Şeyh Şamil Karşısında Resul Hamzatov

–   San’atta İdeolojinin Tükenişi –

Dr. Hayati Bice

 Bu makalede (1) Dağıstan’ın çağdaş Avar şairlerinden Resul Hamzatov örneğinde 1917 ihtilalini takip eden tarihî gelişim neticesinde Sovyetler Birliği’nde yaşamak durumunda kalan Türk ve müslüman san’atçıların karşı karşıya bulunduğu dramatik yol ayrımını belirtmeğe çalışacağız.

 Aslen Avar olan Resul Hamzatov hem Avarca ve hem de Rusça eserler veren kuvvetli bir şairdir. Ay­rıca Sovyetler Birliği Yazarlar Demeği’nin ve Komü­nist Partisi’nin kayıtlı bir üyesidir. Babası Hamzat Tsadasa da ünlü bir şairdi.

Resul Hamzatov’un bu incelememizde kaynaklık eden eseri, “Benim Dağıstanım” 1984 yılında Mazlum Beyhan’ın çevirisiyle Türkiye’de yayınlandı. Ancak daha 1968 yılında Münih’de neşredilen “DERGİ”de Dr. Edige Kırımal bu kitapla ilgili olarak bir tanıtma yazısı yayınlamıştı. Türkçe çevirideki ikinci kitabın sonunda 25 Eylül 1970’de ikinci bölümün tamamlandığı yazarın dilinden belirtilmiştir. Dr. Edige Kırımal bahsedilen yazısında şunları belirtmektedir(2):

 “Sovyetler Birliği’nde 1967’de, tanınmış Dağıstan şairi Resul Hamzatov’un “Benim Dağıstanım” adlı yeni bir mensur eseri yayınlanmıştır. Bu kita­bın “istidat” başlıklı bir bölümü Resul Hamzatov’un bir dostu ve bugünkü Sovyet Türkistan’ı yazar ve şairleri arasında en ziyade millî ruha sahip olarak tanınan Sovyet Kırgız Türk Yazarı Cengiz Aytma­tov’un büyükçe bir “önsözü” ile beraber “Sovyetskaya Kırgıziya” gazetesinin 6-7 Ocak 1968 tarihli nüshalarında yayınlanmış bulunmaktadır. Bilindiği gibi Resul Hamzatov ve Cengiz Aytmatov kendi edebi eserlerini iki dilde yazmaktadırlar: Birincisi ana Avar dilinde ve Rusça; ikincisi ana Türk dilinin Kır­gız lehçesinde ve Rusça.

 Cengiz Aytmatov önsözünün başında Dağıstanlı dostu Resul Hamzatov’un çeşitli memleketlerin ge­niş okuyucu kitleleri arasında tanınan, eşi bulun­maz, son derece milliyetçi bir şair olduğunu açıkça belirtmektedir. Aytmatov, “Benim Dağıstanım” kitabının Sovyetler Birliği’nde“1967’nin bir numaralı yayın hadisesi” olduğunu söylüyor.

 Aytmatov’un “önsözü”nden hemen açıkça anlaşılı­yor ki Resul Hamzatov’un “Benim Dağıstanım” eseri Rus dilinde yayınlanmış olduğu halde, muhteviyatı bakımından son derece millîdir ve Sovyet basmaka­lıp eserlerinden tamamıyla farklıdır.

 …Eserde açıkça görülmektedir ki. Resul Hamzatov Kuzey Kafkasyalı-Dağıstanlı’nın Kuzey Kafkasyalı-Dağıstanlı olarak doğduğu ve kaldığı ve O’nu Rus ve Moskovalı’ya çevirme yolunda gösterilen bütün çabaların eninde sonunda O’nun “Kuzey Kafkasya­lı” ruhu kayasına çarparak parçalandığı fikrini cesaretle savunmaktadır. O, Dağıstanlı genç aydınlar kuşağının bir çok hususlarda dikkatini çekmekte ve onu uyarmaktadır.

 Gerek Resul Hamzatov’un yeni “Benim Dağıstanım” kitabı, gerekse Cengiz Aytmatov’un bu eser hakkın­daki “önsözü” Kafkasyalı ve Türkistanlı Sovyet millî şair ve yazarlarının kendi millî edebiyatlarının pozisyonunu büyük bir gayretle ve sebatla savunma­ğa devam ettiklerini ortaya koymaktadır”.

