Ara Bilanço: Ülkücüler ve İslâmî Eğilimler

-Uçlara Savrulanlar / Dehlizlerde Kaybolanlar-

Dr. Hayati BİCE

Ülkücü Hareketin İslamlaşma Süreci olarak adlandırdığım ve yaklaşık 1200 yıllık tartışmalara konu olmuş sürecin hep pozitifi yönde geliştiği söylenemez. Bu sürecin yaşadığı süreçlerde bazen kırıcı tartışmalar yaşanmış; birbirlerinin dostu, ülküdaşı olan insanlar hayatlarının bir safhasında, dinî tarzlarından kaynaklanan farklılıkları hazmedemeyip birbirlerine ağır suçlamalar yöneltebilmişlerdir. Artık ahirete intikal ederek hesap defteri kapanmış isimlerin bu konudaki polemiklerini güncelleme nezaketsizliğini sergilemek istemediğim için bu tartışmaların günümüzde yaşanan örneklerini, anonim örnekleri gözönüne alarak yansıtmak istiyorum.

Bu son yazıya gelene kadar Türk/İslam ilişkisi hakkındaki yazılarımda hep olumlu yönleri öne çıkarttığım söylenebilir. Bu ilişkinin çekişme/çelişki içeren sayfalarını görmezden geldiğim de düşünülebilir. Bu yanlış anlamaları önlemek için birkaç paragraf ile de olsa Türk/İslâm eksenli fikir tartışmalarının,  son tahlilde ülkücü hareket için zararlı olduğunu düşündüğüm savrulmaları hakkındaki görüşlerimi dile getireceğim.

Politik Hareket Çevresinde İslâm Eksenli Çelişkiler 

Tabandaki İslâm’a kayış eğiliminin önünü kesme kaygısının da etkisiyle,  ülkücü tabanın büyük bölümü “radikal İslâmcı” olmadı. Büyük çoğunluk, ülkücü hareketin saflarında kalarak hareketin gelenekselleşen İslamî tavrını, -cami cemaati müslümanlığı-  sürdürdüler. 1980 öncesinde ülkücü gençlik örgütlenmesinin yönetim kademelerini oluşturan, geleceğin öncü ülkücü kadrosu olmağa aday konumundaki kuşağın çoğunluğu, Türklük değerlerini bir kenara itip İslâmcılık yarıştırma oyununa karşı açıkça  tavır aldı.

Ülkücülerin bu tavrını Bizim Ocak’taki şu satırlardan izlemek mümkündür:  “Geçmişte Türk kültürünü ihmal etmemiz, milyonlarca Türk’ün Araplaşmasına ve sonuçta Türk düşmanları safında bize karşı savaşmalarına yol açmıştır. Tarih, İslâm olmayan Türklerin Türklüklerini kaybettiğini ispatladığı gibi, Osmanlı’nın yanlış siyaseti sonucu milyonlarca Türkmen’in Suriye ve Irak’ta Araplaştığı da” göz ardı edilmemelidir. [1]

Ülkücü hareketin 1970’lerden 1980’lere taşıdığı temel çelişki, bürokratik milliyetçiler (ve bunların belirlediği parti merkezi) ile taşra kökenli alt-orta sınıf ağırlıklı gençlik tabanı arasındaki uyuşmazlıktı. Radikal İslâmî eğilimler, MHP merkezi ve politikası ile idealist gençler arasına ayrım koyanlar için en bütünlüklü donanımı sundu. 12 Eylül öncesinde de söylemlerinde İslâm’a ağırlık vermiş olan Muhsin Yazıcıoğlu gibi gençlik önderleri, cezaevinden çıkışları sonrasında görev aldıkları siyasi  ortamda da  İslâmi niteliğin bir gelip geçici bir vitrin süsü değil sürekli korunması gereken bir tablo olması gereğini savını ısrarla işlediler. Sonuçta, “İslâm’ı samimiyetle benimsemek”, Türk-İslâm ülkücüleri ve onların etkilediği yeni gençlik kuşaklarınca, ülkücü siyasetin temel meşruiyet şartı olarak dayatılır hale geldi. Türk milliyetçileri arasında yaşanan hızlı İslâmîleşme ve tasavvufa yöneliş süreci yeni bir ayrışmaya yol açtı. MHP’den kopan bir grup ülküdaşımız, Büyük Birlik Partisi’ni (BBP) ve gençlik organizasyonu olarak da Nizam-ı Âlem (daha sonra, Alperen) Ocakları’nı kurdu. [2]

