Globalleşme ve ‘Ümmet-i Muhammed’

Dr. Hayati BİCE

Son zamanlarda sıkça tekrarlanan bir terim olan globalleşme genel olarak “küreselleşme” adı ile tercüme edilerek ülkemizde de sıkça kullanılmaktadır. Bulunan Türkçe karşılığını beğenmediğim için ‘globalleşme’ olarak kullanacağım bu kavram, dünyanın artan iletişim ağı ile küçülmesinin ve bunun yanında dünyanın kaynak ve imkânları belli bir gezegen olarak ortak bazı meselelerinin ortaya çıkmasının gerektirdiği bir tanımlama olarak ortaya çıktı. Bu yazıda küçülen dünyanın bir cüzü olan İslâm dünyası ekseninde globalleşmenin etkilerini ve bu kavramın İslâm ümmeti, Türk Dünyası ve Türkiye açısından kazandığı önemi işlemek istiyorum.

Önceki yazılarımdan birisinde[1] Hacc’dan söz ederken “İslâm’ın en global farzı” tanımını kullandığım yazıda, Türkiye’den hac ve umreye gidişlerin artmasının sonuçlarının ne olması gerektiğini, Hacc’ın global dünyadaki etkisini tartışmak istediğim halde bazı okurların Hacc’a giden herkesi ilzam eden bir istihkar ile yazdığımı düşünmeleri beni üzdü. Bu nedenle yazımın anlaşılması için zorunlu bir açıklama olarak bu satırları yazmayı gerekli gördüm.

Ümmet-i Muhammed

Bugün yeryüzünde “müslüman” olarak kabul edilen insan sayısı 1 milyarın üzerinde olarak kabul ediliyor. Bu bir milyarlık nüfus içinde ülkemizden “çıplak uyarıcı” Yaşar Nuri Öztürk, “teravihsavar” Abdulaziz Bayındır, son günlerde “pisi pisileri” ile tekrar gündeme düşen “dişi ve iri kedi meraklısı Psödo-Mehdi”, Suriye Baas’ının lideri Beşşar Esed, Suud Kralı Abdullah ibn Abdulaziz, Bangladeş’in “Selmane Rüşdiye’si” Teslime Nesrin gibi birbirine hiç benzemez, envai tür, acaib tiplerin de yer aldığını unutmamak gerekiyor.

Bu tip ıskartalar bir yana bırakılırsa dünyamızda kendisini “müslüman” olarak tanımlayan insanların 1 milyarı bulduğu kabul edilebilir. Bu nüfus, yeryüzünde yaşayan insan topluluğu içinde yaklaşık % 20’lik bir orana karşılık geliyor. Müslüman insanların yaşadığı coğrafyalara kuş bakışı -veya Google-Earth ile- bakılırsa, genelde Asya ve Afrika kıtalarında yer aldıkları görülür. Ancak son yüzyıl içinde Avrupa, Amerika ve hatta Avustralya kıtasında sayıları milyonlarla ifade edilen müslüman kolonilerin oluştuğu da biliniyor; bir diğer ifadeyle bugün yeryüzünün hemen her noktasında müslümanların yaşadığını söyleyebiliriz.

“Globalleşme ve İslâm dünyası” derken dünyanın bu dört bir bucağına yayılmış müslüman topluluklarının birbirleriyle olan iletişim ve etkileşiminin artması ve bunun yakın gelecekteki muhtemel sonuçları da dikkate alınmalıdır.

Kendisini müslüman olarak tanımlayan insan topluluklarının etnik ve kültürel yönden büyük bir çeşitlilik arz ettikleri de biliniyor. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın Arab kökenli müslümanları, Orta Asya ve Anadolu ile Avrupa’nın bazı ülkelerinde yerleşmiş hale gelen Türk kökenli müslümanlar, Pakistan, Bangladeş gibi bağımsız ülkelerle Hindistan’da yaşayan Hind müslümanları, Afrika’nın kara derili müslümanları, Endonezya, Malezya gibi ülkelerde yoğunlaşmış sarı ırktan müslümanlar dünyanın müslüman coğrafyasındaki etnik renkliliğin güzel bir tablosunu oluşturur.

Bu tablonun canlı bir şekilde ve en çarpıcı olarak izlenebileceği ortam Arafat’ta toplaşan Hacı topluluğunun teşkil ettiği resimdir. Bu resimde Hz. Rasûlullah (s.a.v.)’in ifadesiyle birbirleriyle “bir tarağın dişleri gibi” eşit olan ve Kur’an ölçüsü ile aralarındaki tek üstünlük ölçüsünün “takvaca önde olmak” olan müslümanları seyretmek -en güzel şekliyle Hacc döneminde Kâbe’de mümkündür. İslâm ümmetinin ne idüğü Kâbe’yi omuz omuza, ortaklaşa inandıkları Tek “Allah’ın evi” etrafında, -bazıları gözyaşları dökerek- tavaf eden müslümanların şahs-ı manevisinde görülebilir. Ümmet-i Muhammed’in ete-kemiğe bürünüp enine-boyuna görünür hale geldiği sahnelerdir bunlar… Dünyada bir ümmet-i Muhammed var ise işte oradadır; Beytullah’ın etrafında dönmektedir.

