Doktorlar da Yazar: “Güldür Yüzümü, Mevzu Derin”

-Dr. A. Filiz Yavuz Avşar’ın Son Kitabı Hakkında-

Dr. Hayati BİCE

Arslan Küçükyıldız’ın koordinasyonu ile Türk Ocakları’nın kültürel faaliyetlerinden olan ve tam 41 hafta aksatılmadan sürdürülen kahvaltılı “Kuşlukta Yazarlar Buluşmaları” programının son konuğu -otuzküsur yıllık arkadaşım- Dr. Ayşe Filiz’di. Ankara’da yaşayan bir grup okur/yazar arkadaş olarak yeni çıkan -veya yeniden baskısı yapılan- kitapları vesilesi ile yazarların konuk edildiği bu etkinliğin son programında, üzerinde A. Filiz Yavuz Avşar imzası bulunan “Güldür Yüzümü, Mevzu Derin”kitabı hakkında konuşuldu.

Kitap, bir Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı olan doktor arkadaşımın tıp mesleği çerçevesinde yaşadığı olaylar, anekdotlar ve anıların bir araya getirilmesi ile oluşmuştu. Kitabının başına koyduğu ithafta“Meslekdaşlarıma, Hastalarıma, Kısaca Sevgili Milletime” sözcüklerini kullanan arkadaşımın yazdığı olaylarda bahsettiği kişilerden bir kısmını fakülte, ihtisas ve dava yakınlığımız nedeniyle tanıdığım için kitabı okumak benim için, -sanıyorum diğer okurlara göre- çok daha anlamlı ve o derecede de zevkli oldu.

“Bir Zamanlar Maziye Bak…”
Kitabı okuyan okur/yazarlar tarafından değerlendirildiği toplantıda, bir doktor olarak yazma tecrübesine sahip birisi olarak okulumuzdaki (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi) “ülkücü kadro”nun okur/yazarlık deneyiminden kısaca söz ettim. Ayşe Filiz’in yazma birikiminde fakülte yıllarında okul kantininde, masadan masaya gezen kültür/sanat dergilerinin etkisi olduğunu söyledim. Gerçekten de 12 Eylül öncesinin kanlı/bıçaklı günlerinde bir yandan saldırı tehlikesine karşı teyakkuzda bir şekilde mevzilendiğimiz kantinimizde, bir yandan da Töre, Türk Edebiyatı, Millî Eğitim ve Kültür, Divan, Ülkücü Kadro türünden dergileri okurduk. Yine bugün ile kıyaslanırsa, sınırlı sayıdaki ülkücü literatürün kitapları, kantinimizde elden ele dolaşırdı.

Her yıl bir kez düzenlenen şölenimiz için hazırlanan “Genç Tıbbiyeli” dergimiz o yıllarda üniversite öğrencisi olan bizlerin ilk yazı denemelerimizle oluşturulurdu.  İşte bu şekilde bir nitelik kazanan Ankara Tıp ülkücü ekibi, elbette ki, dikkat çekecekti ve biz bunu 12 Eylül sonrası MHP yargılanırken hazırlanan MHP ve Ülkücü Kuruluşlar iddianamesinde görecektik: Ankara Tıp Fakültesi Ülkücü Teşkilatı, 12 Eylül savcıları tarafından ülkücü kadronun üniversitelerdeki örgütlenmesine örnek olarak ele alınmış ve iddianame ekindeki bir örgüt şeması ile bizi dahi hayret düşüren ayrıntılar ile dosyaya girmişti. [2] İşte o şemada kitabını değerlendirdiğimiz Ayşe Filiz Yavuz ile bu satırların yazarı “illegal örgütün yasal görünümdeki derneği olan” Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğrenci Derneği’nin (AÜTFÖD) Yönetim Kurulu üyeleri idik.