Ülkücü hareketin resmi partisinin merkezi yönetiminde yeralan bürokratik zihniyet, bir yandan tabanın dinamik potansiyeline hâkim olan genç ülkücülerle açıkça ters düşmemek için “daha İslâmi” bir görüntü vermeye dikkat ederken; bir yandan da İslâmlaşmanın ülkücü hareketin özgünlüğünü ve asli karakterini bozmaması gerektiği düşüncesini alttan alta işlediler. Parti merkezinden “İslâm’ı öne sürerek Türk milliyetçiliğini yıkmak isteyenlere itibar edilmemesi gerektiğini” bildiren sert açıklamalar yapıldı. [3]

İslâmcı Radikalizme Savrulanlar 

S. Ahmed Arvasî’nin dengeli ve geleneğe yaslanan İslâmî söylemleri üzerinde İslâmî bir hayatı gerçekleştirmek hedeflense bile o kadar da kolay değildi. Konuyu tanınmış ülkücü önder ve isimler özelinde iman/küfür noktasına kadar taşıyan aşırılıklar da yaşanan sıkıntının acı ile hatırlanan göstergeler olarak kayda girdi. Genel ülkücü kitle, kendilerinin de İslâmi niteliklerini vurgulamaya çalışırken, ülkücü hareketten koparak “müslüman” kimliğini benimseyen azınlık ise, “eski beşeri çizgileri” ile aralarındaki ideolojik bağdaşmazlığın altını çizdiler.

“Türk-İslâm Ülküsü” ötesine geçerek İslâm’ı bir ideolojik formül olarak benimseyenler, milliyetçiliği İslâm’a tali hale getirmelerine paralel olarak, radikal İslâmcı hareketin açmazlarını ve terminolojisini de –bazen komik durumlara da düşerek (meselâ, İran İslâm Devrimi sonrasında moda haline gelen müstaz’af vemüstekbir kelimelerini birbirine karıştırarak)- kullanmaya başladılar. “Resmî Diyanet İslâmı”na karşı çıkarak “gerçek ve en hakikî(!) şeriatçılık” arayışlarına girdiler.

12 Eylül sonrasında yoğunlaşan İslâm’a yöneliş, hapishanelerde birçok ülkücünün ülkücülükten koparak, siyasal kimlik olarak da “Müslüman” isminin benimsenmesini beraberinde getirdi. Özellikle Mamak’taki gençlik kadroları, girdikleri İslâmi öz-sorgulama sürecinde, merkez yönetimin İslâm’ı araç biçiminde algıladığını iddia ettikleri dıştan bakışlarını sorun ettiler. Giderek daha derinlemesine ve kapsamlı biçimde tanışılan İslâm’ın bütünlüklü yapısı ve özellikle radikal İslâmcı literatürün kavrayıcı söyleminin; ülkücüleri ciddi öz-sorgulamaya iten bir siyasal-ideolojik meydan okuma olduğu açıktır. Ülkücülükten kopuş/İslâmcılığa kayış sarmalı, elbette hapishanelerle sınırlı kalmadı ve süreç dışarıda da uç verdi. Ülkücü hareketin genç kadrolarının özellikle aydın ve yarı-aydın kontenjanına intisab etme eşiğinde olan eğitimli üniversiteliler arasında gözlenen İslâmcı harekete yöneliş akımı, ülkücü kadrolarda ciddi kan kaybına yol açtı. Ülkücü hareket, potansiyel aydın kuşağının ciddi bir yüzdesini yitirdi. Türk-İslâm ülkücülüğünün, “eski” ülkücülükten farklı olduğu görüntüsünü destekler ölçüde kapsamlı, özgün bir siyasal-ideolojik kimlik gibi algılanmaya başlaması da hareket içinde huzursuzluk kaynağı oldu.

