Dîvân-ı Hikmet

Divan-ı Hikmet kitabında neredeyse bin yıldır Türk’ün gönül gözünü ışıtan bir ışık saklıdır. Bu ışığın huzmeleri her bir hikmetin satırları arasından süzülerek ruh dünyamızı aydınlatmaya uzun bir zulmet devrinden sonra bütün Türk yurtlarında yeniden başlamıştır. More »

Yesevî Atadan Öyküler

Tarihimizin en büyük isimlerinden biri olan Ahmed Yesevî’nin hikâyeleri yüzyıllar boyunca dilden dile dolaştı. Yüzyıllar önce yaşayan çocuklar bu hikâyelerle büyüdüler, büyükler bu hikâyelerle büyülendiler. Eskiden gönüllerimiz nasıl Ahmed Yesevî ile hayat bulduysa, şimdi de Yesevî’nin hayat dolu nefesi içimizi ısıtacak. More »

Türk Yurtları Üzerine Notlar

Bu kitaptaki yazıların yazılma sürecinde etkin politik-kültürel aktörler olarak yazılarıma konu olmuş -ve bir kısmı ile tanışma şerefine nail olduğum- bazı Türk önderleri, yeryüzündeki fanî hayatlarını tamamlayıp Allah’ın engin rahmetine ve sonsuzluğa tevdi edildiler. Bu çerçevede Azad Bek Kerimî, Ebulfeyz Elçibey, Sadık Ahmed, Rauf Denktaş ve Türk yurtları edebiyatının aşılmaz görünen yüce ismi Cengiz Aytmatov’u rahmetle anmak isterim. More »

İşaret Taşları

Türk yurtlarının ruh dünyasını aydınlatan kutlu kaynaktan birkaç rengi yansıtmak niyetimle yola çıkıyorum. Bu yol boyunca konaklayacağımız her bir ribatta, dergâhta, hankâhda, bir nebze soluklanarak -İnşaallah- “güzel bir yürüyüş“ eyleyeceğiz… Yesi’den, Buhara’dan, Semerkand’dan, Kaşgar’dan güzel kokular taşıyan esintiler getirmeye çalışacağız takatimiz yettiğince… More »

Kafkasyadan Anadoluya Göçler

Geçtiğimiz yüzyılın başlarında Kafkasya’dan Anadolu’ya doğru gerçekleşen ve günümüz Türkiyesi’nin dini, etnik ve kültürel yapısında bile tesirleri süren göçler hakkında çok fazla şey bilinmemektedir. Bu kitap, göç olayını hikaye eden bir eser olmayıp bu ‘muazzam vakıa’nın oluşumunda rol oynayan ve arka planı teşkil eden gerçeklere ışık tutmaya çalışması ile, alanında Türkiye’de yayınlanan ilk eserdir. More »

 

Yeni Anayasa İçin Bir Teklif

Yeni Anayasa İçin Bir Teklif: ‘Tasavvuf Yasakları’ da Gözden Geçirilmeli

Dr. Hayati BİCE

 

Türkçe’nin 9. Uluslararası Şiir Şöleni için 24-27 Kasım 2001 tarihlerinde Kosova’nın Prizren şehrinde bulunan Türkiye Yazarlar Birliği Kurucu Başkanı D. Mehmed Doğanbu geziden döndükten sonra kaleme aldığı “Sadece tekkeler mi kapatıldı?”[1] ve “Tekkedeki Cumhurbaşkanı” [2] başlıklı iki yazısında 86 yıl önce 30 Kasım 1925 tarihinde uygulamaya konulan 677 sayılı “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Kapatılması Hakkındaki Kanun” [3] ile ilgili görüşlerini dile getirdi.