 

İslâm Ülkelerinde YönetimTarzları

Son yıl içerisinde Tunus’dan başlayıp sınırımızdaki Suriye’ye kadar dayanan değişim süreci ülkemizin sıradan insanının bile İslâm ülkeleri yönetimleri hakkında -kısmî de olsa- bilgilenmesini sağladı. Bu sınırlı bilgilenme dahi, ülkemiz insanının bir parçası olduğu ümmet-i Muhammed hakkındaki ortalama algısının ne kadar noksan olduğunu görmeğe yetti. Sıradan insanlar bir yana, basın-yayın âleminin anlı-şanlı kalemleri ve isimleri bile bu konuda öylesine çuvalladılar ki, hayret edilir.

Müslüman insan topluluklarının yaşadığı “bağımsız” ülkelerin yönetim biçimlerine baktığımızda büyük farklılıklar görülür. Başta bütün müslümanların kalb odağı olan kutlu topraklarda, “Harameyn-i Şerifeyn”de hükümran olan Suudi Arabistan olmak üzere Basra körfezi etrafında yerleşmiş Kuveyt, Bahreyn gibi krallık ve emirlikler; Ortadoğu’nun nevi şahsına münhasır “cumhuriyet”leri olan Tunus, Mısır, Suriye, Cezayir gibi ülkeleri, Afrika’nın bağımsızlığına son yüzyılda yeni kavuşmuş ve sık sık yaşanılan açlık ve kıtlık haberleri ile gündeme düşen Somali, Kenya gibi ülkeleri… Yönetim biçimleri ve egemen siyasi yapıları hakkında hakkında bir değerlendirme yapabilecek verilerine malik olmadığımız ve ancak ideal bir İslâmî yönetim tarzından uzak olduklarını bildiğimiz Uzakdoğu’nun yüz milyonlarca müslümanının yaşadığı Endonezya, Malezya gibi ülkeler…

Ziya-ül Hak devrinde İslâmî yönelişi netleştikten sonra General Müşerref ve sonrasında ABD’nin dümen suyunda savrulan Pakistan, Humeyni döneminden itibaren “İslâm Cumhuriyeti” olarak kendini tanımlayan İran, Saddam sonrasında en iyi ihtimal ile üç parçaya bölünmüş ve milyonlarla insanını gayrıtabii nedenlerle yitirmiş Irak; değişik mücahid grupların İslâmî devlet kurmak için başlattığı cihaddan sonra bugün bir kardeş kavgasına sürüklenen Afganistan ve nihayet başta Özbekistan olmak üzere yeniden İslâmî kimliklerini hatırlamağa başlayan Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Tacikistan gibi Orta Asya Türk cumhuriyetleri ve nihayet ülkemiz Türkiye…

Günlük hayatta İslâmî yaşayış tarzları yönünden de büyük farklar arz eden bu mozaik yapıya bakıp global ölçekte bir İslâm dünyasından söz etmek ne mümkün. Özetlenecek olunursa bütün bu ülkeler ülkeler, herbiri birbirinden çok farklı yaşayış ve algılayış farkları sergileyerek İslâm’ın yaşandığı yeryüzü bölümlerini teşkil ediyor.

Globalleşmenin bir sonucu olarak bu İslâm ülkelerinin kendi iç meselelerinin bizim açımızdan değerlendirilmesi gereken yönleri giderek artmaktadır. Son yüzyıl başından itibaren “ümmetçilik” adı ile bilinen ütopik bir ideoloji etrafında tartışılmış bazı konuların bugün somutlaşan gerçekler ışığında başka düzlemlere taşınması, daha farklı yorumlara tabi tutulması gerekiyor.

 

İslâm Âleminin Bir Parçası Olarak Türk Dünyası

Geçtiğimiz günlerde yapılan “Türk Cumhuriyetlerinin Bağımsızlıklarının Yirminci Yılı” toplantısı [2] konuya İslâm ümmetinin hâli durumundan bakıldığında feci bir ihmali sergiledi. Bırakın İslâm ümmetinin bir parçası olma şuurunu Özbekistan ve Türkmenistan gibi ülkelerin -nedendir bilinmez- bir inat sergileyerek aktif olarak katılmaktan imtina ettikleri bu toplantı, Türk dünyasının birliğinden bile ne kadar uzak olunduğunun kanıtı oldu. T.C. Cumhurbaşkanı’nın katılımı ile gerçekleşen Uluslararası bu toplantının açılış töreninde olsun Suudî Arabistan veya Körfez bölgesinden bir ülke büyükelçisinin katılımını arayanlar boşuna bir çaba sergilemiş olurlardı. Aynı toplantıda ABD Büyükelçisinin arz-ı endam ettiğine tanık olanlar, topalntıya İslâm ülkelerinden katılım eksikliğinin bile, İslâm ümmeti adına anlamlı bir yetmezlik arz ettiğini düşünmeden edemezdi.