‘İslâmî radikalizm’de sınır tanımayan bazı isimler, ülkücü hareketin gerek ideolojisinin ve gerekse -tepeden tırnağa- yapılanmasının İslâm ile bağdaşamayacağı; “Türk-İslâm Sentezi” gibi “Türk-İslâm Ülküsü” formülünün de ülkenin İslamileşmesi önüne kurulan bir baraj, göz boyamağa yönelik bir çeldirici, bu söylem sahiblerinin yapıp ettiklerinin de bir demagoji olduğunu savundu. Ülkücü hareketin 1970’lerde İslâm’ı temel alan bir hedefe, isteyerek değil de bazen konjonktürün sürüklemesi ile ve bazen de “egemen güçlerin yönlendirmesi ile hesabî olarak yöneldiği gibi komplocu iddialar, altı çizilerek ileri sürülür oldu.

Arab ülkelerindeki selefî, radikal eğilimlerden çevirilerle ülkemize taşınan İslâmî akımlar, ülkücü gençliğin İslâm’a yönelen bazı isimlerini de etki alanına aldı. Bunun çok tipik bir örneği olarak, Yeryüzü ismi ile bir “İslamî dergi” çıkaran eski Ülkücü Gençlik Derneği yöneticilerinden Burhan Kavuncu’nun dergisinin bazı sayılarında Kürtçe bildirilere yer verecek kadar savrulması olarak dikkat çeker.

Ülkücü kökenli sonradan radikal İslamcıların bu gibi aşırı ve aslına bakılırsa bir gerçekliğe de tekabül etmeyen aşırı görüşler kısa sürede bir sabun köpüğü gibi silinip gitti. İlk ortaya çıktıklarında ellerine aldıkları ve İslâm adına salladıkları “tekfir palası” ile -en yakınlarından başlayarak-, ‘omuz üzerinde baş bırakmayan’ ülkücü kökenli “yeni mücahit”lerden geriye, yazılı literatüre girmiş bir makale ya da kitapçık bile kalmamış olması hazindir. Bu tavrın açtığı hasar sadece kendileri ile sınırlı kalsa iyi idi; ülkücü hareketin gençlik tabanında anarşik bir kafa karşılığına yol açıldı. Bunun sonucunda, kulağa hoş gelen parlak söylemlere ve sert mi sert İslâmî vurgulara takılan birçok yetenekli ülkücü genç, kendi potansiyellerini açığa çıkartamadan, öz şahsiyetlerini gerçekleştiremeden, boş heveslerin ardında emeklerini heba ederek yitip gittiler.

Sayıları az olsa da,  kafası çalışır bir genç kesiminin ülkücülükten koparılması, bir yönüyle Türk-İslâm Ülküsü söylemindeki İslâmcı vurgunun ağırlığının artmasına yol açarken tam tersine bazı gençlerin reaksiyoner bir karşı kutba savrulma ile her türlü İslâmî söylem ve eyleme yabancılaşması gibi bir sonuca yol açtı. Bunun ise genel çerçevede ülkücü hareket için zararlı olduğu tartışılmaz. [4]

Ülkücülük ve Tasavvuf

Ülkücü hareketin İslâmî söylemleri benimsemesinin sosyal hayattaki görünür bir yansıması tasavvuf geleneğinin yaşatıldığı dergâhlara yansıdı. Ülkücü hareketin öncülü olan fikir hareketlerine yön veren isimlerden Osman Yüksel Serdengeçti,  Osman Turan, Necip Fazıl ve hatta Nureddin Topçu gibi isimlerin hepsi intisablı dervişler olmasa bile tasavvufî yaklaşım ve söylemlere olumlu yaklaşmaları ülkücü gençlerin dergâhlara intisabını kolaylaştırıcı bir fonksiyon görmüştür.

Bu makale dizisinde Türkçü/İslâmcı damarın fikir planında öncüsü olarak değerlendirerek birkaç kez dikkat çektiğim İslam Mecmuası (1914-1918)’nda tasavvuf tarihinin önemli isimlerinden Bişr-i Hafî, Cüneyd-i Bağdadî gibi isimlerin biyografilerine düzenli olarak yer verilmesi dikkat çekicidir. Türkiye’deki Türk Milliyetçiliğinin oluşumunda önemli bir pay sahibi oldukları kabul edilen Azerbaycan, Tataristan, Türkistan kökenli isimlerin beslendiği Cedidcilik geleneğinin bir yönüyle tasavvufî geleneklere yaslanması bu yakın ilişkide etkili olmuştur.

