Kanûnî’nin Pîrleri veya ‘İhtişâm’ın Manevî Yüzü

Dr. Hayati BİCE

Onlar ne uydururlarsa uydursunlar, ne yaparlarsa yapsınlar, bu millet Kanûnî gibi Osmanlı sultanlarını hataları ile birlikte âdetâ bir evliyâ olarak sevmeğe devam edecektir.

Geçtiğimiz iki hafta boyunca bir TV kanalında yayınlananMuhteşem Yüzyıl” dizisinin körüklediği ilgi ile hemen her yayın organının bir yerinden tutup kendince tarif ettiği Kanûnî Sultan Süleyman’ın manevî ilgileri konusu karanlıkta kaldı. Bu dizi ve yorumlarda ortaya çıkan Kanûnî Sultan Süleyman portresinin gözleri bağlanarak elleriyle temas ettikleri fili tarif etmeleri istenen dervişlerin fil tarifinden pek de farkı olmadığı söylenebilir.

Harem” odaklı olarak kurgulanan dizide, yapım ekibi ve senaristinden -ortaya koydukları eserden hareketle- Kanûnî Sultan Süleyman döneminin maneviyat iklimini şekillendiren mürşidleri konusunda bir şey beklemek ne kadar yersiz ise, bu konuda birçok programa konuk edilen veya yazan tarihçilerin de konuya teğet geçmeleri o kadar ilginçtir.

 

Osmanlı Geleneğinin Maneviyat Cephesi

Kurucusu Osman Gazi’nin mürşidi –ve kayınpederi- Şeyh Edebalı’dan başlayarak Osmanlı geleneğinde maddi gücü temsil eden sultan ile maneviyatı temsil eden mürşidler arasındaki ilişkiyi dile getiren o kadar çok kaynak vardır ki tamamından söz etmeğe başlansa bir kitap hacminde bir makale yazmak gerekecektir. Sadece ders kitaplarında bile yer bulmuş olan Yıldırım Bayezid ile Emir Sultan, Fatih Sultan Mehmed ile Ak Şemseddin arasındaki ilişkiye işaret etmek bu konuda yeterli bir fikir verecektir.

Bursa’dan Konya’ya, Kastamonu’dan Hacıbektaş’a nerede bir evliya türbesi var ise orada bir Osmanlı Sultanı’nın elinin uzanması ile gerçekleştirilmiş bir imar faaliyetine tanık olmamız Osmanlı erkinin maneviyat büyükleri ile olan ilişkisinin büyük bir saygıyı dile getiren ifade eden somut kanıtları olarak hâlâ ayaktadır.

 

‘Muhteşem Yüzyıl’ın ‘Muhteşem Pîrleri’

Kanûnî Sultan Süleyman döneminde yaşamış olan evliyaullahın isimlerini evliyâ hayatlarının derlendiği Şakâyık-ı NumâniyyeSefînetü’l-Evliyâ gibi Tabakât kitaplarından (1) izlemek mümkündür. Bunlar arasında arkalarında bıraktıkları manevî mirasın bugüne kadar taşınması ile tanınan Sünbül Sinan Efendi, Merkez Muslihiddin Efendi ve bu yazıda – Kanûnî Sultan Süleyman’ın süt kardeşi olarak kayıtlara girmesi nedeniyle- özellikle vurgulamak istediğim Beşiktaşlı Yahyâ Efendi isimlerini anmak gerekir. Kanûnî dönemi İstanbul’unun en yaygın tarikatı olan Halvetiyye tarikatının önde gelen isimleri olan Sünbül Sinan Efendi ve halefi Merkez Muslihiddin Efendi’nin cenaze törenine ilişkin kayıtlar Kanûnî Sultan Süleyman’ın bu pîrleri ile ilgisinin kanıtlarını sunmaktadır. Sünbül Sinân hazretleri, Kanunî’nin tahta oturuşunun 9. yılında 1529 senesinde ve seksen yaşlarında vefat edince cenâzesi Fâtih Câmiine getirildi ve Kanûnî’nin Şeyhülislâmlarından Ahmed Şemseddin ibn Kemâl Paşa’nın imâmetinde kılınan cenaze namazına binlerce İstanbullu yanında devlet erkânı da katıldı. Cenaze namazı sonrasında İstanbul’daki irşad faaliyetini sürdürdüğü Kocamustafapaşa’daki dergâhı ortasında kazılan kabri üzerinde yaptırılan türbesi halen de İstanbul’un önemli ziyaretgâhlarından birisi olarak bilinir. Sünbül Sinan’ın halefi Merkez Muslihiddin Efendi, kaynaklarda bizzat Kanûnî Sultan Süleyman’ın desteği ile yaptırılan dergâhında irşad faaliyetini sürdürdükten sonra 1551 yılında vefat eder. Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi tarafından gasledilen cenazesinin getirildiği Fâtih Câmiinde, “Dünyâda riyâsız bir kimse olarak sadece bu Zât’ı görmüştük”diyen Ebussuûd Efendi tarafından o zamana kadar misli görülmemiş bir kalabalık cemaat ile cenâze namazı kılındı. Cemaatin kalabalıklığı yüzünden, uzunca bir sürede, Topkapı surları dışında Kanûnî Sultan Süleyman’ın annesi ‘Hafsa Sultan hayrâtı’ olarak yaptırdığı tekkedeki kabrine ulaştırılabilen bedeni Ebussuûd Efendi eliyle defnedilir. İstanbul’da hayatı adeta durduran bu cenaze törenlerine katılan devlet erkânı başında Kanûnî Sultan Süleyman’ın yer aldığını tahmin etmek hiç de zor değildir.