Doğan konuyla ilgili ilk yazısına şu cümlelerle başlamıştı:“Türkçe’nin 9. Uluslararası Şiir Şöleni için 24-27 Kasım’da Kosova’nın Prizren şehrinde idik… 22 ülkeden katılımın olduğu şölen programının yoğunluğundan şehri çok fazla gezme fırsatımız olmadı. O az fırsatlardan birinde şehrin Sinan Paşa Camii’nin silüeti ile birleşen meşhur köprüsünden geçtikten sonra kendimizi Saraçhane Halvetî Tekkesinin avlusunda bulduk…

Türkiye’ye dönünce, “Kosova’yı, Prizren’i anlatmaya nereden başlamalı?” diye düşünürken, tekke ve zaviyelerin kapatılmasının yıldönümü hatırıma geldi: 30 Kasım 1925; yani tam 86 sene önce bugün!“Kadere bak!” demekten kendimi alamadım…

Türkiye’de şimdi istesek, resmen açık bir tekke bulup ziyaret edemeyiz. Tek tük müzeye dönüştürülen veya başka maksatlarla kullanıldığı için günümüze ulaşan nâdir örnekler ise tarihî kalıntı olmaktan başka bir anlam taşımaz.”

Ülkemizin kültür dünyasında iyi bilinen isimlerden D. Mehmed Doğan yazısına “Tekkeler sadece dinî kurumlar mıydı?” sorusu ile devam edip yanıtını da kendisi veriyordu: “Türkiye’de edebiyat adına, sanat adına, estetik adına ve hatta ilim adına yüzyıllar boyunca ortaya konulan eserlerin nereden kaynaklandığını sanıyorsunuz? Yunus’tan başlayın 10 büyük şair sayın. Kaçı tekkeden beslenmemiştir? Büyük bestekârlarımızın kaçının yolu tekkeye düşmemiştir?

Türkiye neden Osmanlı sonrası yüksek bir edebiyat ve estetik oluşturamadı? Eğer Cumhuriyetten sonra kendi kültürümüzle ilgili yüksek seviyede eserler ortaya konulabilmişse, bu eserlerin yapıcıları ya doğrudan tekke menşelidir, ya da dolaylı olarak böyle bir kaynakla irtibatlıdır.

86 sene önce sadece tekkeler kapatılmadı, ilim, sanat, edebiyat ve estetik geleneğimizin verimli kaynağı da yok edildi.”

İzlenimlerinden hareketle yazısını “Tekkedeki Cumhurbaşkanı” başlığı ile ikinci gün de sürdüren Doğan, konuyu “Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması”na bağlayıp şunları yazdı: “Bir Türk veya Türkiyeli Balkanlarda dolaşırken en fazla neler ona huzur verir?

Elbette, eski mimari eserleri, camiler, hanlar, hamamlar, çarşılar, evler, çeşmeler ve tekkeler…

Bilhassa tekkeler!

Faal olan camiler günün belirli saatlerinde kullanılan mekânlardır. Diğer mimari eserlere ise farklı fonksiyonlar verilmiş olabilir. Tekkeler ise, kurumlaşmış yapılarıyla her saat görülebilir.

Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması ile ilgili kanunu artık tartışabilmeliyiz.”

Türkiye Yazarlar Birliği’ne Düşen Bir Görev

Yeni anayasaya hazırlık konusunda TBMM’de kurulan siyasî parti temsilcilerince seçilen üylelrle teşkil komisyona anayasa değişikliği ile ilgili önerilerin iletilmesi talep edilmektedir. Sivil Toplum Kuruluşları yanında sade vatandaşların bile önerilerini iletmeleri için bir websitesi dahi tesis edilmiştir.

Bu iki yazısını okuduktan sonra kendisi ile ilk yüzyüze görüşmemizde Türkiye Yazarlar Birliği Kurucu Başkanı D. Mehmed Doğan’a hazır “Anayasa Değişikliği” gündeme girmişken ülkenin manevî hayatını çoraklaştıran bu yasaklayıcı yasanın da günün şartlarına göre uyarlanmasının önerileri dikkate alınması gereken bir Sivil Toplum Kuruluşu olarak kurucusu olduğu Türkiye Yazarlar Birliği’nin Anayasa Değişikliği Öneri Paketi’ne alınmasını önemli bulduğumu söyledim. Bunun içine gerekirse bir çalışma grubu oluşturularak düzenlenecek seminerde (moda tabiri ile Çalıştay) olgunlaştıracak sonuç bildirisi ile teklifin TBMM Başkanı Cemil Çiçek tarafından oluşturulan komisyona sunulmasının uygun olacağını da belirttim.