 Resul Hamzatov’un bir mensur otobiyografi olarak adlandırabileceğimiz “Benim Dağıstanım” kitabı, aynı zamanda şairin çeşitli alanlardaki -genellikle dil, tarih, edebiyat- özgün fikir ve görüşlerini sergi­lemektedir. Bu fikir ve görüşler adeta şairin kendi kendisiyle sohbeti gibidir. Bu arada şair, herhalde zorunlu olarak, bazı dogmatik tekerlemelere -çok az da olsa- yer vermek ihtiyacını hissetmiş olsa gerek. Ancak en önemlisi şair yüzyılımızın ilk yarısında ce­reyan eden büyük olaylar sonrasında ortaya çıkan yeni insan-toplum ilişkilerini anlatırken ortaya çıkan spontan görüntüler Sovyetler Birliği’ndeki top­lumsal yapının da adeta “vesikalık” fotoğrafını ver­mektedir. Böylece kitabı dikkatle okuyup zihninde değerlendirebilen okuyucunun Sovyet düzeni üzerine yazılmış reddiyelerden çok daha anlamlı sonuç­lar çıkarabileceği muhakkaktır.

 Kitapta yer alan yüzlerce dikkate değer nottan bi­zim için en yararlı olduğuna inandığım kısımlar, Kuzey Kafkasya’nın unutulmaz mücahidi İmam Şa­mil -ki o da şair gibi Dağıstanlı bir Avardır- üzerine olanlardır. Bu notlarda Dağıstan’da İmam Şamil’in halen de en mümtaz bir mevkide yer alarak, kuşak­tan kuşağa cihadının manasının aktarılmağa çalı­şıldığı gözden kaçmamaktadır. Bu durum ülkemizin kimi tarihine yabancı aydınlarının geçmişi inkar-kötüleme gayretlerinin vahameti hususunda hepimizi tekrar uyarmalıdır.

 Resul Hamzatov’un İmam Şamil ile olan ilişkisi millî köklerinden kopmuş bir edebiyatın olduğu kadar, ısmarlama edebiyatın da (ısmarlayan -hangi içgüdüyle olduğu bilinmez- yazarın kendi olsa bile) dra­matik sonuna ışık tutmaktadır.

“1917 inkılabından sonra Rusya’da kurulan komü­nist rejimin Kremlin’deki yöneticileri 25 yıl süreyle Kuzey Kafkasya’yı Çarlık Rusyası emperyalizmine karşı savunmuş olan İmam Şamil’in kahramanlığının dile getirilmesi başlarda sakıncasız görülmüştü. Ancak Lenin’in ölümünden sonra yerine geçen Stalin ve onun işbirlikçisi Beria böyle düşünmediler. Ancak onlar İmam Şamil’i kötüleme “işini” Kuzey Kafkasyalılar arasından bir kimseye kabul ettirebileceklerinden şüpheliydiler. Bu nedenle bu “işi” müslüman Türk Azerbaycan’ın Merkez Komitesi Sekreteri olan Bagirov’a vermeyi uygun buldular.

 “İşi” kabul eden Bagirov, S.S.K.P. adlı dergide yazdı­ğı bir yazı ile (ki bu yazı daha sonra bir broşür olarak da yayımlanmıştır) İmam Şamil’in hiçbir zaman kahraman olmadığını, O’nun ancak İngiliz ve Türkler’in paralı bir casusu olduğunu anlatmağa çalışıyordu.

 Bagirov’dan sonra Resul Hamzatov İmam Şamil’i kötüleme “görevine -kendi beyanına göre- hiçbir emir almadan kendi kendine talib oldu ve becerikli kalemine sanlarak “İmam” adlı manzumesini yazdı ve 1951 yılında “Tsk-Vlksm” ve “Molodaya Gvardıya” adlı dergilerde yayınlattı. Daha sonra yazdığı bir kitabına bu şiiri alan Resul Hamzatov bu arada “Stalin” mükafatına da mazhar olmuştu.

