“Çürüten Siyaset’ ve ‘Yasaklı Tasavvuf’

Dr. Hayati BİCE

 

Taha Akyol 20 Mayıs 2011 tarihli ve “Mitingleri sevmiyorum” başlıklı yazısında siyaset meydanlarına hâkim olan söylemlerden haklı olarak şikayet ediyor ve “Meclis komisyonunda, bir parlamento genel kurulunda söylense ayıplanacak, hatta tutanaklardan çıkartılacak sözleri miting meydanlarında peş peşe sıralanması”ndan haklı olarak yakınıyordu. (1)

Her devrin önde gelen Siyaset esnafı ile –Mesut Yılmaz’ından R. Tayyip Erdoğan’a- oldukça yakın bir ilişki oluşturabilmiş bir kalem olan Taha Akyol’un entellektüel muktesabatına yakışan bu çıkışını “Üç miting, beş miting… Sonraki mitingler için yeni laflar, yeni flaşlar lazım olduğu için “tribün faktörü” gün geçtikçe daha öfkeli, daha provokatif hale geliyor.” sözleriyle somut hale getiriyor. Gerçekten de siyasî liderlerinin birkaç miting söylemini izlemiş birisi varsa hemen fark etmiş olmalı ki, liderlerin miting söylemleri, nutuk atılan şehrin mahalli birkaç sorununa yönelik birkaç vaad dışında adeta karbon kopya birbirinin aynı konuşmaları içeriyor. Artık sonlarına yaklaşan seçim kampanyalarının bundan sonraki safhalarında parti söylemlerinin dayanılmaz hafifliğini giderecek bir gelişmenin görülebileceğini sanmıyorum.

Akyol, “tribün siyaseti” şeklinde adlandırdığı siyasî tartışmaların meydanlar yerine ekranlarda karşılıklı tartışmalarda yapılmasını tercih edeceğini belirterek “Mitingsiz demokrasi elbette olmaz… Ama bizde ölçüsü kaçtı.TV’ler sayesinde iletişimin gelişmesiyle siyasi faaliyetlerin TV’lerden yayınlanması mitingleri kızıştırdı. Görsellik ve yüzeysellik siyasi kültürümüzde içeriği ezdi adeta!” tesbitini dile getirdi. “Havai, sorumsuz ve popülist” bir siyasi kültüre yol açan “video siyaseti” “kitleleri çok kötü ve daha yüzeysel bir şekilde bilgilendirmekte” ve“tutkuları ve öfkeleri kabartan, fakat sorunları çözme yeteneğimizi geliştirmek yerine sorunları ısıtan” bir etki oluşturmaktadır.

“Video kaseti” terimini son günlerde gündeme bomba gibi düşen MHP’nin Başkanlık Divanı üyelerinin pornografik görüntüler içeren gizli kamera kayıtları anlaşılmasın. Bu kaset skandalının düşündürmesi gereken husus, çok daha derinlikli bir analizi gerektiriyor. Toplumun İslâmi inanç temelinde şekillenmiş ahlâkî kodlarındaki çözülme ve hatta eriyip buharlaşmanın ulaştığı derinliği inceleyen bir başlı başına bir analiz gerekli. MHP geleneği içerisinde Muhsin Yazıcıoğlu ekibinin kopması ile ivme kazanan İslâmi renk solmasının ülkücü harekette yol açtığı ahlâkî pörsümeye yol açan süreci başka bir yazıda ele almak üzere, bu yazımda gündemi işgal eden sığ ve seviyesiz –hattâ mide bulandırıcı- gürültüler arasında kaynayıp giden, umarım bir gün gündeme tam manası ile oturacak bir çıkışın altını çizmek istiyorum.