Tam da bu günlerde elime geçen T.C. ‘in ilk Millî Eğitim Bakanı “Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Anıları”kitabından [4] ilgili kanun ile ilgili olarak M. Kemal Atatürk ile Türbelerin Kapatılması konusunda aralarında geçen tartışmayı okumam konunun tarihî olarak da yeniden değerlendirilmesi gereğini gösteriyordu:

Tanrıöver’in Türbelerin Kapatılmasına İtirazı ve Atatürk’ün Sert Yanıtı

“Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Anıları”nda bu kanunun yasalaştığı Bakanlar Kurulu Toplantısı Tanrıöver’in şu sözleriyle nakledilmektedir:

“Haber almıştık, Hey’et-i Vekile (Bakanlar Kurulu)’nin bu toplantısına Mustafa Kemal Paşa da iştirak edecek. O’nun Vekiller Hey’eti (Bakanlar Kurulu)’ne gelmesi çok mühim bir mese­lenin konuşulacağına veya ağır bir kanun tasarısının geçiri­leceğine delâlet ederdi.

Muayyen saatte O içeri girdi. Çünkü Vekiller Hey’eti’nin müzakeresine türbelerin kapatılmasına dair olan kanun tasarısı arz olunmuştu.

Söz aldım, içtimaa (toplantıya) riyaset eden Mustafa Kemal Paşa’ya sordum:

 

Hangi Türbeler Kapatılacak

“Paşam bu kanunda vuzuhsuz bir nokta mevcut olduğunu zannediyorum. Hangi türbeler mevzuubahis?…Selâmi Dede, Merkez Efendi, Baba Haydar Türbeleri mi? Yoksa tarihimizi yapan, bize kurtardığınız vatanı bırakan, isimleri milletimizin şe­reflerini teşkil eden tarihî kimseler mi? Bunu lütfen tasrih eder misiniz (açıklığa kavuşturur musunuz) ?”

O bana bir cümle içinde sert bir bakışla ve dik bir sesle: “Hepsi” dedi, “Bütün türbeler…”

“Paşam başta saydıklarımın türbelerini kapatmak değil, türbeleri temel taşlarına kadar söktürseniz itiraz etmek benim aklımdan geçmez. Fakat öbürleri bize bir vatan bıraktıkları için size bir vatan kurtarmak imkânını veren tarihi­mizin, mazimizin sahibi olan büyük insanlar, onların türbe­leri nasıl kapatılır?

Düşünüyorum: Bizim memleketimiz büyük adamlarını tanımak için ne kadar fakirdir, çaresizdir. Avrupa’da, kendisine benzemek istediğimiz bu diyarda ölmüş büyüklerin adları birer ziyaretgâhtır. Onların elleri sürünen eşya mukaddesat sırasına geçmiştir. Seyranlarda bir baba, bir mektep hocası çocuklarını bir heykelin karşısına götürür, tunca, mermere geçen hizmet sahibinin tercüme-i halini anlatır. Onların müzelerde resimleri teşhir edilmiştir.

Bunlardan hiç biri bizde yok. Koskoca bir mazi göçüp gitmiş, binlerce vatan hadiminin mezar taşlarına yalnız isimleri yazılmış ve başlarına kavuklar veya fesler geçirilmiş. Fa­kat yüzleri yok, bu sebeple yüzlerini tanımak bile muhaldir. Elimizde yalnız bir köşe vardı. Onların türbeleri! Hiç olmaz-yavrularımızı, gençlerimizi bu türbelere götürüyor ve oradaki kemiğin karşısında yine mazi ve tarih hissini veren düşüncelerimizi anlatabiliyorduk. Demek bunların da kapısını artık örtülü bulacağız.”

Mustafa Kemal Çok Kızmıştı

Reisimizin (M. Kemal Atatürk) çok kızdığını, sabit bakışından ve çatılmış kaşlarında seyrediyordum.