 En büyük düşmanı olmasına rağmen Çar I. Nikola İmam Şamil için bu şiirdeki kadar ağır kelimeler kullanmamış. Çar II. Alexandre ise esir düşen İmam Şamil’e ününe yakışır biçimde muamele et­miş ve şahsına saygılı olmuştu. Oysa “bizim” Resul Hamzatov İmam’ın mukaddes ölümüne bile “geberdi” demekten kaçınmamıştı. Şair, aynı şiirinde Stalin’in yarısını öldürttükten sonra kalan yarısını da toptan sürgün ettirdiği, her zaman Avarlar ile kader birliği etmiş, Kafkasya’nın savunmasında Şeyh Şa­mil’in güvenilir ve sadık müridleri olarak savaşmış olan Çeçenler için “kurtlar”, İnguşlar için de “yılanlar” tabirini kullanıyordu. Yine 1920’lerde Dağıs­tan’ın bütünlüğü için harekete geçen alim Necmeddin’i “göbekli koyun sürüleri sahibi ve sahte imamların sonuncusu” olarak gösterirken, Ruslar için de “hem öğretici hem de kardeştirler” demekteydi.

 Stalin öldü, Beria’yı da kendileri öldürdüler. Kruşçev iktidara gelince İmam Şamil’in itibarını iade ettiler. O zaman “bizim” Resul Hamzatov yeniden kollarını sıvadı ve “Benim Dağıstanım” adlı kitabında İmam Şamil aleyhinde yazdıklarından büyük pişmanlık duyduğunu itiraf etti.

Şimdi Resul Hamzatov’un İzdatelstvo Tsk-Vlksm adlı ve 1952 tarihli eserinden İMAM başlıklı manzumeye geçebiliriz(3):

 ***

İMAM

 İngilizler ona itina ile bir sarık sardılar,

Türkler de sakalını dikkatte kınaladılar,

Daha önemlisi Kur’an’ı eline verip

Çelikten bir kılıçla ortaya saldılar.

İşte size dağlıların imamı ki,

O Allah’ın yeryüzündeki vekili.

O ilkin, kılıcıyla Dağıstan evlatlarını biçti.

Dağlı itaatli değildi, Şamil’in önünde kabahatliydi.

Sonra sıra Rus evlatlarındaydı,

“Dinsizleri kesiniz” diye cihad ilan etti.

Ne getirdi İmam’ın hak ve din kılıcı?

Ne kazandırdı, neyi korudu, kimin içindi bu cihad?

Dumanlarla kaplanmış avullarına yıkıntı ve korku;

Haydutlara bolluğu, hakikatli(!) mollalarına hilebazlığı.

 

Neler korudu onun çekilmez istibdadı?

Kara perdesi yalanın, açlığın ve can korkusunun.

Ekinler için yangınlar, milleti için haksızlık, cehalet.

Yılanlara yatak oldu, Çeçenistan ormanlarında yuvalar.

Ölülere mezar, yaralılara ölümden de beter ızdırablar,

Yavrulara yetimlik, dullara sonsuz iniltiler.

İmam için yok yoktu, yetmezdi onyedi katırda altınlar,

Şöhreti ve yedi karısı…

 

Neyi korudu o İmam’ın kanlı kılıcı?

Puşkin’in tatlı ve aydınlatıcı nağmeleri

Bizim dağlılara mıydı?

Yegane dostluk yıllar sonra gelecek,

Milletlere mutluluk, kardeş birliği verecek.

Neyi korudu o İmam’ın idaresi?

Zenginlere vatan topraklarım toptan ve perakende satmayı,

Dağıstan evlatlarını sağa, sola dağıtmayı.

İngiliz ve Türk’ün araba tekerleği altmdaki toprağa

Hazırdı İmam rütbe ve şöhreti uğruna

Dağıstan evlatlarının kanlarını karıştırmağa.

Ama dolanan at Gunib’in tepesinde topallamıştı.

İhtiyar İmam kalbinin güçsüzlüğünden şikayete başlamıştı.

İmam affi buldu ama ihtiyarlığından değildi.

Merhametinden çarın sağlam ip yerine

Esirinin karnını tok tutmalarını emretmişti,

Koşudan önce beslenen bir ata benzemişti.

O Rus evlatlarına dağlarda kıyan

Dağıstan evlatlarını at yemi haline koyan

O haindir dağlarda İmam unvanını taşıyan

Rusya’da Çar adı taşıyana yakındı.

İkisinin de eli milletlerinin kanıyla yıkanıktı.