 

“Tasavvuf Dergâhları Yasallaştırılmalı ”

12 Haziran 2011 seçim kampanyasından benim hafızamda yer edecek olan tek söylem nedir denilse Ankara milletvekili adayı olan Bülent Kuşoğlu’nun sözlerini hatırlayacağım. (2) “Tekke ve zaviyelerin kapatılması toplumu yozlaştırdı, yeniden açılmalı” başlığı ile sunulan röportajında söylediği önemli sözler, can alıcı tesbitleri, hem partisi tarafından benimsenmedi; hem de rakip parti sözcülerince görülmezden gelindi. Muhalefet partilerinden kimisi “600 TL’lik “Aile Sigortası” kimileri ise “asgari ücret 825 TL olacak” yapılacağı gibi “daha fazla ekmek” anlamına gelen ve sonuçta mideye hitap eden söylemleri tekrarlamayı tercih ettiler; iktidar ise 8 yılı aşkın süredir maddi beklentilerini tatmin edemediği halk kitlelerini okul çocuklarına verilecek “I-PAD” vaadi ile ikna etmeğe çalıştı.

Bülent Kuşoğlu’nun ahlâkî yozlaşma, kimliksizliğin yaygın hale gelmesi gibi sosyal hastalıklara dikkat çekerken çok önemli şeyler söylemişti oysa. Tasavvuf ocaklarının tarih boyunca Türklük ve İslamiyet’in aktarılmasında çok önemli roller oynadığını belirten Kuşoğlu, “Şu anda toplumu kültür ve inanç konusunda besleyecek bu damardan yoksunuz. Onun için de bu tür kurumlara ihtiyaç var, yeniden kurulması için gerekli hazırlıkların yapılması gerekir. Dergâhlar, çağdaş eğitim kurumları olarak tekrar benimsetilmeli. ‘Bunlar irtica yuvaları!’ Yok öyle bir şey. Tam tersine kültür yuvaları.” görüşlerini dile getirmişti. Gazetenin yansıttığına sözlerine bakılırsa CHP’nin Ankara 1. Bölge’den 5. sıra milletvekili adayı Bülent Kuşoğlu’na göre, tarikat kurumlarının resmen kapatılması hem Sünni kesimde hem de Alevi kesimde ciddi yozlaşmalara sebep olmuştu. Bu kurumların ‘irtica yuvası’ olduğu yönündeki iddiaları çok yanlış bulduğunu ifade eden Kuşoğlu, “Kültürel hayatımızı daha iyi yaşayabilmemiz, inançlarımızı daha iyi öğrenmemiz için geçmişte olduğu gibi bu tür sosyal ve kültürel kurumlar olmalı.” vurgusu yapmıştı. Çok başarılı bilim adamlarının da bazı tekke ve zaviyeler ile cemaatlere mürit olabildiğine dikkat çeken CHP PM üyesi de olan Kuşoğlu, bu durumun ihtiyaçlardan kaynaklandığı tespitini yaptı. Hemen ardından altını çizdiği hususlar şöyleydi: “Eğitim ve kültür kurumları olan dergâhlar birer üretim yeridir. Oralar aynı zamanda Türk ve İslam kültürünün belirli yerlere aktarılmasını misyon edinen yerlerdi. İnsan eğitim kurumu olan dergâhların faal olmamasının topluma olumsuz etkileri oldu. Toplumumuz çok kolay yönlendirildiyse ve provoke edilebildiyse bir sebebi de budur. Sadece devletin ‘sosyal devlet’ olması yetmiyor, toplumun da ‘sosyal toplum’ olması gerekiyor. Onun için de bu tür kurumlara ihtiyaç var. Bu kurumların yeniden kurulması için gerekli hazırlıkların yapılması gerekir.”