Başvekil İsmet (İnönü) Paşa seslendi:

“Hamdullah Suphi Bey, buraya gelip oturur musunuz?”

Kenardan bir iskemle çekti. Bana yanında yer verdi, gittim onun yanına oturdum. İsmet Paşa, masanın altından dizime hafif bir yumruk dokundurdu.

Devlet Reisi (M. Kemal Atatürk) hâlâ yü­züme bakıyordu:

“On sene bekle bütün türbeleri sana vereceğim”dedi.

Teessürle mukabele ettim:

“Paşam demek bütün söylediklerim yanlış anlaşıldı. Be­nim hiç bir türbeye ihtiyacım yok. Demin size tarihimizi yapmışlar derken hatırladığım isimlerin sahipleri, çocuklu­ğumdan, gençliğimden beri gönlümde boydan boya uzanma yatıyorlar. Onların türbeleri benim içimdedir.”

Gazi Paşa (M. Kemal Atatürk) diğer arkadaşlarına sordu:

“Başka söz isteyen var mı?”

Söz isteyen olmadı. “O halde reyinize koyuyorum” dedi ve kanuna geçti.

Tarikatlar Yasaklanmadan Önceki Durum

Bu konuda son yıllarda en çok emek isimlerin başında gelen ve konuyla ilgili tesbitlerini raporlara dönüştürerek din bürokrasisine ve akademik çevrelere ileten Diyanet İşleri Başkanlığı Eski Başmüfettişi Abdulkadir Sezgin’in konuyla ilgili tesbit ve önerileri de önem taşımaktadır. Abdulkadir Sezgin, raporunun “Tarikat Yasağı: Hukuki Statü- Fiilî Durum” başlıklı bölümünde [5] şunları kaydetmiştir:

“Tarikatlar, İslam’ın felsefi, medenî (şehirli) entelektüel düşünce boyutunu ifade eden İslam tasavvufunun uygulama alanıdır. Bu pencereden bakıldığında tarikatlar dinî bir kurum değil, yaygın eğitim kurumları idi.

3 Mart 1924 tarih ve 429 sayılı Şer’iye ve Evkaf Vekâleti ile Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Vekâleti’nin ilgası ve Diyanet işleri Reisliği ile Genelkurmay Başkanlığı’nın kurulması hakkında kanunun Diyanet’le ilgili 5. Maddesinde “tekâyâ ve zevâya’nın idaresine şeyh ve sair müstahdeminin tayin ve azillerine Diyanet işleri Reisi memurdur”hükmü mevcuttu.

Bu uygulama tarikatların fiilen kapatıldığı 31. Aralık 1925 tarihine kadar uygulanmış ve Osmanlı döneminden kalan “Meclis-i Meşayih Nizamnamesi” (Şeyhler Meclisi Tüzüğü ile 8 yönetmelik) de bu dönemde yürürlükte kalmış ve Cumhuriyet’in mevzuatı arasında yerini almıştır.

1868 tarihinde başlayan ve tarikatların kapandığı 31 Aralık 1925 tarihine kadar da uygulanmış olan bu mevzuat incelendiğinde aşağıdaki sonuçlar ortaya çıkacaktadır:

1.Tarikat konusu, İslam tasavvufunun uygulama yerleri olmakla birlikte, tarikatlar dînî kurumlar değil, dünyevî kurumlardır.

2.Bu sebeple de tarikatlara ilişkin düzenleme yetkisi, şekli ve biçimi dahil, kamu düzenini sağlayan devlete ait bir görevdir. Şeyhlik ve Mürşitlik din tebliği (toplumu din konusunda aydınlatma görevi)ne ilişkin temel ilkeler, tarikatlar için de geçerli ilkelerdir.

3.Tarikatların öncelikle güvenlik, maliye ve din denetimi (dine ve tarikat kurallarına uygunluk denetimi) gibi üç temel denetime tabi olduğu görülecektir.