Keder ekerlerdi ikisi de, benzerlikleri bundandı.

Sevgili Şamil’ine “Canın istediği gibi hareket et

Davetlim, misafirim ve kardeşim,

Her zaman sarayımda konuğumsun” derdi.

Böylece son buldu İmam’ın yirmibeş yıllık yalanı,

Gebermek için bile O, Dağıstan’a dönmedi.

Çeçen kurtlarıyla, yılan İnguşlara gerekti cesedi.

İngilizler gömdü O’nu Arabistan’ın kumlu tepelerine.

 

Sağdır hala kılıcı, sabahın gök gürültüsü

Dağlara yayılmış uğultulu bir kuvvet gibi.

Bu kanlı kılıçla benim aydınlanmış dağlılarıma

Yine sokulmuş Londra, yine İstanbul gelmiş.

Yeni kayışlarıyla bir göbeğe sarılmış,

Büyük koyun sürüsü sahibinin4 yeni cihad dilemek için.

Ama millet akıllandı, o sahte İmam’ların sonuncusuydu.

Dağlılar biliyorlar, Ruslar hem öğretici, hem kardeştir!

Rus komünistiyle yürüdü, dağlıların çetecileri

Saadet ve dostluk sembolü bayrağı onlar Gunib’e diktiler.

Cihadcılar yine o paslı kılıcı biliyorlar,

Kendilerine bela olması için.

Büyük dostlukla mutlu zamana geldik.

Toprağımıza kılıç kaldıran dayak yiyecek;

Diyor şimdi benim Dağıstanım’ın evlatları,

Bunu bizim Rusya, bunu bütün insanlar bilecek.

***

İmam Şamil hakkında böylesi bir şiir yazma cür’etini gösteren soydaştan da yakını boydaşı şaire duyduğunuz kötü duyguları tahmin edeblliyorum. Ancak bu satırları yazarken eli titrememiş olan şair 1961 yılında yazdığı bir başka şiirle İmam Şamil’in ruhundan özür diliyor ve kendini asla affetmeyeceğini söylüyordu. Şiirle sürdüğü karaları yine şiirle ağartmağa çalışıyordu bir bakıma.

“Benim Dağıstanım” kitabında bu konuda adeta kendini mahkemeye çıkaran Resul Hamzatov’un bu konudaki beyanları çok önemli noktalarda bilgi ver­mekte ve ideolojinin koyu gölgesi altında “eser” vermenin yazarı “nereye” götürebileceği hususunda yol göstermektedir.

***

 “ŞAMİL’E DOKUNMA! DOKUNURSAN ÖLENE DEK YAKANI BIRAKMAZ”

“Şimdi anımsamak bile istemediğim bir iş yaptım ben gençliğimde. Dostlarım bunun üzerine bana çok sövüp saydılar; tüm bu sövgüler benim için bir ceza oldu. Ama asıl büyük cezayı ben içimde taşıyo­rum ve bundan daha ağır bir cezayı bana hiç kimse veremez.

BABAM DERDİ Kİ: Eğer yakışıksız, eğer utanç verici bir iş yaptıysan nice dua etsen, boş, olan olmuş­tur, yaptığını geri çeviremezsin.

BABAM YİNE DERDİ Kİ: Utanç verici bir iş yapan ve aradan birkaç yıl geçtikten sonra pişman olmaya başlayan kişi, borcunu dolaşımdan kalkmış geçmez parayla ödemek isteyen adama benzer.

VE BABAM YİNE DERDİ Kİ: Eğer sen kötülüğe izin vermiş, “var git kime ne edersen et” demişsen ve onu bulunduğu yerden çıkarıp özgürlüğüne kavuşturmuşsan, kötülüğün daha önce oturduğu yeri dövmekte ne yarar var?

Öküzleri kaçırmışlar, sen ahırın kapısına ağır kilitler asıyorsun, anlamı var mı?

Bütün bunlar böyle. Ve kavga bitti mi, artık yumruk sallanılmaz, bunu da biliyorum. Ama okurlar zaman zaman yazıp anımsatıyorlar, yaramı deşiyor­lar. Sanki pencereme küçük küçük taşlar atıp,

Hey, Resul Hamzatov- diyorlar, -pencereye çık! Çık ve bize, okurlarına anlat: bütün, bunlar nasıl ve niçin oldu?