‘Tabela Kurbanı’ Olmak Cana Minnet
12 Eylül sonrasında sağ ve soldan tesbit edilen derneklerin “bir bahane ile kapatılması” ile görevlendirildiği anlaşılan Basın Savcısı”ndan gelen bir çağrı ile, tarihî Ankara Adliyesi’nde Savcı’nın karşısına dizilen on kadar Ankara Tıp öğrencisi arasında ben 4. Sınıf, Ayşe Filiz ise 3. Sınıf öğrencisi gençler idik.

Karşısına dizilen pırıl pırıl Anadolu gençlerini dikkatlice süzen Savcı’nın bizi ne ile suçlayacağını bilememin huzursuzluğu içerinde 12 sonrasının gerilim dolu ilk aylarında sergilenen, hukukî/adlî faciaları bilen Tıp öğrencileri olarak, nasıl bir suçlama karşısında nasıl bir savunma yapmak gerektiğini ve söz birliği etmenin önemini aramızda konuşmuştuk. Nihayet Savcı önündeki dosyalardan, üzerinde Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğrenci Derneği yazan birisini çıkarttı ve suçlandığımız konuyu açıkladı: “Rutin (!) olarak yapılan”Emniyet denetiminde öğrenci derneğimizin tabelasını binanın dış cephesine değil sadece bulunduğumuz apartmanın daire kapısına asmakla “Dernekler Kanunu”na muhalefet etme “suçu”nu işlemiş ve bu yüzden kapatılmayı hak etmiştik. Savcı da, bizler de bu suçlamanın bir bahana ötesinde hiçbir anlamı olmadığının farkında idik. Cumhuriyet Savcısı, bu suçun bedeli olarak derneğin kapatılması ötesinde dernek yönetim kurulu üyeleri olarak herbirimizin 2.000 TL ceza ödememiz gerektiğini, buna itirazımız var ise konuyu mahkemeye taşıyacağını, ama bunu tavsiye etmediğini, para cezasını ödemekle dosyanın kapatılmasının bizim için daha iyi olacağını ‘dostça’ açıkladı.[3]

Yıldırım hızı ile bakıştığımız tüm dernek yöneticisi arkadaşlarımız tek kelime konuşmadan, bu sonuca razı olma konusunda, mutabık olduğumuz kararına vardık. O günün şartlarında Kredi-Yurtlar Kurumu’ndan aldığımız üç aylık burs bedelinin sadece 285 TL. olduğunu düşünürseniz bu cezanın bizler için astronomik denilecek bir rakam olduğu kolayca anlaşılır… Ancak savcının “tabela kurbanı” olmağa razı olmamızın bizim için daha hayırlı olacağını söylemesi karşısında bu cezaya razı olmaktan başkaca bir seçenek olamazdı.

İşte o gün, 12 Eylül öncesindeki Öğrenci Derneği’mizde yönetici arkadaşlarımız arasındaki tek bayan olan Ayşe Filiz’in meslek anılarından derlediği kitabının konuşulduğu toplantı benim için bu anıyı da tazeleme vesilesi oldu.

Kitabın Adı:  “Güldür Yüzümü, Mevzu Derin”
Anıları bir kenara, bir derin dondurucuya koyup gelelim kitabın içeriğine… Kitabın bütün okurlara ilginç gelen ismini nasıl bulduğunu Ayşe Filiz, “Söz Başı” başlığı altında şöyle anlatıyor:

“Kamyonların, otobüslerin, dolmuş ve bilhassa “kuş isimli” binek otomobillerin arkasında güzel, sevimli; bazen de felaket habercisi (Tek Rakibim THY vb.) yazılar vardır. Geçenlerde böyle bir yazı gördüm. Hem sevimli, hem zekice:

“Güldür Yüzümü, Mevzu Derin”

Mahallenin bıçkın delikanlısı, sevdiği kıza, bu söz ile mesaj gönderiyor ve “Gel bana, yüzümü güldür, çünkü sevdam çok derin…” diyordu