4. Şeyhler ve dervişlerin kayıtlarının tutulacağı ayrı ayrı defterler olacağından, kimin tarikat şeyhi veya üyesi (talip veya derviş) olduğu açıkça ve herkes tarafından bilinebilecektir.

5. Devlet kendisine müracaat ederek, elinde Şeyhlik, Dedelik, Çelebilik, … gibi belgesi olan ve/ya şeyh olmak isteyenleri, öncelikle eğitime tabi tutarak, kendi alanlarında yetiştirme ve bunlar içerisinde bu işi yapabileceklere şeyhlik belgesi vererek, yahut şeyh olarak nerede görev yapacağını belirleyerek, tarikata girmek isteyenlerin beklentilerine doğru cevap verilmesini sağlamış olacaktır.

6. Alevilikten-Nakşiliğe hiçbir tarikatın siyaset yapmasına imkan bırakılmamış olacağından siyaset-tarikat ilişkisi kesilecek, ülke gerçekten laikleşmiş olacaktır.”

Tarikatlar Ebedî Olarak Kapatılmamıştı

Abdulkadir Sezgin 30 Kasım 1925 tarihli 677 sayılı yasa ile getirilen tarikat yasağının geçci olarak düşünüldüğü konusundaki tarihî tanıklığını da aynı yazıda şöyle dile getirmektedir:

“12 Eylül sonrasında yasaklanan siyasi partilerin serbest bırakılması sonrasında, DSP Genel Başkanı merhumBülent Ecevit’le, Oran’daki evinde yaptığım görüşmede Sayın Ecevit’in yaptığı açıklama birkaç kere muhtelif yayın organlarında da yayınlanmıştır.

Kendisiyle Alevilik konularını görüştüğümüz Sayın Ecevit, CHP’den ilk milletvekili olduğunda, CHP Gurup Toplantılarının birinde yaptığı konuşmada,

“Tarikatların kapatılmasından sonra, aynı misyonu yerine getirmek üzere kurulan Halkevleri’nin etnografik malzeme, dil ve kültür üzerine, özellikle de türkü derlemelerinde başarılı olduğunu, fakat halkın yaygın eğitiminde başarılı olamadığını, tarikatların ise, yaygın eğitim kurumları olduğunu anlatarak, tarikatlar yeniden açılmalıdır” konusunu gündeme getirmiş, Genel Sekreter Merhum Kemal Satır ve arkadaşları kürsüye (Sayın Ecevit’in üstüne) doğru yürümüşler. Merhum İsmet Paşa ortalığı yatıştırmakta zorlanmış.

Daha sonra Sayın Ecevit’i odasına çağıran İsmet Paşa:

“ – Biz tarikatları ebedi olarak kapatmadık. Zamanı gelince açılacaktır. Öyle anlaşılıyor ki, bizim arkadaşlarımız bile bunu henüz anlamamışlar” diye Sayın Ecevit’in gönlünü almış.

Bu tarihî hatıra, kişisel ve toplumsal hak ve özgürlükler ile sosyo-kültürel gelişmeler İsmet Paşa’nın belirttiği zamanın geldiğini, hatta biraz da geçtiğini göstermektedir.”

Anayasa Tartışılır da Yasa Tartışılamaz mı?

Konuyla doğrudan ilgili olan hukuk ve ilahiyat akademisyenleri tarafından “sakıncalı alan” -ve adetâ bir “mayın tarlası”- olarak görülen ve üzerinde konuşulamayan/yazılamayan bu yasak konusu bütün boyutları ile tartışılmadan yapılacak bir anayasa değişikliğinin –hiç değilse toplumun manevî hayatının düzenlenmesi noktasında- kadük kalacağını açıkça söylemek zorundayım.

Ülkenin resmî dilinin; İstiklal Marşı’nın hattâ başkentinin tartışıldığı bir ortamda konu ile ilgili olarak öne sürülen yasaklama tavrının sahih tasavvufî geleneklerin mirasçısı olan ve yasadışı faaliyet alanına girmekten özenle kaçınan nezih tasavvuf erbabı engellenirken, haramî ve maneviyat eşkıyası isimlerin el altından yürüttükleri pazarlıklar ve karanlık ilişkilerle maneviyat pazarına tezgâh açtıklarını bilmeyen var mı şu ülkede? Olduğunu hiç zannetmiyorum ya, bilmediğini iddia eden birisi olsun var ise -özellikle 28 Şubat sürecindeki- gazete arşivlerini bu açıdan bir geçirmelerini tavsiye ederim.