 

Kanûnî ve Beşiktaşlı Yahyâ Efendi

Kanûnî’nin süt kardeşi olarak kayıtlara geçen Beşiktaşlı Yahyâ Efendi arasındaki ilişkide kökleri tâa çocukluk günlerine kadar uzanan bir dostluk saklıdır. Rivayetlere göre Trabzon’da aynı hafta doğan ve salihâ bir hanım olması ile tanınan Yahyâ Efendi’nin annesinden ortaklaşa süt emdikleri kaydedilen Yahyâ Efendi’ye Kanûnî –ondan birkaç gün sonra dünyaya gözlerini açtığı için- “ağabey” derdi. Bu rivayetler ötesinde bazı kayıtlar Yahyâ Efendi’nin devlet yönetimi ile ilgili bazı konularda da “Cihan Sultanı” Kanûnî’ye müdâhil olabildiğini göstermektedir.(2) Yahyâ Efendi’nin Hızır a.s. ile Kanûnî’yi bir araya getirdiği hakkındaki menkıbe de bütün Türk coğrafyasındaki tasavvufî çevrelere ve kitaplara yayılacak kadar şöhret kazanmıştır. (3)

 

Beşiktaşlı Yahyâ Efendi’nin Kırgınlığı ve Sonrası

İddialara ve daha önemlisi halkın genel kanaatine göre Hürrem Sultan’ın telkinleriyle Şehzade Mustafa’nın babası tarafından verilen emir ile boğdurulmasından sonra bir de annesi Mâh-ı Devrân hatun saray dışına çıkartılınca Yahyâ Efendi, Kanûnî Sultan Süleyman ile olan yakınlığına güvenerek, Mâh-ı Devrân Gülbahar Hatun’u tekrar saraya alması, şefkat ve merhamet etmesi isteğinde bulunan bir mektup yazar. Bu isteğine olumlu yanıt alamayan Yahyâ Efendi bütün resmî görevlerini terk eder. Medresedeki görevinden ise 1553 yılında azlolunur ve günlük elli akçe ile emekli edilince de kendi isteği ile Beşiktaş’ta kendi mülkü olan bağında inzivaya çekilir.

Kanûnî’nin, malûm TV dizisi sayesinde herkesin ismini öğrendiği eşi Hürrem’in 1558’deki vefatı sonrasındaki ömrünü, son 8 yıllık hayatını dervişâne bir sâdelikle yaşayarak geçirdiği rivayet edilir. Bu dönemde Kanûnî ile bir Kadirî-Nakşî dervişi olan Beşiktaşlı Yahyâ Efendi arasında bir şeyh-mürid ilişkisi yaşayıp yaşamadığı meçhuldür. Bazı kaynaklara göre üveysi bir mürşid olan Yahyâ Efendi’ye intisâb ile seyr ü sülûk yapan Sultan Süleyman sufiyâne şiirler de kaleme almıştır. Manevi müşahadelere göre Beşiktaşlı Yahyâ Efendi’nin Kanûnî ile baş başa sohbete çekilerek kendisine “Lafzâ-i Celâl” zikrini tarif ettiği oda, bugünkü Yahyâ Efendi dergâhında mescid giriş kapısının sol yanındaki kapı ile girilen koridorun sonundaki odadır. Bu oda ile ilgili bir diğer rivayet Yahyâ Efendi ile Hızır a.s. sohbetlerinin de burada yapıldığı hakkında olup günümüze kadar ulaşmıştır.