-Ne anlatayım size okurlar?

Bedeninin herhangi bir yerine saplanan oku çekip çıkarabilirsin, ama ya yüreğine saplanan ok?

-Öyleyse biz anlatalım sana 1951 yılında yazdığın bir şiirde Şamil’e kara çalıyordun. 1961 yılında yazdığın bir şiirde ise aynı Şamil’i göklere çıkartıyordun. Her iki şiirin de altında aynı imza vardı: Resul Hamzatov. Şimdi biz birşeyi öğrenmek istiyoruz: Bu Resullerin ikisi de aynı Resul mü? Ve biz hangi Resul’e inanacağız?

Sevgili okurum, yaşını bilmiyorum, belki çok genç­sin. Ama yaşamında hiç aşmak zorunda kaldığın sınırlar, güç dönemler oldu mu? Benim oldu. Duygu­larımı iyice anlamadan sevmiştim bir kez. Sonra da pişman olmuştum.

Daracık bir sokakla birbirinden ayrılmış, pencereleri karşı karşıya evler vardır, İşte komşular pencerelerine çıkıp birbirlerine sövmeye, birbirlerini suçlamaya başladılar. Yaşlı komşu genç komşuyu, genç komşu yaşlı komşuyu suçluyor. Ben bu sövüşen komşulara benziyorum, ama her iki pencerede du­ran da benim. Yalnız pencerelerin birinde gencim, ötekinde şimdi olduğum gibiyim.

Zaman gözlerimi kamaştırdı, tıpkı güzel bir kızın aptal bir delikanlının gözlerini kamaştırması gibi. Güvey geline bakar gibi bakıyordum herşeye, en küçük bir eksikliği bile ayrımsayamadan.

Ciddi konuşacak olursak, zamanın bir gölgesiydim diyebilirim. Bilinen sözdür; Değnek niceyse, gölgesi de oncadır. Bir ara, Şamil’in bir İngiliz-Türk ajanı olduğu ve halklar arasında düşmanca kışkırtmalar yaptığı resmen kabul edilmişti. Ben de bu savın ile­ri sürüldüğü eve, bu evin sahibine inanmış ve Şamil’in içyüzünü(!) dile getiren o şiiri yazmıştım.

Şimdi, beni avutmak için olacak, zaman zaman şöyle diyor dostlarım bana:

-Kulağımıza çalındığına göre sen bu şiirii sipariş üze­rine yazmışsın, zorlamışlar seni böyle bir şiir yazma­ğa.

Doğru değil bu! Hiç kimseden baskı görmedim, hiç kimse zorlamadı beni. Kendim, isteyerek yazdım o şiiri ve kendi elimle götürdüm yazı kuruluna. Arapça tek bir sözcük bilmediği halde Kur’an’ı satır satır bellekten okuyan, dolayısıyla okuduğundan hiçbir şey anlamayan, ama yine de tatlı bir heyecan, bir kendinden geçiş, coşkunluk duyan kişilere benziyordum o sıralar.

Zamanın bir gölgesiydim ve ozanın bir gölge olamıyacağını, ozanın küçük mü yoksa güneşten bile bü­yük mü olduğuna bakmaksızın her zaman bir ateş olduğunu, bir ışık kaynağı olduğunu bilmiyordum. Işık gölge vermez, ışık yalnızca ışık verir.

Bunu sanırım oldukça geç anladım. Ama neylersiniz, elmalar bile tür tür oluyor. Bir tür elma çabu­cak kızarıyor, göz dolduruyor, bir tür elma ise an­cak güzün olgunlaşıyor. Ben, anlaşılan, güzün olgunlaşanlar türündenim.

îşte böyle…

Yarama gelince, onu hep içimde taşıyorum.

 ŞİİR

Yine o eski, o iyileşmemiş yara

Yüreğimi yakıyor,

Dedemin bir masalıydı O.

Ta çocukluğumdan bilirim

Onun üstüne ne söylenmişse köylerimizde.

Bir masaldı O, yaşamla içice geçmiş

Kulak kesilirdim her dinleyişimde

Ve gün kavuşurken kızaran bulutlar bana

Onun komutasındaki savaşçılar gibi gelirdi.