Kitabıma bu ismi verdim.
Çünkü…
Doktorun derdi çok…
Yaşlı Anadolu kadınının söylediği gibi “hangi derdime yanayım…” misali.
Ben de hatıraları, hem yüzümüzü güldürmesi, ama bolca da düşündürmesi gerektiğini bilerek kaleme aldım.
Ümit ederim…
Hem güldürür,
Hem de düşündürür…

Kitaptan Bazı Başlıklar
Dergâh, Bolpaçanın Kahvesi, Nine-Torun, Suç Kimde, Üç Taksitte Muayene, İsim Hakkı, Gazi Anası, Anlaşabilmek, Hastalar ve Eşleri, Ne Yapmalıydım?, Bir Garip Olay, Yersiz Öfke, Doktoru Test Etmek, Bakan Bavulu, Mermi Çıkarma Aleti, Bölüşülen Muayene Parası, “El mi Yaman, Bey mi Yaman?”, Oğluna Gelin Ararken, Kimin Meselesi, Neredeyse Akraba, Taksit, Hem Dünya, Hem Ahîret, İşine Nasıl Gelirse(!), Horoz Ölür, Tavsiye, Sperm Cinsi, Prospektüs, “Eylülde Gel”, Telefondaki Mesaj, Aspirin, Dansöz, İngilizce Sınavı, Kadın Doktor Olmak, Kapıdaki Uyarı Yazısı, Orta Sayfa Güzeli, Doktor İle Komşuluk, Profilaksi, Doktor Cv’si, Kıskançlık, “Emret Komutanım”, Saflık mı Cehalet mi?, Fizyolojik İhtiyaçlar, Oğlan Sevdası, Dost Kazığı, Hasta Ameliyat İçin Zorlanmalı mı?, Vatandaşta Bilimsel İlerleme, Milletimin Vekili (mi?), Badegül, Kadim Vehip Paşa, Şehzade, Küçük Anılar, Yorumlu mu?/Yorumsuz mu?, Kanserin Cinsiyeti, Kaç Dikişin Var Abi?, Şutlama, Kendi Evi Gibi, Kader, “Paranın Gözü Kör Olsun”, Mecburi Hizmetten, “Hemşehrim Memleket Niresi?”, Bilmek mi, Bilmemek mi?, Ameliyat Masası, “Vurun Kahpe’ye”, Kazıklanmak-Kazıklamak, Karında Makas Unutmak, Türkçe Nasıl Konuşulmalı?, Bir “Düzgün Türkçe” Daha, Kim Bilir?, Beslenme, Ne Yemeliyiz?, Kaza Kurşunu, “Doktordan Araba”, Doktor Aslında Ne Olmak İster?, Doktor Olan Övünür mü?, Deneme Tahtası, Bilimsel Yayın Sahibi, Cerrah Olmak, Hasta Ziyareti, Çömez Asistan, “Beni Türk Doktorlarına Emanet Ediniz”, Hasta Doktoru Niçin Terk Eder?, Hasta Bizden Ne İster?, Biz Hastalarımızdan Ne İsteriz?, Vicdan, Hacamat, Menopoz, Sözün Sonu…

Kitabın Yeni Baskısı İçin Öneriler
Bir ilaç firmasının sponsorluğu ile basılan -ve piyasada bulunması mümkün olmadığı için ancak yeni baskısı ile okurla buluşabilecek olan- kitabın yeni baskısının tamamen sil baştan bir düzenleme ile, yapılması konusunda bütün okur/yazarlar mutabık kaldık. Bu mutabakatta kitabın baskı tekniği yönünden, -sayfa numaralandırmasının dahi yapılmayışı, okunmayı nerdeyse imkânsız hale getiren küçük puntolu dizgi gibi-  hiç bir şekilde anlaşılması mümkün olmayan bir özensizliğe kurban gitmesi etkili oldu. Kitabın birkaç bölüme ayrılarak benzer vakıa ve anıların bir bütün oluşturacak şekilde yeniden tasnif edilmesi, benim de katıldığım bir öneri oldu.