 

‘Muhteşem Yüzyıl’ın Âkıbeti

İlk iki bölümünün içerik analizine göre gösterim süresinin %90’ı “kadın” ve “harem” sahneleri ile doldurulan malûm TV dizisinin sonraki bölümlerinde senarist Meral Okay ile tarih danışmanı Erhan Afyoncu bir şekilde Yahyâ Efendi’yi de kamera önüne, sahneye çıkarırlar mı?, yahut, “Muhteşem Yüzyıl” dizisinin ömrü ne kadar sürecektir?; bilemem. Fakat bildiğim bir şey var ki, onlar ne uydururlarsa uydursunlar, ne yaparlarsa yapsınlar, bu millet Kanûnî gibi Osmanlı sultanlarını hataları ile birlikte âdetâ bir evliyâ olarak sevmeğe devam edecektir.

Beşiktaş’taki dergâhındaki türbesini her gün yüzlerce ziyaretçinin himmet dilekleri ile ziyaret ettiği Yahyâ Efendi, maneviyat dünyasındaki icraatını yapmağa devam edecek; üveysiyyet yolu ile halen de sürdürdüğü irşadı ise -Allahu a’lem- kıyamet sabahına dek sürecek… (4)

 

———————————————————

(1) Taşköprülüzâde, Şakâiku’n Nu’maniyye fi Ulemai’d-Devleti’l-Osmaniyye; Osmanlı Bilginleri adı ile İz Yayınları arasında günümüz Türkçesi ile yayınlandı. İz yayıncılık İstanbul-2007. Hüseyin Vassâf’ın Sefînetü’l-Evliyâ kitabı ise önce Seha Neşriyat, yakınlarda ise Kitabevi Yayınları arasında günümüz okuruna sunuldu.

(2) “Bir gün Yahyâ Efendi, görev yaptığı medreseye gitmek için yola çıkmıştı. Yolda atının yularını tanıdığı bir papaz tuttu ve “Ey Yahyâ Efendi! Sana bir sorum var. Ölen kalan kim bilinmeden ölmüş bir gayr-i müslimden devlet haraç istiyor? Her sene yeni defter tutulmayıp, eski defter üzere vergi gidiyor. Bu nasıl iştir? Bu şekilde hareket dîninizde var mıdır?” dedi. Yahyâ Efendi bunları duyunca; “Hayır. Dînimizde ölmüş bir gayr-i müslim vatandaştan haraç alınmaz. Sonra çok fakir kazandığıyla güç geçinen kimseden ve çok yaşlı olanlardan da haraç alınmaz. Bunlar affolunmuşlardır. Sultânımız ona muhtaç değildir.” dedi. O zaman papaz; “Yahyâ Efendi şunu iyi bil ki, ölen kimsenin bile haracını isteyip, her yıl alırlar. Ne olur bunu Sultan Süleymân Han’a arzedin, haber verin…” dedi.

Bunları işiten Yahyâ Efendi celâllendi ve din gayreti ile medreseye vardı. Hemen kâğıt-kalem istedi ve Sultan Süleymân Hana hitâben; “Ey cihân sultanı Süleymân Han! Şimdi sana saltanat haram oldu. Zulmün ölen kişilere kadar uzandı demek. Bu mudur din gayreti? Halbuki böyle bir zulmü senin ecdâdın yapmamıştı. Bak, müminleri bir kâfir ilzâm ediyor, susturuyor, çâresiz bırakıyor.” diye yazdı. Sonra bu mektubu Sultan’a gönderdi. Mektup, Kanûnî’nin eline ulaşıp okudu. Tahtından indi ve bir adamını Yahyâ Efendi’ye göndererek dergâhına geleceğini bildirdi. Çok geçmeden saltanat kayığına binip Yahyâ Efendi’nin Beşiktaş’taki dergâhına vardı. Selâm verip “Ağabey! Bu mektup da nedir? Bunu bize siz mi gönderdiniz? Nedir suçumuz? Bize bunu beyân edip açıklayınız? Biz de işin hakîkatını bilelim. Saltanat bana neden haram oldu? Kime zulmeyledim?” diye sordu.

Yahyâ Efendi hazretleri ona; “Pâdişâhım! Bu ne iştir? Haraç defterlerini her sene niçin yenilemezsiniz? Ölmüş olan gayr-i müslimlerden memurlarınız hâlâ haraç toplarlar. Böyle ele geçen mal hiç helal olur mu? Yediğin, giydiğin haram olunca, elbetteki saltanat da sana haram olmuş demektir.” dedi.

Hayretler içinde kalan Kanûnî; “Allah biliyor ki, bu söylediklerinizden zerrece haberim yoktur.” dedi.