Önceki yazımda da işaret ettiğim üzere aile geleneğinden tevarüs ettiği tasavvufun ülkücü kitlelere mal edilmesinde S. Ahmed Arvasî önemli bir isimdir. Arvasi, ülkücü gençlerin baş ucu kitabı haline gelen “Türk-İslâm Ülküsü” kitabında “İki Kavram” başlıklı makalesinden şeriat ile tasavvufu ele alarak ülkücüler için tasavvufun ne kadar ihmal edilemez olduğunu şöyle vurgulamıştı:

“…Tasavvuf, -“şeriatın sınırları” içinde kalmak şartı ile- samimî bir aşk, vecd ve heyecan ile “dinin özüne”, esra­rına ve zevkine “kemâl-i edeb” ile ulaşma gayretini ifade eder. Kur’an-ı Kerim’de “mukarrabin” (Allah’a yakın olanlar) olarak övülen ve “Allah’ın velî kulları” olmakla sıfatlanan kişiler, işte dinimizde böylece yücelen kimselerdir. Böyleleri Kur’ân-ı Kerim’de “Haberiniz olsun Allah’ın veli (kul)ları için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun olacak değillerdir” diye sevgi ve müjde ile anılmaktadırlar. (Bakınız: Yûnus Sûresi: Ayet: 62).

Görülüyor ki, şeriat ve tasavvuf, İslâm dininin, bir mü’mini, dıştan kuşatması ve içten fethetmesidir.Şeriat ile disip­line olan müslüman, tasavvuf ile vicdanileşir. Bunlar zıt şeyler değildir. Birbirini tamamlıyan “şekil” ve “muhteva”dan ibarettir. Bu sebepten müslümanların “şeriatçı” ve “tarikatçı” adı altında bölünmesine çalışanlar, gaflet içinde değillerse ihanet halindedirler.

İslâmiyet’i, sadece, bir dış disiplin zanneden aşksız, vecdsiz ve heyecansız ham ve kaba yobaz da, şeriatı inkâr eden, başıboş ve sefil “sahte sofi”ler de İslâmiyet’i temsil edemez­ler. Tarihimizde birincisi “yobazlık” la, ikincisi “zındıklık” ile suçlanmıştır.

Din eğitim ve öğretiminde, İslâmiyet’in bu ediş” ve “iç” disiplinine gerekli önem verilmelidir. Akaid ve fıkıh kadar, ta­savvufa yabancı kalınmamalıdır. Türk ve İslâm dünyasında yetişen gerçek ve yüce “mutasavvıflar” ve onların fert ve cemi­yet terbiyesindeki değerleri kavranmalıdır. Ülkede gerçek, cid­dî ve resmî bir “din eğitimi” yaygınlaştırılmalı ve planlanma­lıdır. Bu yapılmazsa, iç ve dış düşmanlar harekete geçer, ter­temiz dini hayat perişan edilmekle kalmaz, devlet de, cemiyet de, ferd de büyük zararlara maruz kalır.

Böyle bir işi de, ancak Türk-İslâm Ülkücüleri gerçekleşti­receklerdir. [5]

İtminâna Eremeden Dergâhlarda  Kaybolan Ülkücüler

12 Eylül öncesinin insan hayatının çok ucuzladığı kanlı günlerinde başlayan tasavvufî ekollere ilgi, cezaevlerinde sığınılacak manevî bir destek arayışını sevki ile yeni bir mecra buldu. Bu mecranın seyrini izlediğimizde önemli bir kavşak noktası olan bir Nakşbendî cemaatinde ülkücü kökenden müntesiblerin, her zaman -bugün bile-  var olması bunun somut bir örneğidir. Önce MHP çizgisinde, Muhsin Yazıcıoğlu BBP’yi kurduktan sonra, orada yoğunlaşan bu eğilim, Yazıcıoğlu’nun vefatı sonrası  popülaritesini yitirmiş gibidir. Bu ilgi azalmasında, adı geçen dergâhın üst yönetiminin AKP kadroları ile içiçe bir görünüm arz eden duruşunun da etkili olduğu söylenebilir. Cemaat ile siyasî odaklararası ilişki, tabanı yönlendirme, sadece cemaatin üst yönetimi ile iktidar çevrelerinin siyasî güç/ekonomik rant ilişkileri ile sınırlı kalmamış, tabandaki‘saf’ müridlerin oy kullanma tercihlerine kadar indirilmiştir. [6

