Ülkücünün ‘Muhsin Başkan’ Vefası

-Yazıcıoğlu Muhsin Ata Destanı Yazıldı-

Dr. Hayati BİCE

Her yıldönümünde olduğu gibi bu yıl da, 25 Mart yaklaşırken Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölüm yıldönümü vesilesi ile çeşitli mahfillerde anma etkinlikleri, radyo/TV programları yapılmağa başlandı. Böylesi bir anmayı haber veren, Selçuklu Vakfı Başkanı Prof. Dr. Turan Güven imzalı bir mail ile haberdar olduğum bir TV programını izlerken söylenenlerin Muhsin Başkan ile ilgili anılar ötesine uzanan çağrışımları olacaktı benim için. Böylesi bir ruh hali içerisinde 19 Mart 2012 gecesi başkaca her şeyi bir kenara bırakıp programı izlemeğe başladım.[1]

Suikast mı ? Kaza mı ? vs. Derken…
TVNET programcısı Veyis Ateş’in “Gündem Özel” programına Muhsin Yazıcıoğlu’nun kayınbiraderi AKP Milletvekili Nevzat Pakdil ile 12 Eylül öncesinin ülkücü gençlik liderlerinden Lütfi Şahsuvaroğlu ve Burhan Kavuncu konuk edilmişlerdi. Benim için programın neredeyse yarısını işgal eden Pakdil’in söyleyeceklerinden ziyade Lütfi Şahsuvaroğlu ve Burhan Kavuncu’nun ‘Muhsin Başkan’ hakkında söyleyecekleri önem taşıyordu. Özellikle Şahsuvaroğlu’nun “Bizim Muhsin” başlıklı yazısında kısmen değindiği söylemi genişleterek yeni şeyler söyleyeceğini bekliyordum.

Ancak Nevzat Pakdil’in -ailevî ve içerisinde bulunduğu siyasî şartların getirdiği bazı hassasiyetlerle olsa gerek- bildiğimiz bazı tekrarlardan ibaret uzun röportajından sonra sunucu Veyis Ateş’in ülkücü konuklarına sorduğu sorularda Muhsin Başkan’ın hayatını yitirdiği “kaza”; bu kazanın arkasındaki komplolar üzerinde durması, konuyu bir polisiye çözümlemesi kısırlığına hapsetti, diyebilirim.

Nihayet programın son kısmında Muhsin Başkan’ın ideolojik yerini açıkladığı birkaç cümlecikten ibaret sözleri ile Kavuncu ve Şahsuvaroğlu’nun anı ve yorumlarına çok kısa olarak yer verilebilmesi ile programın başlangıcındaki beklentim berhava oldu, gitti. Ne Kavuncu, radikal İslamcılığa yönelerek ülkücü hareket ve bir anlamda da Muhsin Başkan ile yolunu ayırmasının gerekçelerine değinebildi; ne de Şahsuvaroğlu,“ülkücü harekette Nizâm-ı Âlem etkisi” olarak tanımladığım ülkücü hareketin İslâmî niteliğinin evrilmesi konusundaki sürece değinebildi. (Zaten pek çok TV programında birkaç kişi konuk olarak çağırıldı ise konunun özüne bir türlü girilemeden, hiç kimse diyeceğini diyemeden programın bitivermesi epeydir canımı sıkan bir konudur.)
Programın sonlarına doğru Ateş’in, 24 Şubat 2009 günü, Muhsin Başkan’ın şehadetinden yaklaşık bir ay önce kendisi yaptığı mülakattan bazı bölümler yanında, programın en sonunda kızı Firuze Yazıcıoğlu ile yapılan bir telefon bağlantısının kaydı da banttan verildi.

Muhsin Başkan’ın Siyasî Kimliği ya da “Milletçi Milliyetçilik”
Banttan verildiğini belirttiğim -ve Muhsin Başkan ölümünden yaklaşık bir ay önce 24 Şubat 2009 günü  kaydedilmiş- programda ve kurucusu (ve hayatı boyunca başkanı) olduğu partinin RP-MHP arasında bir yere konumlandırılmasından rahatsızlığını dile getirirken Yazıcıoğlu’nun söyledikleri arasında bir cümlecik bence önemli idi. Muhsin Başkan, bu kayda değer cümlesinde kendisini şöyle tanımlamıştı: “Ben ‘devletçi milliyetçi’ değilim; ‘milletçi milliyetçiyim’…