Bu açıdan Sayın Sezgin’in tamamına katıldığım şu tesbitlerini naklederek yazımı bitirmek isterim:

Açıkça itiraf etmeliyiz ki, 677 sayılı kanunla yasaklanmış olmasına rağmen, ülkemiz falcılar, büyücüler, gaipten haber verenler, gizli tarikatlar, ne bildikleri, ne kadar bildikleri belli olmayan şeyhler ve meczuplar ülkesi haline gelmiştir.

Aksini iddia etmek mümkün de değildir. Bazı kamu kurumları ile GSM kurumları, TV.ler ve Gazeteler fallar, büyüler yayınlamakta, bu kurumların profesyonel “astrolog”ları bulunmakta, Cd.lerle benzer şeyler hizmet(?!) olarak yapılıp satılmaktadır.

Müştereken kabul ettiğimiz ortak bir ahlâktan nerede ise bahsetme imkânımız kalmamıştır. İslam ahlâkı diyemiyoruz, irticacı diyorlar. Türk ahlâkı diyemiyorsunuz, ırkçı yaftası hazır bekliyor. Sadece ahlâk diyoruz. Dini, cinsiyeti, mensubiyeti belli olmayan; sadece nasıl yemek yenir, nasıl dans edilir, içki nasıl içiliri öğreten görgü kuralları “ahlâk” adıyla kalmış görünüyor.

Ayıp gitti, günah ortadan kalktı diyenler haksız da sayılmıyor.

Merhum Atatürk’ün “olmasın” diye, “olamaz” diye belirttiği kötülükler ortalığı siyaset ve ticaret adınakapladı. Bizim tarikat iyi tarikat havasında prim yapıyor.

Önümüzdeki seçimlerde de Alevisi, Bektaşisi, Kadirisi, Nakşisi, Halvetisi, Cerrahisi, ile tarikatlar çok önemli rol oynayacak. Bu işteki rantla ilişkisi olanlar, sivil toplum örgütü imiş gibidavranmaya, gerektiğinde siyasi partiler dahil, hükümet ve/ya devleti tehdit etmeye devam edeceklerdir.

Unutmayalım ki, dünyanın her yerinde “yasağa rağbet fazladır”. Rağbetin fazla olduğu yerde rantın da büyük olduğu unutulmamalıdır.

Mevcut paradoksal yapı dikkate alındığında ülkemizin “laiklik ilkesini kabul etmiş bir devlet” görüntüsü verip vermediği tartışmaya değer durumdadır.

Görsel medyada son bir yılda en çok tartışılan konular arasında “tarikat-cemaat-siyaset- ticaret ilişkileri”nin olması da bu paradoksal yapının en anlamlı delili olmalıdır.”

Açık Bir Davet

Zamanında bir kez olsun söylenmemiş sözlerin, iş işten geçtikten sonra bin kez söylense de hiçbir anlamı olmayacağını bir kez de buradan hatırlatarak, maneviyat dünyamızı kaplayan ayrık otlarının temizlenmesi konusundan birinci derecede sorumlu olan –başta Sayın Prof. Dr. Mehmet Görmez ve Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz olmak üzere- T. C. Diyanet İşleri Başkanlığı yetkilileri ile ilahiyat fakültesi mensubu akademisyenleri, üzerlerine düşen tarihî sorumluluğun gereğini yerine getirmeğe davet ediyorum.