 

Tepkiler Anında Geldi: “Seni gerici seni !…”

Bülent Kuşoğlu’nun sözleri medyada yankılanınca beklenen tepkiler gelmekte gecikmedi. Başta “Tekke ile Zaviye” başlıklı bir yazı yazan Milliyet yazarı Melih Aşık olmak üzere (3) pek çok Kemalist okur/yazar yeni CHP’li Bülent Kuşoğlu’na tavır koydu. Bu yazılardan Altan Arısoy imzalı “CHP Nereye Gidiyorsun?” başlıklı yazısının başlığı bile konunun laik aydınlar tarafından nasıl anlaşıldığının ve oluşan rahatsızlığın göstergesi olarak kafi gelebilir. (4) Fakat gösterilen tepkilerden en aşırısını yansıtan bir tanesi daha ilk başında “Taliban kafalı Kemalbeygiller ve ‘Tekke’ özlemcisi arkadaşları Kuşoğlu” gibi saldırgan bir söylem taşıyan yazı idi. (5) Bu son yazıda Kemal Kılıçdaroğlu ile Kuşoğlu’nun Maliye’den mesai arkadaşı oldukalrı özellikle vurgulanmıştı.

Bülent Kuşoğlu’nun zaten belirli bir cemaatin yayın organı olduğunu herkesin bildiği ZAMAN gazetesine verdiği bu demeç derhal tepkilere yol açtı. CHP’nin bir milletvekili adayından bu “şok edici” sözleri duymak CHP’nin geleneksel laikçi çizgisini sürdürme derdinde olanları çok germişti anlaşılan. Bunun üzerine yeni bir açıklama yapan Bülent Kuşoğlu, “tekke ve zaviyelerin Cumhuriyet döneminde kapatılması”na ilişkin görüşlerinin istismar edildiğini belirterek, açıklık getirmek zorunda kaldı.

 

“Tarikatlar hukuken kapatıldılarsa da fiilen varlar…”

Ancak Bülent Kuşoğlu, CHP’nin geleneksel laikçi çizgisinin yükselen itirazlarından yılmış olmalı ki, bu söylemini 24 saat bile sürdüremedi. Laik CHP çevrelerinden gelen sert tepki üzerine yapmak zorunda kaldığı yazılı açıklamada, Bülent Kuşoğlu sözkonusu açıklamasının editoryal bir eksiklikle yayınlandığını belirterek, şunları söylüyordu: “Konunun özü şu; Geçmişte özellikle Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Türk ve İslam tarihinde önemli işlevler gören bu kurumlar, Cumhuriyet dönemine gelindiğinde hem dışarının yönlendirmesine maruz kalmış, hem de geleneksel çizgilerinden çıkarak bozulmuş, irtica yuvaları haline gelmişlerdi ve kapatıldılar. Hukuken kapatma gerçekleşti ise de tarihten gelen bu toplum kurumlarının sonlanması mümkün olmadı, hatta bunlar kanuna rağmen zamanla nitelik ve nicelik olarak geliştiler. Bugün elimde kesin bir rakam olmamakla beraber yüzlerce tarikat, cemaat var ve bunların kontrollerinde de 3 binden fazla okul ve 10 binden fazla öğrenci yurdu olduğu tahmin ediliyor. Kontrollerindeki ticari kuruluşlar konusunda bilgimiz ise yok. Mal varlıklarının 50 milyar lirayı aştığı tahmin ediliyor. Finanstan, iletişime her alanda faaliyet gösteren ve ekonomiyi yönlendiren şirketler bu “sektör”ün kontrolünde. Çoğu yurt dışında da faaliyet gösteriyor. Bir çok yerde camilerimiz bu tarikatlara göre cemaat oluşturuyor ve bir birlerinin camilerine gitmeyen cemaat mensupları var. Bu cemaat ve tarikatlara resmen kaç kişinin üye oluğunu bilmiyoruz ama büyük bir halk kesimi üzerinde etkililer. Bugün farkında olalım veya olmayalım tekke ve zaviyeler fiilen varlar. Geçmişte halkı din ve kültür konusunda eğiten bu kurumlar bugün ekonomi ve siyaset dünyasına da yön verir durumdadırlar. Bazıları belediyeleri, bazıları kamu kurumlarını kullanır hale gelmişler. Bu şekilde devam etmeleri halinde hem inançlarımıza, hem siyasete, hem de kamuya zarar verecekler ve toplumun yozlaşması artacaktır. Üyeleri veya sempatizanları arasında her eğitim seviyesinden ve her meslek kesiminden kişilerin olduğu bu kurumların görünür hale getirilmeleri ve çağdaş bir anlayışla düzenlenmeleri gereği çok açıktır. Fildişi kulelerde oturup, klasikleşmiş ‘Buraları irtica yuvaları’ naraları atmak, gerçekleri görmemek akla, mantığa ve Atatürk anlayışına aykırıdır. Ülkesini seven, Cumhuriyetine bağlı, toplumun sorunlarının farkında olan, akvaryumda yaşamayan etrafını gören sorumluluk sahibi her yurttaş gibi bende bunu ifade etmeye çalıştım.”