Muhsin Başkan’ın bu sözlerini dinlerken, -bir önceki yazımda bahsettiğim- “müsbet/menfi milliyetçilik”ten sonra şimdi bir de “milletçi/devletçi milliyetçilikler”infarkı ile mi uğraşacağız? diye düşünmekten kendimi alamadım.
Muhsin Yazıcıoğlu’nun, “devletçi milliyetçilik” derken, bugün “ulusalcı akım” olarak adlandırılan laikçi/elitist kadroların dine mesafeli milliyetçilik -ve hattâ yer yer ırkçılık- iddialarını kast ettiğinden eminim. Ancak bu şekilde bir ayrımın dillendirilmesi devlet/millet farklılığı konusundaki bir rahatsızlığı da içerir.
Bir zamanlar ülkücü gençler olarak “kutsal devlet”in hata yapamayacağını ima eden, bütün kötülüklerin kaynağının “yıkılası düzen” olduğunu savunan söylemlerimiz vardı. Bunu dile getirdiğimiz “Yıkılsın Düzen, Yaşasın Devlet” şeklindeki slogan, az mı yazılmıştır dergi kapaklarına, duvarlara, fakülte sıralarına… (Şimdi Muhsin Başkan’ın bu sözlerinden hareket ile, Dadaloğlu’na da rahmetler okuyup  “Devlet başkasınınsa, millet bizimdir” mi demeli?!..)

Nasıl ki, 12 Eylül öncesi “kutsal bir devlet” beklentimiz bir hayâl idi ise, bugün de “kutsal bir millet”hayâl etmenin yeri de zamanı da değil… En iyisi “karışık kafalar kitabı”na yeni sayfalar eklemektense hiç birisi; ne ‘devletçi milliyetçilik’, ne de ‘milletçi milliyetçilik’ demek geliyor içimden…  Milliyetçilik, sadece milliyetçilik; Türk milliyetinin milliyetçiliği: Türk Milliyetçiliği…

“Türkistan Mayası”
Neredeyse birbuçuk saat süren programda orijinal üç-beş sözü yine değerli dostum Şahsuvaroğlu söyledi: Muhsin Başkan’ın fikir dünyasını izah ederken dile getirdiği ülkücü tavrını anlatırken değindiği “Türkistan Mayası” benzetmesi nefisti. ‘Türkistan mayası’nı tarif ederken sütü yoğurda dönüştüren mayayı örnek verdi: Hangi menşeden gelirse gelsin; hangi kaba konulursa konsun, sütlerin hepsini yekpare bir varlığa dönüştürüp yoğurt yapan bir maya idi bu… Bin yıllık Türk tarihi boyunca, Türk’e dokunan her soy ve meşrebden insanı, Türk yapan bir maya idi “Türkistan Mayası”; değdiğini tek bir kimliğe büründüren bir mübarek maya, bizim mayamız…

Şahsuvaroğlu, programın süre kısıtlamasının azizliğine uğrayıp söyleyemedi ama bahsettiği “dokunduğu Türk olan maya”nın, “Türkistan Mayası”nın patentinin Hz. Pîr-i Türkistan Yesevî tarafından tescil ettirildiğinin bilincinde olduğunu biliyorum…

Şahsuvaroğlu, alelacele sıralamak suretiyle, sunucudan zar-zor kurtarabildiği, “Allah yoluna adanmışlık için bin yıllık bir çizgiye sahip olma gereği” ; “geleceği geçmiş ile birlikte kucaklamak” ve özellikle de “neden bu ülkede ‘Oğuz beyleri’nin bir türlü ‘han’ olamadığı” söylemlerini vuzuha kavuşturamadan sözlerini noktalamak zorunda kaldı.

Artık Unutulması -ve Unutulduğunun da Hatırlanmaması- Gereken Bir Vakıa
Muhsin Yazıcıoğlu’nun anıldığı hemen her programda tekrardan gündeme getirilen bir konu da Muhsin Başkan’ın MHP’den ayrılarak neden bir başka partiyi kurduğudur. Artık, ne teorik olarak ne de pratik olarak bir anlam ve önemi kalmayan bu MHP ile Yol Ayrımı tartışmasını, durup durup ısıtanların her iki camianın iç işleyişinden zerre kadar haberi olmayan kişiler olması artık kabak tadı veriyor.  Ülkücülüğün çilesini çekmiş bazı isimlerin de -bilemem hangi saik ile-, bu konuyu ısıtanların oyununa gelerek kendilerince birşeyler söylemeleri ise artık terk edilmesi gereken bir aymazlıktır. Bu aymazlığın günümüzün genç ülkücülerinin ruh dünyasında yol açtığı tahribin vebalinden korkulmalıdır. Ülkücü gençliğin günümüzdeki değerlerinin ‘anlamsız hale gelen’ bir ayrılığın davacısı olarak birbirlerini incitmeleri üzüntü verici olma ötesinde, Türk milliyetçiliğinin zayıflamasına yol açarak ülkemize kan kaybettiriyor.