Yahyâ Efendi de; “O halde bu gaflet nedir? Yarın Allah’ın huzûrunda buna vereceğin cevap ne olur? Memurların gayr-i müslim malı alırlar. Bu kâfir hakkı, kul hakkı olur. Er-geç Allah’ın huzûruna çıkacaksın. Yakanı kâfirin eline vereceksin. Netîcede korkarım cehennem ateşine atılırsın. Cihân pâdişâhının kâfirle birlikte hesâba gelmesi lâyık mıdır? Bu mudur din gayreti? Kullara zarar verene, inletip ağlatana Allah’ın rızâsı yoktur. Sana yolların en hayırlısı gösterilmişken, buna Rasûlullah efendimiz hiç rızâ gösterir mi? Yaptırdığın iş yanlıştır. Niçin adâletle işlerini görmezsin? Dîninin bildirdiği yola gitmezsin? Şunu iyi bil ki, ey cihân pâdişâhı! Şöhret zînetinin hepsi bu dünyâda kalır. Eğer adâletle bir iş yaptıysan, sana kalacak odur.” buyurdu.

Kanûnî Sultan Süleymân Han bu sözleri işitince ağladı ve yanındaki vezîrine emredip; “Her sene evleri teker teker sayın. Gayr-i müslimlerden ölen kalanları yazın. Haraç hesâbını iyi tutun. Hazîneye haram para getirmeyin. Şunu iyi bilin ki, buna kesinlikle rızâm yoktur.” diye ferman etti.

Sonra da Yahyâ Efendi hazretlerine dönüp; “Sen bizim doğru yolu gösteren rehberimizsin. Gaflet uykusundan bizi uyandırdın. Bu sebeple Allah senden râzı olsun.” dedi.

Yahyâ Efendi de ona; “Ey cihân pâdişâhı! Tevbe edin ki, Allah affetsin. Bir daha gaflette kalıp zulüm etmeyiniz. Doğru yolu bırakıp eğri yola gitmeyiniz.” buyurdu.

Kanûnî ise Yahyâ Efendi’ye: “Ağabey! Şimdi artık bizim tahta geçmemize izin var mıdır?” diye sordu.

Yahyâ Efendi, Kanûnî’nin elinden tutup “Evet şimdi tahtına rahatça çıkabilirsin.” buyurdu.

(3) Kanûnî Sultan Süleyman, Yahyâ Efendinin Hz. Hızır’la sık sık görüştüğünü bildiğinden bir gün kendisine “Beni Hz. Hızır’la görüştürür müsün?” diye sorar. Yahyâ Efendi sadece, “Nasib” der. Bir gün Yahyâ Efendi ve Kanûnî tebdil-i kıyafet gezintiye çıkarlar. Kayıkçının birine takılıp, boğaza açılırlar. Tekneye Salı Pazarı’ndan boylu poslu, tertipli, temiz yüzlü, insan güzeli bir genç biner. Yanlarına ilişir ve Yahyâ Efendi ile muhabbete başlar. Genç ile Yahyâ Efendi arasındaki bu ledünnî sohbetten pek de bir şey anlamayan Kanûnî, dalgınlıkla, elini suya sokar, dalgaların etkisiyle değerli yüzüğünü denize düşürür. Sandaldakilere belli etmez ama yüzüğünün gittiğine çok üzülür. Kayık tam Kuruçeşme iskelesine yaklaşırken genç elini suya daldırır ve denizden çıkarttığı yüzüğü alıp Sultan Süleyman’ın avucuna bırakır. Kanûnî şaşkın bakışlarla bir sandaldan inip kayıplara karışan gencin ardından bir avucuna bırakılan yüzüğe bakar Yahyâ Efendi ile Kanûnî’ye der ki:

-Hadi bakalım gözün aydın. Aradığını gördün; yitirdiğini buldun işte…”

-Kimi gördüm?

-Hızır Aleyhisselam’ı.

-Hani nerede?

-Bir saattir sandalda yanımızdaydı.

-Yoksa o genç Hızır mıydı?

-Ta kendisiydi… Yüzüğünü bulunca da anlayamadın mı?

(4)Yahyâ Efendi Türbesi, 1569 yılında (Kanûnî’den 3 yıl sonra) vefat eden Yahyâ Efendi’nin kabri üzerine Sultan II. Selim talimatı ile Mimar Sinan tarafından inşa edildi. Eğer bu yazıyı okuyanlardan o üveysi irşaddan nasib almak isteyen olursa mescidin ön tarafındaki yer alan, Cumhuriyet dönemindeki son postnişin Abdulhayy Öztoprak Efendi’nin kabrini de ziyaret etseler ne iyi olur…