 

Küçük Bir Kamuoyu Yoklaması: “Dokunma Yanarsın”

Bülent Kuşoğlu’nun bahsettiğim sözleri medya da yer aldığı günlerde konunun taşındığı ve çoğunlukla İslamcı gençlerin üye olduğu bir internet forumunda bu konuda “Tasavvufî faaliyetlerin yasal statü kazandırılarak serbest bırakılması” vaadinin seçmen için anlamı ne olur? başlıklı bir anket yapıldı. Sonuçta fikrini yazan az sayıdaki katılımcı bu konuda iktidarın hiçbir adım atamayacağı konusunda hemfikir oldu. Muhalefetin durumu ise ortada…

Sonuçta şunu söylemek mümkün; ülkenin “ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü” ; hatta “İstiklâl marşı”, hatta “başkenti” ; ve hatta resmî dili” tartışma ortamına en yetkili kişiler tarafından taşınıp tartışmaya açılırken ülkemizin manevî iklimin yozlaşmasının en önemli nedenlerinden birisi olduğu CHP adayı bir insan tarafından dile getirilen tasavvufî yasakların sürdürülmesinin “tartılması teklif dahi edilemez bir konumda bırakılması ve eskilerin tabiri ile “âdeme mahkûm edilmesi” doğrusu dikkat çekicidir.

Bu konuda çok önemli bulduğum bir tesbitimi de paylaşmadan geçemeyeceğim. Siyaset-Tarikat ilişkileri konusunda Nilüfer Göle, Nur Vergin, Nilüfer Narlı gibi sosyal bilimciler söz söylerken Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç dışında tek bir ilahiyat akademisyeninden gür bir ses çıkmaması da anlaşılmaz bir şey. Habertürk TV’de yayınlanan Öteki Gündem programına katılan Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç, lafını eğip bükmeden tarikat ocaklarının yasal statüye kavuşturularak, resmî denetime açık olarak faaliyete geçirilmesinin artık tartışılma zamanının geldiğini söyledi. Dergâhların kapatılmasının “tarihî bir hata” olduğunu ve bu hatadan dönülmesi gerektiğini genel medya kanallarında ilk kez bir ilahiyat akademisyeninden dinledim. Bütün kalbim ile katıldığım bu tesbitin Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç gibi saygın bir akademisyen tarafından seslendirilmesi altı çizilmesi gereken bir husustur. (6)

Hele bu konuların tartışıldığı medya programlarına katılan ve ülkemizdeki tasavvufî çevrelerle organik-inorganik ilişkide olduklarını sağır sultanın dahi bildiği Ahmet Taşgetiren, Ali Bulaç gibi değerli isimler kolayca söyleyebilecekleri gerçekleri yutkuna yutkuna, eğip bükerek söyleyebilirken meydanın Ruşen Çakır, Murat Yetkin gibi oryantalist tavır sahibi gazetecilere kalmasını da kabul etmek mümkün değildir. (7)

 

Tasavvufî Otokontrolden Yoksunluk Sendromu ve Siyasetteki Ahlâkî Çürüme

Hakkı verilerek tartışılsa ülke gündemini yerinden oynatacak bir söylemin gürültüye getirilmesi ve söyleminin ardında duramayan Bülent Kuşoğlu’nun bir şekilde linç edilerek susturulması -yazımın başında naklettiğim Taha Akyol’un- siyasetteki seviyesizlik tesbitinin somut bir örneği olarak da değerlendirilebilir.