Biz unutsak da tarih affetmez…

 

———————————————————————

 

[1] D. Mehmed Doğan, “Sadece tekkeler mi kapatıldı?” , Yeni Akit, 30.11.2011

http://www.tyb.org.tr/d-mehmet-dogan/sadece-tekkeler-mi-kapatildi

[2] D. Mehmed Doğan, “Tekkedeki Cumhurbaşkanı!”, Yeni Akit, 01.12.2011

http://www.tyb.org.tr/d-mehmet-dogan/tekkedeki-cumhurba-kani

[3] Tam adı “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun” olan ilgili yasa şu şekildedir:

Kanun Numarası: 677

Kabul Tarihi: 30/11/1925

Yayımladığı Resmi Gazete Tarihi: 13/12/1925

Yayımladığı Resmi Gazete Sayısı: 243

Madde 1 – Türkiye Cumhuriyeti dahilinde gerek vakıf suretiyle gerek mülk olarak şeyhının tahtı tasarrufunda gerek suveri aharla tesis edilmiş bulunan bilümum tekkeler ve zaviyeler sahiplerinin diğer şekilde hakkı temellük ve tasarrufları baki kalmak üzere kamilen seddedilmiştir. Bunlardan usulü mevzuası dairesinde filhal cami veya mescit olarak istimal edilenler ipka edilir.

Alelümum tarikatlerle şehlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, nakiplik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve gayıptan haber vermek ve murada kavuşturmak maksadiyle nüshacılık gibi unvan ve sıfatların istimaliyle bu unvan ve sıfatlara ait hizmet ifa ve kisve iktisası memnudur. Türkiye Cumhuriyeti dahilinde salatine ait veya bir tarika veyahut cerri menfaate müstenit olanlarla bilümum sair türbeler mesdut ve türbedarlıklar mülgadır. Seddedilmiş olan tekke veya zaviyeleri veya türbeleri açanlar veyahut bunları yeniden ihdas edenler veya ayını tarikat icrasına mahsus olarak velev muvakkaten olsa bile yer verenler ve yukarıdaki unvanları taşıyanlar veya bunlara mahsus hidematı ifa veya kıyafet iktisa eyleyen kimseler üç aydan eksik olmamak üzere hapis ve elli liradan aşağı olmamak üzere cezayı nakdi ile cezalandırılır.

(Ek fıkra: 10/06/1949 – 5438/1 md.) Şeyhlik, Babalık ve Halifelik gibi mensupları arasında baş mevkiinde bulunanlar altı aydan az olmamak üzere hapis ve 500 liradan aşağı olmamak üzere adli para cezasından başka bir yıldan aşağı olmamak üzere sürgün cezası ile cezalandırılırlar. (13/7/1965 tarih ve 647 sayılı cezaların infazı hakkında kanunun geçici 2’nci maddesiyle sürgün cezası kaldırılmıştır.)

(Ek fıkra: 01/03/1950 – 5566/1 md.; Değişik fıkra: 07/02/1990 – 3612/5 md.) Türbelerden Türk Büyüklerine ait olanlarla büyük sanat değeri bulunanlar Kültür Bakanlığınca umuma açılabilir. Bunlara bakım için gerekli memur ve hizmetliler tayin edilir.

Madde 2 – İşbu kanun neşri tarihinden muteberdir.

Madde 3 – İşbu kanunun icrasına İcra Vekilleri Heyeti memurdur.

http://www.mevzuat.adalet.gov.tr/html/390.html

[4] Bugün piyasada temini güç bir kitap olan “Hamdullah Suphi Tanrıöver ve Anıları” kitabını armağan eden Sayın İsmail Dervişoğlu’na, Tanrıöver’in bu konudaki tarihî tanıklığına ulaşmamı sağladığı için teşekkür ederim. İlgili konudaki ayrıntılar için bkz: “Hamdullah Suphi Tanrıöver ve Anıları”, Mustafa Baydar, Menteş Yay, İstanbul-1968, s. 306-308.

[5] Dr. Abdülkadir Sezgin: Tarikat Yasağı: Hukuki Statü- Fiilî Durum,

http://www.tyb.org.tr/haberler/dr-abdulkadir-sezginden-tarikat-yasagi-hukuki-statu-filli-durum

***

5 Aralık 2011

http://www.haber10.com/makale/26274/

 

Bir Cevap Yazın