Dergâh merkezindeki bu yeni ve güçlü siyasî tercih ile yüzyüze gelen ülkücülerin çoğunluğu, eski politik duruşu ile vedalaşırken, küçük bir kısmı kalbine gömdüğü siyasî mazisi ile ilgili konuşma/tartışma ortamlarını terk ederek kalabalıklar içerisinde yalnızlaştı. Dergâhın ana akımının yöneldiği yeni siyasî odaklara yakınlığın getirdiği maddî iktidar/nüfuz egemenliği eskiden beri lider nitelikli fertleri bünyesinden barındıran ülkücü kadroların hırs ve güç gösterimi için yeni alanlar açtı. Son on yılın bürokratik kadrolarındaki yapılanma bu bakışla analiz edilecek olursa çok ilginç örneklerle karşılaşılacaktır.[7]

Tasavvufî Cemaatler ve MHP: İskenderpaşa Örneği

Son seçimlerde ülkemizdeki önemli bir tasavvufî grup olan ve İskenderpaşa Cemaati olarak bilinen topluluğun lideri pozisyonundaki M. Nureddin Coşan’ın dergahın bağlılarını açıkça MHP’ye oy vermeğe davet eden açıklaması ciddi bir şaşkınlığa yol açmıştır. Bu şaşkınlık, sadece -İslami gruplar ile neredeyse organik bir ilişki içerisindeki- AKP çevrelerinde değil cemaatin bağlılarının görüşlerini paylaştığı forum siteleri ve internet gruplarında da izlenmiştir.

Cemaatin önceki lideri olan Prof. Dr. M. Esad Coşan’ın gerek akademik ilgi alanı ve gerekse mensubu olduğu geleneğin Dağıstan’a uzanan kökleri nedeniyle Türk Kültürü ve Türk yurtları konusundaki hassasiyetlerinin etkisi ile milliyetçilik konusunda diğer bazı gruplara kıyasla pozitif bir konumda olan cemaat tabanının ne kadarı M. Nureddin Coşan’ın işareti doğrultusunda “üç hilal”in altına ‘Evet’ mührünü basmıştır, asla bilinemez ama; bu destek, kemiyet olarak arz ettiği önemden daha fazla olarak keyfiyet yönünden anlam taşıyan bir tavır olarak kayda girmiştir.[8]

İslâmi Yönelişe Türkçü Tepki: “Hangi Türk’ün Türkçülüğü?”

Türk-İslâm Sentezi/Ülküsü çerçevesindeki “İslâmî dozaj” ve “öncelik vurgusu” tartışmalarında Türklüğün göreli ağırlığını ve önceliğini savunan Türkçü denebilecek unsurların, İslamîleşme  eğilimi karşısındaki tutumundan da söz edilmelidir. 1970’lerden itibaren ülkücü hareket içinde marjinalleşen, hatta çoğunlukla siyasî hareketin dışında kalan,  Türkçü tepki, kendisini bazı dergi ve şimdilerde internet sitelerinde göstermektedir.  Altan Deliorman yönetiminde yayınlanan Yeni Orkun, ülkücü hareketteki İslâmlaşma sürecine olan tepkisini, ilk olarak Haziran 1988 sayısında dışavurarak Nihal Atsız’ın ihmal edilişinden yakınılarak gösterildi ve “milliyet fikrini zararlı gören ve kavmiyetçilik sayan birtakım hareketlerin de özellikle milliyetçi çevrelerde etkisini gösterdiği” kaydedildi. [9]