Prof. Dr. Binnaz Toprak gibi kabristan girişinde resmedilmiş “Her nefs ölümü tadacaktır” içerikli ayetteki uyarıdan rahatsız olduğunu söyleyen (ayetten-hadisten-kelâm-ı kibardan bî-haber fakat siyasete soyunmuş) akademik tipler, dinî konulardan söz ederlerken milletvekili aday listelerinde yer alarak aktif siyasete girmiş ilahiyat akademisyenlerinin “aile sigortası”, “hilâl kart” izahatları için nefes tüketmesini anlayabilmek mümkün değil…

CHP aday listelerinde yer alan “tarikat şeyhi torunu” Doç. Dr. Muhammet Çakmakçı ve -tam da bu yazıda bahsedilen ahlâkî yozlaşmanın yol açtığı fırtına ile altüst olan- MHP Ankara 2. Bölge listesinin ilk sırasına yükselen milletvekili adayı Prof. Dr. Mustafa Erdem gibi ilahiyat akademisyenlerinin konuya ilgisiz kalmalarını anlamak mümkün değildir. Siyasete soyunan ilahiyat akademisyenleri –umarım- milletvekili seçilmelerinin ardından siyasî yozlaşmanın durdurulması ve toplumdaki ahlâkî çürümenin giderilmesi için -tasavvuf ocaklarının yasal çerçevede restorasyonu da dâhil- gerekli ‘manevî onarım’ konusunda kendilerinden beklenen tavrı yüksek sesle ortaya koyabilirler; koyabilmelidirler!

Medyanın bilinen aktörlerinin ise “püskevit” kliplerinin dayanılmaz hafifliğinden baş kaldırıp bu ağır konuları dillerinin ucuna getirebildiklerini görmek ise hayâlden öte bir şey… Hele de ortaya saçılan ‘pornografik kaset furyası’ ile toplumumuzun ahlâk normlarının teşekkülünde birinci derecede etkili olmuş olan tasavvufî geleneğin kurumsal yapısının berhava edilmesi arasındaki sebeb-sonuç ilişkisine kafa yoran bir siyasî aramak ‘abes makamı’ndan bir fâsıl olsa gerek!

Nefslerine mağlub düşen yiğitler”inin piyasaya düşen pornografik görüntülerinden şikâyetçi olan partililer ise iki defa düşünmeli: Bütün bunlar neden ve nasıl oldu? Bu ahlâkî çürüme “millî doktrin” ‘Dokuz Işık’ın ‘Ahlâkçılık’ ilkesinin neresine sığdırılabilir? CHP milletvekili adayı Bülent Kuşoğlu’nun bahsedilen röportajındaki şu husus bugünlerde MHP yönetiminin canını ne kadar da acıtıyordur: “Tekke ve zaviyelerin kapatılması toplumu yozlaştırdı.” MHP’ye yönelik yıpratıcı kampanyanın bir parçası ilân ettiği ZAMAN gazetesinde yer alan Kuşoğlu röportajını görmemiş olma ihtimali çok yüksek olan MHP lideri Dr. Devlet Bahçeli bugünlerde bu saptamanın sonuçlarını herhalde en yakıcı şekilde izleyen ve canı yanarak hisseden siyaset adamı olmalıdır. (8)

 

‘Bizim Mahalle’deki Siyaset Esnafına Açık Çağrı

Ülkemizde Bülent Kuşoğlu’nun verdiği rakam ile binlerce “tekkemsi yapılanma” varlığını sürdürürken, kaçak/göçek izbe mekânlarda her hafta on binlerce zikir halkaları kurulurken siyasetin bu sosyal gerçekliği görmezden gelip bu irrasyonel yapılanmaların -etrafında nasılsa birkaç yüz kişiyi toplayabilmiş- başı pozisyonunda olan figürler ile “toptan fiyatına oy pazarlığı” yapıp perakende vekil üretme gayretinin oluşturduğu riyâ manzarasından – sizi bilemem ama- ben artık tiksiniyorum.