Son günlerde gündemde olan “kürtaj” tartışmalarına, uzmanlık alanı nedeniyle tam ortasından müdahil olması gereken Ayşe Filiz’in kitabın yeni baskısında, kürtaj, tüp bebek, cinsel sapkınlıklar gibi hassas ve fakat güncel konulardaki meslekî izlenimlerini/deneyimlerini “kıssadan hisse “ kabilinden felsefî-fikrî yorumunu sözünü sakınmadan eklemek suretiyle kaleme almasını da tavsiye ettim. (Bu yazımın sonunda kitabın niteliği hakkında bir fikir vermesi için koyacağım vakıanın, sonunda sadece birkaç satır ile yer alan endişesini derinleştirmesi gereğini -sanırım benim gibi- sizler de, bir Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı’ndan beklersiniz.)
Kitabı okuyan okurların, eseri “bir doktor”un genel olarak “doktor camiası”nı savunması şeklinde anlamasına engel olmak üzere bazı “vahşi doktor uygulamaları”nı da bir özeleştiri şeklinde ele almasının kitabın genel okur nezdindeki inandırıcılık katsayısını arttıracağını düşünüyorum.

Değerli arkadaşım Ayşe Filiz’i yoğun iş ortamında nasılsa fırsat bulup gün yüzüne çıkarttığı bu çalışmaları[4] vesilesi ile kutlarken okurlarımı kitapta yer alan ilginç bir vakıayı dile getiren satırlar ile başbaşa bırakmak istiyorum.

***
BİR GARİP OLAY
Tanıdığım bir kadın doğum uzmanı telefon açtı:
“Ablacığım, takip ettiğim bir hastam var. Ancak doğumunu burada yaptıramıyorum. Senin hastanene gönderiyorum ilgilenir misin?”
“Tabii ki…” dedim.
“Ancak sana gelecek çocuğun babası ile ilgili bazı sıkıntılar var.” Ve meseleyi anlattı…
Hastanede servisteyim. Ziyaretçim olduğunu söylediler. İçeri geldi. Hayatımda gördüğüm en şık kadınlardan biriydi. Yüksek sosyete gibi giyinmişti: Şık-pahalı kıyafetler, kuaförden çıkmış saçlar, başında geniş kenarlı bir şapka, topuklu ayakkabılar ve eksiksiz bir makyaj…
-“Buyurun” dedim.
-“Ben Dr. … Hanım’ın bahsettiği hasta için geldim.” dedi. Önce afalladım. Sonra olayı hatırladım ve toparlandım. Gelen hanım, doğacak bebeğin babası idi:
Cümle yanlış değil, gelen şık hanım, doğacak çocuğun gerçek babası idi. Bu hanım (?) travesti idi. Çocuk arzusu üst seviyede olan bir travesti. Annelik (!) arzusu ile yanıp tutuşan (!) bir erkek. Dağılan Rus Cumhuriyetlerinden bir sarışın kız ile para karşılığı anlaşmış. Onu gebe bırakıp, gebeliği boyunca ona bakmış. Takibini de benim arkadaşım olan Dr. Hanım’a yaptırmıştı. Çocuğu kendi nüfusuna almak istiyordu.
Evli olmadığı bir Rus kızdan olan çocuğu nüfusuna almak için gerekli resmî formaliteler ile hukuki durumu öğrenmesi için, ilgili başhekim yardımcısına gönderdim.
Yapacak bir şey yoktu. Rus kız, çocuğu doğuracaktı. Yaşı 18’i geçtiği için hesap vermek zorunda değildi. Travesti hanım(!) çocuğun babası olarak kayda geçecek ve nüfus cüzdanını alacaktı. Sonra da onu annesi olarak büyütecekti.
Rus kız mı? Anlaşma gereği doğumdan sonra çocuğu unutup, burada bırakıp gidecekti. Arayıp sormayacaktı. Bu çocuğa iki anne fazla idi. Çocuk yeni annesi ile (babası) büyüyecekti. Birisi para kazanmış olacak, diğeri anne(!) olacaktı. Al gülünü ver gülümü. Alan razı- satan razı.
Rus kız geldi. Ufak- tefek yapılı sansın, zavallı bir kıza benziyordu. Sessizce geldi, doğurdu, sessizce taburcu oldu. Çocuğun etrafında yeni annesi (babası) ve babası ile gelen travestiler (!) mutluluk içinde dolaşıyorlar ve çocuğu teyzesi (!) olarak sahipleniyorlardı.  Bu, şık, güzel, bakımlı, boylu – poslu travestiler zaten birbirine çok düşkün idiler. “Birimizin derdi, hepimizin derdi” diye koşturup durdular. Bebek (oğlan) “el bebek, gül bebek” taburcu olup kucakta taşınarak gitti.
Baba resmi işlemleri tamamlayıp, masrafları ödedi. Ancak giyim-kuşamı ile kıyaslanınca maddi durumu çok da parlak değilmiş. Taburcuda zorlandı biraz. Yardım talebini (indirim!) karşılayamadık tabiî ki.
Abuk-subuk bir olay. Fazla hayal gücü kullanılmış gibi, yalan gibi bir olay. Ama gerçek.
Toplumsal bozulmanın boyutunu düşününce… İnsan zorlanıyor, gelecekte olacakları hayal ederken:
Çocuk nüfus cüzdanında baba yazan birisinin, annesi diye bildiği kişi olduğunu fark edince, ruhunda kopacak fırtınaları, toplumsal uyum problemlerini ve hatta gelecekte onun da böyle gariplikler için aday olabileceğini düşününce…
Korkmamak elde değil.[5]