İbrahim Kafesoğlu tarafından ortaya konan, “Sentez” tezinin, “Türklerin İslâm’ı laikleştirdiği, modernleştirdiği”, “İslâm’ın Türklere cihan hakimiyeti hedeflerini gerçekleştirmekte kolaylık sağladığı” gibi temel savlarını benimseyen bazı Türkçüler ise, Türk-İslâm ülkücülerine sert bir şekilde karşı çıktılar. Türk-İslâm Sentezi/Ülküsü tezinin Türklüğün/Türkçülüğün yerini tutamayacağını; İslâmiyetin Türk kültürünün bir unsuru haline geldiğini, bu anlamda bir “Türk Müslümanlığı”nın oluştuğunu; “millet gerçeğini kabul etmeyen İslâm”la Türk milliyetçiliğinin sentezlenmesinin ise mümkün olmadığı savunulur. “Türkçülüğü gölgeleyici” bu tür “pragmatist ideolojik sentezleri” ortaya atanları “Türk milliyetçiliğini şahıs ve zümre çıkarlarına alet etmek”le suçlandı. [10]

Bizim Ocak’ın Haziran 1989 sayısında, “Hangi Türk’ün Türkçülüğü?” başlığıyla yayımlanan yazıda söylenenler, İslâm’a verilen önemi yargılayan Türkçü eleştiriler karşısındaki tavrı ortaya koyar: “Eğer bir Türk kültüründen bahsedebiliyorsak, İslâm dini de bu kültür içinde bir unsurdur. Kendimizi ifade için Türk-İslâm sentezi gibi parlak lafları aramaktan vazgeçelim’ şeklinde herzeler yumurtlayan hızlı Türkçülerimiz de ahkâm kesmeye devam etmektedirler.(…) Türk, Müslüman olduğu müddetçe Türk’tür. (…) İlk Müslümanlar dışında İslâm’ı topluluk olarak en iyi yaşayan millet Türklerdir. İyi bir Türk, aynı zamanda iyi bir Müslümandır. (…) Gördüğümüz kadarıyla, genç arkadaşlarımız, Türk’ü bilmeyen bu tür Türkçülerden dolayı, Türkçülükten ve milliyetçilikten ürkmekte, bu kelimeleri kullanmaktan kaçınmaktadırlar.” [11]

Ülkücü harekette, PKK eylemlerinin şiddet skalasına ve Avrupa Birliği/BOP tartışmalarına paralel olarak zaman zaman “ırkçı” denilebilecek kıpırdanışlar görülse de geneli bağlayıcı bir tavırdan söz edilmesi imkânsızdır.
Bu türden, ‘lahmacun dükkânlarını boykot çağrısı’ gibi absurd söylemler üreten ‘reaksiyoner bir Türkçülük’, MHP’den bağımsız olarak yaşamakta, bazı internet siteleri ile e-mail zinciri ve sosyal medya grupları arasında, 1940’ların arkaik “ırkçı-Türkçü” söylemi kullanılsa da kayda değer bir etkinlikten uzak olduğu görülmektedir. Buna karşılık, ayakları yere sağlam basan bir Türk-Birlikçi (=pantürkist) etkileşimin özellikle sosyal medya üzerinden kendisine yeni bir iletişim kanalı inşa ettiği söylenebilir. Bu yeni iletişim kanallarının Türkiye dışındaki Türk topluluklarında da yankılanması önemlidir.
***
Okurların sabır sınırlarını zorlayan Ülkücü Hareket ve İslâm eksenli ve her biri uzun bir makale hacmindeki yazılarımı, burada noktalarken Beşir Ayvazoğlu’nun bir değerlendirmesini paylaşmak istiyorum:

“Sonuç olarak: Türk milliyetçiliği, üzerinde konuşulması en zor meselelerden biridir; zira çeşitli damarlardan beslenen ve ortak bir dil edinemeyen, bir çırpıda onlarcası sayılabilecek milliyetçilik anlayışları vardır.Uzaktan küçük görünen fikir ayrılıkları çok derin ihtilafların belirtisi olabilir. Bu konuda analiz yapmak isteyenler, Türkçülük-Turancılık, İslamcılık, Kemalist milliyetçilik, ırkçı Türkçülük, Anadoluculuk, mukaddesatçılık, milliyetçi muhafazakârlık, liberal muhafazakârlık vb. hatlarının dikkatle işaretlendiği sağlıklı bir yol haritasına sahip olmalıdırlar.