Dağların türküsüydü O, annemin de söylediği

Hiç unutamadığım çocukluğumdan beri

O tertemiz gözlerindeki pırıl pırıl yaşlar

Kuytu ormanların çiğleriydi sanki.

Bir resmi asılıydı evimizde, asker giysili

Seyreder dururdu öylece bizi

Solaktı, sol elinde tutardı kılıcını

Sağ yanında asılıydı tüfeği.

Anımsıyorum, bu koca savaşçıydı

İki ağabeyimi cepheye uğurlayan

Ve izleyen tank yapılsın diye bacımın

Bileziklerini verişini, asılı olduğu duvardan.

Ölümünden az önce babam

Bir destan yazmıştı Onun üzerine

Ama yazık! Kara çalındı kahramana

Söylentiler çıkarıldı arkasından.

Bu beklenmeyen acı olmasaydı

Belki yaşıyor olacaktı babam

Ve ne yazık, ben de katıldım bu kara çalıcılar korosuna,

Düşünülmeden bestelenivermiş kötü bir şarkıyla.

Çeyrek yüzyıl boyunca atalarımız

Elde kılıç yere serdiler düşmanı

Oysa ben şaşırıp çocukça bir şiirde

Düşmanın adamı diye gösterdim kahramanı.

Geceleri her yerde onun ayak sesleri

Işığı söndürdüm mü pencerede görünen O

Ahulgo’nun yiğit savunucusu oluyor kimi kez

Gunib’li bir ihtiyar ya da, giriyor içeri.

“Çok savaşlar yaşadım” diyor, “çok kanım aktı

Tam ondokuz kez yaralandım

Yirminci yarayı sen açtın bana

Sen açtın ağzı süt kokan çocuk.”

“Hançer yaraları aldım, kurşun yaraları aldım

Ama senin açtığın yara çok daha büyük acı verdi

İlk kez bir Dağlı’dan yara aldım

Bundan daha büyük aşağılanma yoktur bir Dağlı için.”

“Gazalarımı bugün belki hafife alıyorsun

Ama bu, dağlar bu gazalarla savunuldu.

Ben de görüyorum, silahım oldukça eskimiş

Ama özgürlük dağlara bu hançerin ucundan geldi.”

“Durup dinlenmeksizin savaştım o dağlı inadımla

Şölenler, keyif meclisleri nedir bilmedim

Ozanlara kamçıyı çaldığım da oldu

Aşıklara acımasız davrandığım da.”

“Onlara sert davranırken yanılıyordum belki

Gem vuramazken öfkeme belki haksızdım

Ama senin gibi karaçalıcıları gördüm mü

Hoşgörülü olamadım diye kendimi kınamıyorum…”

Sabaha dek böylece oturuyor, sitemle bakıyor bana: Odayı dolduran geceyarısı karanlığı da olsa Kınalı sakalını görüyorum, görkemli Papağının üzerinde sıksıkı sarığı.

Ne yanıt vereyim Ona ve sana ey halkım

Suçum bağışlanacak gibi değil ki…

Ayrı yol tutmuştu Naib de önderinden

Toy değil üstelik sınanmış bir askerdi üstelik Hacı Murat.

Ayrı yol tuttu ve bataklıkta boğuldu

Böylece de hakettiği cezayı buldu.

 

…İmam’a geri mi dönsem acaba? Gülünç bir istek.

Ne yol o yol şimdi, ne de zaman o zaman.

Bu düşüncesiz davranışımdan dolayı

Her gece utanç içinde kıvrandım durdum

İmam’dan beni bağışlamasını diliyorum.

Ama bataklığa düşmek de istemiyorum.

İmam özür kabul etmiyor ama.

Aldattım çünkü onu, beni bağışlamayacaktır.

Toy bir ozanın karaçalıcı dizelerini

Yazacağını kılıçla yazan kişi unutmayacaktır.

Unutmasın… Ama sen, çıldırasıya sevdiğim ülkem

Ve sen halkım, siz bağışlayın suçumu

Doğduğum toprak, bir ananın oğlunu

Bağışlaması gibi bağışla ozanı.

  ***

O eski şiirim için Dağıstanlılar beni bağışladılar mı, Şamil’in gölgesi beni bağışladı mı bilmiyorum, ama ben kendi kendimi hiçbir zaman bağışlamıyacağım.

