinde koşan birisi” değildir. Kendisi Kafkasya’nın unutulmaz ismi Şeyh Şamil’in kabilesinden bir Dağıstanlıdır. Gen analizi de bu kökenine uygun bir sonuç vermiştir.

[4]http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/barlas/2012/01/22/orta-asyadan-degil-afrikadan-gelmisiz

[5] Prof. Dr. Ahmet B. Ercilasun’un makalesi ile başlatılan “Unutulmaz Yazılar” dizisi ile Türk Milliyetçiliği tarihinden bazı önemli yazılar, Ülkücü Yazarlar Birliği websitesinden paylaşılacaktır.
http://ulkucuyazarlarbirligi.org/?p=566