Kendi içlerinde de yer yer farklı kollara ayrılan bu hatlar bazen kesişir, bazen de geniş açılar çizerek birbirinden uzaklaşırlar. Yakınlaşmalar ve uzaklaşmalar, çok zaman konjonktürle yakından ilişkilidir.
Tarih, vatan, millet, milliyet, gelenek gibi kavramların tarifinde, hatta dil ve musiki anlayışlarında ciddi anlaşmazlıklar bulunmakla beraber, temel problem, İslâm’a ve Osmanlı mirasına bakışta ortaya çıkar.Bu iki değere bakıştaki farklılık ve kitlelere açılış derecesi, milliyetçi anlayışları Hıra’ya yahut Tanrıdağ’a yaklaştırmakta veya uzaklaştırmaktadır.” [12]
_________________________________________

İletişim: http://www.hayatibice.net

NOT: Okurlardan, “Türklük ve İslâm” konulu son beş yazım ile ilgili olarak bana ulaşan yankıları, özellikle karşıt görüşleri iletip, bazı sorularına yanıt bekleyen okurların beklentisini karşılayacağım bir yazı yazılmazsa, bu yazı serisi eksik kalacak. Ancak, bu yazının sonunda yer vermek istediğim açıklamalar -yine yer sorunu yüzünden- başka bir yazıya kaldı. Okurlarımdan 5 Şubat 2012 gününden bu yana yazdığım ve haberiniz.com.tr sitemizdeki arşivimde yer alan yazılar ile ilgili sorularını ve açıklanmasını istedikleri hususları atahayati@gmail.com adresime en kısa sürede iletmelerini,  rica ediyorum. Bu şekilde benzer soruları tasnif ederek daha derli toplu bir yanıt vermem kolaylaşacaktır.

[1] Hangi Türk’ün Türkçülüğü?, Bizim Ocak, Haziran 1989, s. 14-16

[2] Beşir Ayvazoğlu, Tanrıdağ’dan Hira Dağı’na Uzun İnce Yollar, Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce-4, Milliyetçilik,  İletişim Yayınları, 2002, İstanbul, s.576.

[3] Tanıl Bora, Kemal Can, Devlet, Ocak, Dergâh -12 Eylülden 1990’lara Ülkücü Hareket- İletişim Yay. (6.baskı)  İstanbul, 2000, s. 315-320.

[4] Tanıl Bora, Kemal Can, a.g.e., s. 315

[5] S. Ahmed Arvasî, Türk-İslâm Ülküsü, Cild:I, “İki Kavram”, Burak Yay., (7. Baskı), İstanbul-1994, s. 64-65.

[6] Son seçimlerde bu cemaatin yerleşik olduğu Adıyaman/Kahta/Durak köyünde kurulan iki seçim sandığında, AKP’nin %90’ların üzerinde ezici bir çoğunluk ile egemen olması bunun somut bir göstergesidir. Bu seçim sonuçları hakkında bazı yorumlar Türk basınına yansımış ve tartışılmıştır.

[7] AKP kadrolarının bazı bakanlıklardaki ülkücü kadro etkinliğinin kırılamadığı iddiaları basına da yansımış, bazı bakanlıkların cemaatler arası rekabetlerin  oyun alanı haline geldiğinden yakınılmıştır.

[8] Geçtiğimiz günlerde Ankara’nın Hamamönü semtinde kurduğu Hasret Kitabevi’nde ziyaret ettiğimde,Lütfi Şahsuvaroğlu’nun, İslâmî cemaatlerin geleneksel İslam grubunda yer alan “millîci” tasavvuf grupları ile MHP arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi gerektiğini ifade ederken örnek verdiği M. Nureddin Coşan’ın “Aklını Kullan” başlıklı açıklamasının tam metni için bkz: http://www.iskenderpasa.com/secim/default.asp

[9] Yeni Orkun, Aralık-1988,  s. 12.

[10]  Altan Deliorman, Yeni Orkun, Aralık-1988,  s. 5-7.

[11] Bizim Ocak, Haziran 1989, s. 14-16.

[12] Beşir Ayvazoğlu, agm.,  s.577.