 BABAM DERDİ Kİ:

-Şamil’e dokunma! Dokunursan ölene dek yakanı bırakmaz.

Haklıymışsın baba.

 ***

Resul Hamzatov’un Şeyh Şamil hakkında karaçalıcı 1951’de yazdığı şiirinden duyduğu pişmanlıkla kaleme aldığı “özür dilekçesi” böyle.

Biraz durup düşündükten sonra Resul Hamza­tov’un kendi vicdanı ve milleti huzurunda düştüğü bu utanç verici müşkül vaziyetin nedenlerini ele alalım. Buradan hareketle ideolojiye göre yönlendi­rilen bir şiirin ideolojik değişimlerin zorlamasıyla şairi kısa bir sürede nasıl bitirdiği yolunda çıkarımlarımız olacaktır.

 Resul Hamzatov’un deyimiyle “resmen” Stalin döneminde İmam Şamil’in bir İngiliz-Osmanlı ajanı oldu­ğu iddia edilerek, bu iddia gerçekmişcesine her tür kitap ve ansiklopedilere konulmuştu. Dolayısıyla İmam Şamil’in Rus Çarlık ordularına karşı cihadı da resmen mahkum ediliyordu. Stalin döneminin yaygın Ruslaştırma politikası, herşeyi Rus objektifinden değerlendirme çabası gözönüne alınırsa bu­nu Ruslar yönünden normal karşılamak gerekir. Anormal olan husus kendisi de İmam Şamil’in bo­yundan olan Resul Hamzatov’un nasıl olup da şair babasının uyarılarına ve halkının yüreğine ters düşerek öylesi bir sövgü şiirini yazabildiğidir. İşte bu noktada “hakim ideoloji”ye şirin görünme içgüdüsü ve şartlanmasmın yattığı inkar edilemez, ki Resul Hamzatov bu işin kendisine sipariş edilmediğim bildirse bile. Çünkü insanların ruhî yapısında zorlayı­cı baskılardan ziyade şuuraltına yönelik psikolojik yönlendirmelerin daha etkili olduğu bilinen bir ger­çektir. Burada maksadımız kendi boydaşları tarafından iyice sıkıştırıldığı anlaşılan Resul Hamzatov’u gıyabında mahkum etmek değildir. Zaten o Dağlı haysiyetine yakışır bir şekilde kendi hakkındaki hükmü kendi verebilme yiğitliğini göstermiş bulunuyor. Ayrıca şu noktayı da vurgulamak gere­kiyor kanısındayım: Şairin belirttiğine göre İmam Şamil hakkındaki bir dönemin “resmî” suçlamaları Dağıstan halkı üzerinde hiçbir tesir yapamadığı gibi aksine, İmam hakkındaki olumsuz flkirlere karşı kendini gösterebilen bir muhalefet dahi oluşmuş­tur. Şaire, “Bütün bunlar nasıl ve niçin oldu?” diye hesap soran da bu muhalefet olsa gerektir.

 Stalin’den sonra işbaşına gelen Kruşçev döneminde Stalin döneminin pekçok kararı tashihe uğruyor ve bilhassa millî konulardaki Ruslaştırma siyaseti kıs­men de olsa yumuşatılıyordu. Mesela, 2. Dünya Sa­vaşı esnasında toptan savaş suçlusu ilan edilerek 2 Kasım 1943’de yurtlarından çıkartılan Karaçay-Balkar Türkleri ve 23 Şubat 1944’te aynı muameleye maruz kalan Çeçen-İnguşlann vatanlarına dönme hakları iade ediliyor ve bu işlem Kruşçev tarafından Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin XX. Kongresi’nde yapılan konuşmasıyla insanî olmayan bir hareket olarak tarif ediliyor ve Sovyet Devleti’nin uyguladığı Lenin millî siyaseti prensiplerinin kaba­ca bir ihlali diye kınanıyordu.

 Bu ortamda yaptığı vicdan muhasebesi Resul Hamzatov’u Stalin devresinde “kabaca Ruslaştırma” politikasına uygun düşen eserlerini gözden geçirmeğe sevk etmiştir diyebiliriz. Takdire değen bir şey varsa o da Resul Hamzatov’un yaptığı özeleştiriden sonra atalarının ve halkının gösterdiği millî yönde kalemine yol vermesidir. Böylece O, eserlerinde Dağıstan’ın hür havasını, Dağlı’nın zalimlere eğilmeyen “papaklı” başını unutmamak üzere yeniden doğu­yordu. Cengiz Aytmatov’un deyimiyle böylece küçük Dağıstan’ın sınırlarını aşarak ‘çeşitli memleketlerin geniş okuyucu kitleleri arasında tanınan, eşi bulun­maz, son derece milliyetçi bir şair’ konumuna ulaşı­yordu.