Ey ortanın sağından siyaset meydanına girip toptan fiyatına, ucuzundan, “inançlı seçmen devşirme” gayretindeki siyaset esnafı; bakın burada çok verimli, çok bereketli bir pazar var… Fırsatı bu seçimde de kaçırmayın. Üstelik fiyatlar da çok ama çok ehven!.. Ülkemizin manevî ikliminin zenginleştirilmesi; ahlâkî normlarının yükseltilmesi gibi bir derdiniz yok; bunu anladık artık… Bunları düşünmüyorsunuz elde edeceğiniz siyasî menfaate gelin…

İsmi CHP listesinden aday olarak önümüze gelen Bülent Kuşoğlu kadar olsun kafa yorun biraz… TBMM’nin ilk başkanı olan Mustafa Kemal riyasetinde toplanan Meclis’in iki başkan vekili neden iki ayrı tarikatın zamanındaki en yetkili iki ismi idi? (9)

Biraz düşünmeğe değmez mi ? Önce düşünün; sonra bir şeyler söylersiniz belki… Belki de birşeyler yapmaya niyetlenirsiniz!

“Çıkmayan candan ümid kesilmezmiş.”

 

———————————————————

(1) Taha Akyol; “Mitingleri sevmiyorum”, Milliyet, 20 Mayıs 2011.

http://siyaset.milliyet.com.tr/mitingleri-sevmiyorum/siyaset/siyasetyazardetay/20.05.2011/1392376/default.htm

(2) 12 Haziran 2011 seçimlerinde CHP Ankara milletvekili adayı olan DYP kökenli Bülent Kuşoğlu’nun burada dikkat çektiğim sözleri Zaman gazetesine verdiği bir röportajdan alınmıştır. http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1125536&keyfield=4B75C59F6FC49F6C75

(3) Melih Aşık; Milliyet, 26 Nisan 2011,

http://gundem.milliyet.com.tr/ales-de-skandal/gundem/gundemyazardetay/26.04.2011/1382296/default.htm

(4) Altan Arısoy, Quo Vadis CHP, 26 Nisan 2011

http://www.hakimiyetimilliye.org/index.php/hm-yazarlari/altan-arisoy/1079206-quo-vadis-chp-altan-arisoy.html

(5) A.Baki Karakol, “Tekke özlemcisi Kuşoğlu”, 27 Nisan 2011,

http://www.kenthaber.com/Haber/Genel/Kose/a-baki-karakol/taliban-kafali-kemal-beygiller-ve–tekke,-zaviye–ozlemcisi-arkadaslari-kusoglu/51eee26a-866f-4647-ac7f-0a91f245c0a3

(6) Öteki Gündem; Habertürk TV; 20 Ağustos 2010; Konuk: Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç.

http://www.semazen.net/news_detail.php?id=1260

(7) Mirgün Cabas ile Herşey / NTV; 24.1.2011; “Din-Siyaset-Tarikat” ; Konuk: Ahmet Taşgetiren.

http://video.ntvmsnbc.com/#mirgun-cabasla-her-sey-24-ocak-2011.html

(8) MHP lideri Bahçeli, 15 Mayıs 2011 Pazar gecesi konuk olduğu SHOW TV’deki Siyaset Meydanı programında ZAMAN gazetesinin 26 Eylül 2011 günkü Pazar ekinde yer alan “Türk’üm Kürt’üm bağımsız aydınım!” başlıklı ve Murat Tokay imzalı bir haberin kupürlerini MHP’ye yönelik cemaat saldırısının kanıtı olarak gösterdi.

Bu haber için bkz: http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1032045

(9) Hülya Küçük, “Kurtuluş Savaşında Bektaşiler”, Kitap Yayınları, İstanbul-2003.

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=73591