Konunun taraflarından en üst düzeyindeki iki isme de bizzat sormuş birisi olarak, bu konuya ilk ve son kez- değiniyorum: MHP’den Muhsin Başkan’ın ayrılışına yol açan “Milli Mutabakat Çağrısı” sürecinden ölüm tarihine kadar geçen 16 yıllık sürecin son 10 yılında ayrılığın sürdürülmesinin hemen hiçbir teorik/pratik gerekçesi kalmamıştı. “O halde ayrılık neden sürdürüldü?” diye haklı olarak soracak okurlara, -konunun her iki tarafı da ilgilendiren yönleri olduğunu da kaydederek- sadece şu kadarını söyleyeyim: Psikolojik nedenlerle…

‘Yazıcıoğlu Muhsin Ata Destanı’
Bundan 3 yıl önce Yusuf Akgül,  “İki Alp-Eren: Satuk Buğra Han ve Muhsin Yazıcıoğlu” başlıklı bir yazımdan [2] hareket ederek ülkücülere şu satırları ile bir söz vermişti:

“Türk Dünyası araştırmacısı Hayati Bice’nin; Karahanlı hakanı Satuk Buğra Han ile Muhsin Yazıcıoğlu arasında -aralarında yaklaşık 1000 senelik uzun bir dönem bulunmasına rağmen- gerek devlet adamlığı, gerekse maneviyat yönleriyle çeşitli irtibatlar kurduğu “İki Alp-Eren: Satuk Buğra Han ve Muhsin Yazıcıoğlu; Türk Tarih Geleneğinde Devlet Ricâlinin Kutsallaştırılması” başlıklı değerli makalesi, “Türk Menkıbecilik Geleneği”nin değerlendirilmesi ve tarihi bir hakikatin ortaya konulması bakımından son derece kayda değer bir çalışma olmuştur.

Kendisinden iki asır sonra yaşayan Hoca Ahmed Yesevi’nin bir hikmetinde:

“Sultan Satuk Buğra Han
Pîr-i muğan imes mi?”
(Sultan Satuk Buğra Han,“Büyük Pîr” değil midir )
dizeleriyle;“Pir-i Muğan” (Büyük Pir) dediği Satuk Buğra Han nasıl ki hem bir devlet adamı, hem de bir maneviyat büyüğü idi ise; rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu da hem teşkilatçı bir siyaset adamı, hem de bir gönül ve maneviyat insanı idi.

Kendisiyle ilgili öyle anlatımlara, hadiselere, menkıbelere tanık oldum ki, bunları derleyip yazmaya kalksam bir destan olur… Bir destan şairi olarak ben, inşaallah bunları derleyip – değerlendirip “Yazıcıoğlu Muhsin Ata Destanı”nı yazacağım.”

Gelelim, benim için o gecenin hiç beklemediğim sürprizine:  TVNET’in bahsettiğim programında Yusuf Akgül’ün “Muhsin Ata Destanı” yazmak sözünü yerine getirdiğini öğrendim. Muhsin Başkan’ın ölümü sonrasında yazdığı şiirlerden birçoğunu kendisinden dinlediğim Lütfi Şahsuvaroğlu ile Yusuf Akgül’ün birlikte vücuda getirdikleri “Şiir Şiir Muhsin Başkan” kitabının bir bölümünü “Muhsin Ata Destanı”oluşturuyordu. İşte şimdi bu kitabı, özellikle de “Muhsin Ata Destanı” bölümünü aziz bir hatıra olarak okumak, her ülkücü için bir vefa borcudur.

Ülkücünün vefası da; davası kadar yüce olmalı…
***

Yazıcıoğlu Muhsin Ata’dan Rabb-i Müteal, razı olsun; Muhsin Başkan’ın kudsî ruhaniyeti de bizden…

_________________________________________

İletişim: http://www.hayatibice.net

[1] Programın bant kaydını şu adresten izleyebilirsiniz: http://tvnet.tv.tr/ (Gündem Özel Program arşivi / 19 Mart 2012)

[2] Bahsedilen makalemin çok ilginç yankıları oldu. Birçok kişi bu yazım vesilesi doğan erkek çocuklarına“Muhsin Ata” ismini verdiklerini, yazımda bahsettiğim gibi “Muhsin Ata”yı rüyalarında gördüklerini ilettiler. Bkz. “İki Alp-Eren: Satuk Buğra Han ve Muhsin Yazıcıoğlu; Türk Tarih Geleneğinde Devlet Ricâlinin Kutsallaştırılması”, http://www.haber10.com/makale/15127/