 Resul Hamzatov Şeyh Şamil’den af dileğini sadece bir şiirden ibaret bir dilekçe halinde bırakmamıştır. “Benim Dağıstanım” kitabında Şeyh Şamil’in öğütlerini, hayatından bölümleri yeni nesillere anlatma görevini de başarıyla sürdürmektedir. Ayrı bir yazı­da bu konuyu ele almak üzere Resul Hamzatov’a ‘keşke o menfur şiirini yazmasaydın da İmam Şamil’in ruhunu  incitmeseydin!’ demekten yine de kendimi alamıyorum.

————————

(*) Rasul Hamzatov : Dağıstan’ın büyük halk şairi Rasul Hamzatov 8 Eylül 1923 tarihinde Dağıstan’ın Hunzah bölgesinde Tsada köyünde doğdu. 1943 yılında SSCB Yazarlar Birliği üyeliğine seçildi. Hamzatov’un ilk kitabı da yine 1943 yılında Avar dilinde yayınlanmıştır. 1950 yılından itibaren de uzun süre Dağıstan Yazarlar Birliği Başkanı olarak görev yaptı.

Rus ve Avar dillerinde kaleme aldığı şiir ve nesirlerden oluşan birçok kitabı var. Şiirlerinden bazıları ve Benim Dağıstanım anı-söyleşi türündeki kitabı Mazlum Beyhan tarafından Türkiye Türkçesine çevrildi.

Şairin şiirlerinden bazıları Raymond Paus, Yuri Antonovi, Aleksandr Pahmutov gibi ünlü kompozitörler bestelenmiştir.

Rasul Hamzatov’un doğumun 80. yıldönümü ve 81. yaşına girmesi  dolayısıyla 10 Eylül 2003 tarihinde kutlamalar yapıldı. Dağıstan yetkililerinden Magomed İsayev, “Rasul bizim bir tanemiz, bölge insanları onun jübilesinin en güzel şekilde gerçekleşmesi için elinden gelen her şeyi yapacaktır” demişti. Hamzatov’un doğduğu ev olan halk şairi babası Hamzat Tsadas’ın müze evi de bu yıldönümü vesilesi ile restore edildi.

Rasul Hamzatov, 2.11.2003 tarihinde Moskova Merkez Hastanesi’nde hayatını  kaybetti. Uluslararası Yazarlar Birliği Başkanı Şovkat Niyazi, Dağıstan’ın ünlü şairi Rasul Hamzatov’un 2 Kasım 2003 günü  saat 13:30’da tedavisi için yatmakta olduğu Moskova Merkez Hastanesi’nde hayata gözlerini kapadığını açıkladı.

Bütün dünyada Kafkasyalı olmaktan gurur duyduğunu her zaman dile getiren ünlü yazarın cenazesi 3.11.2003 tarihinde Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Putin’in de katıldığı büyük bir törenle Dağıstan’da defnedildi.

————–

DİPNOTLAR :

(l) Yazarın Dr. Oğuz Karaçay müstear adıyla yazdığı bu yazı ‘Hamzatov ve San’atta İdeolojinin Tükenişi’ başlığı ile Türk Edebiyatı Dergisi’nin 160. sayısında yayınlanmıştır. Bu yazı Sovyetler Birliği’nin ilim ve kültür çevrelerindeki Şeyh Şamil değerlendirmelerinin ideolojinin etkisiyle ne kadar değişik yönlere kaydırıldığını ortaya koymaktadır.

(2) Edige Kırımal, “Benim Dağıstanım”, Dergi, 51. Sayı, Münih 1968.

(3) Beksultan Batırhan, “İki Ayrı Duyuş ve Davranışın Sahibi Dağıstanlı Şair: Resul Hamzatov”, Kuzey Kafkasya Dergisi, İstanbul 1975.

(4) Şeyh Necmeddin Hosatli kastedilmektedir.