————————————————————
İletişim: http://www.hayatibice.net

[1] A. Filiz Yavuz Avşar, “Güldür Yüzümü, Mevzu Derin” Ankara-2009.

[2] MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası İddianamesi’nin ilgili satırları şöyle idi:
“Eğitim kurumlarındaki teşkilatlanmaya örnek olmak üzere Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ndeki organizasyon incelendiğinde, (Teşkilat raporları, 1 no.lu klasör, Dizi 45) Başkan, 2. Başkan, Hastane Başkanı, muhasip, sınıf temsilcileri, Legal Öğrenci Derneği, 1. Sınıflar Komitesi, Tarafsızlar ve sempatizanlarla ilgili komite, Gecekondu ilgi komitesi, Hapishanedeki ülküdaşlara kitap ve maddî yardım kampanyasıyla ilgili komite, ÜSYM komitesi (görevlisi) ve Üniversiteye müracaat edenler komitesi tarzında hiyerarşik sistemli ve düzenli bir kuruluş oluşturdukları, bu tür ve benzeri organizasyonlara kendi teşkilat düzenleri içinde “oba” denildiği anlaşılmaktadır.

[3] Savcının derneğimizi kapatma davasını tabeladan değil “legal kuruluşu illegal faaliyetin paravanı haline getirmek” suçlaması ile açması halinde çok ağır, hattâ öğrenim hayatımızı bitirecek bir ceza talebi ile karşılaşacağımızı, daha sonra danıştığımız bir hukukçudan öğrenince anladık ki, işi ucuz atlatmışız. Savcı gerçekten de ‘dostça’ davranmış bizlere…

[4] A. Filiz Yavuz Avşar’ın daha önce de “Doktor Hanım’ın Çeyiz Sandığı” ve “Bir Arpa Boyu Yol” isimli çalışmaları kitap olarak yayınlandı.

[5] a.g.e., s.22.