Toplantıda Türk dünyası arasındaki ilişkilerin tamamen ekonomik ve ticari ilişkilere indirgenmesi ve bölgenin kültür ve inanç birliğine duyulan ihtiyacın tamamen göz ardı edilmesi rahatsız edici bir durumdu. Oysa daha bir yıl önce Kırgızistan’da Kırgız ve Özbek halk arasında meydana gelen kanlı olaylar [3] bölgenin bir süt kimlik ile kardeşlik hukuku oluşturmasının ne kadar elzem olduğunun acı ve bir o kadar açık bir kanıtı olmuştu. Toplantı salonunun girişinde açılan “Belgelerle Osmanlı- Türkistan İlişkileri” sergisinde sunulan belgeler, bu bölge ile ilişkilerin tarihî zeminini gösterdiği gibi bıugün ve gelecekte de hangi zeminde yükseleceğini gösteriyordu: İman ve Gönül Birliği…

Toplantıya katılan Kazakistan milletvekili Bekbolat Tilevhan’ın bölgede psikolojik bir suçlama unsuru olarak kullanılan “Panİslâmîzm ve Pantürkizm” konularının Sovyet döneminden kalan korkuluklar olduğunu ve bölgede oluşturulabilecek herhangi bir birlik için bu korkulukların ortadan kaldırılmasını vurgulaması ne kadar dikkat çekici idi. İşin ilginci Kazakistan parlamentosu üyesinin bu tesbitinden, eski politikacı Halil Şıvgın’ın rahatsız olarak, bu rahatsızlığını dillendirmesi oldu. Şıvgın’a göre bu söylemler “düşmanları uyandırıp zarar verebilir”miş. Anlaşılan –Azerbaycan deyimi ile köhne bakan- Şıvgın, “su uyur, düşman uyumaz” şeklindeki Türk atasözünü unutalı çok olmuştu.

Aynı toplantıda İsmail Gaspıralı’nın 100 yıl önce formüle ettiği “Dilde-Fikirde-İşte Birlik” şiarının da yine Kazakistanlı kademiysen tarafından dillendirilmesi de ülkemiz adına utanılası bir duyarsızlığı yüzlere vurdu.

Tarihte Türkistan olarak bilinen bölge ülkelerinin bugünkü durumu, tıpkı İslâm ülkelerindeki yönetimler gibi umut verici olmasa bile, tek-tük de olsa bölgede etnosantrik yaklaşımların üzerinde birlik arayışlarının var olduğunu görmek istikbal adına ümidvâr olmayı sağlıyor.

 

Sonuç olarak, gerçekçi olacaksak bugünün globalleşen dünyasında ne Panİslâmîzm ve ne de Pantürkizm adına dünya dengelerini değiştirme potansiyeli olan bir hareketlilik görünmüyor. Ancak aydınlara düşen yarınki nesillerin üzerine bina inşa edebilecekleri bir zeminin temellerini sağlam bir şekilde oluşturmaları hiç değilse alan temizliğini yapmalarıdır.

Bu görev hepimizindir.

 

——————————————

İletişim: atahayati@gmail.com

 

[1] Bice Hayati, ‘İçi Boşaltılmış Bir Amel’ Tehdidi Olarak: Umre ve Hacc

7 Eylül 2011, http://www.haber10.com/makale/25327/

[2] Kamu Diplomasi Koordinatörlüğü, Atatürk Kültür Merkezi, Dışişleri Stratejik Araştırmalar Merkezi ve Ahmed Yesevî Üniversitesi tarafından düzenlenen bu toplantının ayrıntıları için bkz.: http://www.yesevi.edu.tr/20yil ve sunulan önemli bildirilerden bazılarının e-kitap formatında örneği için http://yayinlar.yesevi.edu.tr/index.php?menu_id=56

[3] Kırgızistan’ın Oş bölgesi nüfus içerisinde ciddi bir oran oluşturan Özbeklerin, bölgeyi Kırgızistan’dan ayırmak istedikleri iddiası ile hareketlenen Kırgız gençlerinin yol açtığı etnik çatışmalarda yüzlerce kişi hayatını yitirdi, binlercesi mülteci durumuna düşerek Özbekisitan’a sığınmak zorunda kaldı. Bu konudaki bir haber için bkz:Kırgızistan’da ölü sayısı 117,

Kırgızistan’ın güneyinde 11 Haziran 2010 gecesi henüz belirlenemeyen bir sebeple Kırgızlar ile Özbekler arasında çıkan çatışmalar sürüyor. 14 Haziran 2010 , http://www.haber10.com/haber/206389