Dîvân-ı Hikmet

Divan-ı Hikmet kitabında neredeyse bin yıldır Türk’ün gönül gözünü ışıtan bir ışık saklıdır. Bu ışığın huzmeleri her bir hikmetin satırları arasından süzülerek ruh dünyamızı aydınlatmaya uzun bir zulmet devrinden sonra bütün Türk yurtlarında yeniden başlamıştır. More »

Yesevî Atadan Öyküler

Tarihimizin en büyük isimlerinden biri olan Ahmed Yesevî’nin hikâyeleri yüzyıllar boyunca dilden dile dolaştı. Yüzyıllar önce yaşayan çocuklar bu hikâyelerle büyüdüler, büyükler bu hikâyelerle büyülendiler. Eskiden gönüllerimiz nasıl Ahmed Yesevî ile hayat bulduysa, şimdi de Yesevî’nin hayat dolu nefesi içimizi ısıtacak. More »

Türk Yurtları Üzerine Notlar

Bu kitaptaki yazıların yazılma sürecinde etkin politik-kültürel aktörler olarak yazılarıma konu olmuş -ve bir kısmı ile tanışma şerefine nail olduğum- bazı Türk önderleri, yeryüzündeki fanî hayatlarını tamamlayıp Allah’ın engin rahmetine ve sonsuzluğa tevdi edildiler. Bu çerçevede Azad Bek Kerimî, Ebulfeyz Elçibey, Sadık Ahmed, Rauf Denktaş ve Türk yurtları edebiyatının aşılmaz görünen yüce ismi Cengiz Aytmatov’u rahmetle anmak isterim. More »

İşaret Taşları

Türk yurtlarının ruh dünyasını aydınlatan kutlu kaynaktan birkaç rengi yansıtmak niyetimle yola çıkıyorum. Bu yol boyunca konaklayacağımız her bir ribatta, dergâhta, hankâhda, bir nebze soluklanarak -İnşaallah- “güzel bir yürüyüş“ eyleyeceğiz… Yesi’den, Buhara’dan, Semerkand’dan, Kaşgar’dan güzel kokular taşıyan esintiler getirmeye çalışacağız takatimiz yettiğince… More »

Kafkasyadan Anadoluya Göçler

Geçtiğimiz yüzyılın başlarında Kafkasya’dan Anadolu’ya doğru gerçekleşen ve günümüz Türkiyesi’nin dini, etnik ve kültürel yapısında bile tesirleri süren göçler hakkında çok fazla şey bilinmemektedir. Bu kitap, göç olayını hikaye eden bir eser olmayıp bu ‘muazzam vakıa’nın oluşumunda rol oynayan ve arka planı teşkil eden gerçeklere ışık tutmaya çalışması ile, alanında Türkiye’de yayınlanan ilk eserdir. More »

 

Ülkücü Hareket ve İslâmî Kimlik

Ülkücü Hareket ve İslâmî Kimlik

-Günde Beş Vakit Secde Eden Bozkurt-

Dr. Hayati BİCE

Ülkücü hareket içerisinde 12 Eylül’e yaklaşılan günlerde, fikrî planda alttan alta bir parti-ocak farklılaşmasının oluştuğunu bizim kuşaktan ülkücüler bilirler. Ülkücü hareketin o dönemdeki yayın organları olan Genç Arkadaş, Hasret, Nizâm-ı Âlem dergilerindeki bazı yazıların ve özellikle Nizâm-ı Âlem dergisinin adeta partilerüstü bir müslüman dayanışmasını yansıtan çizgisi, klasik Türk milliyetçisi, bürokratik milliyetçi geleneğin MHP’deki yansıması olan isimleri oldukça rahatsız etmiştir.[1]

Ocaklı-Partili çelişkisi 12 Eylül Döneminin sorgulama ve yargılama sürecine de yansımış, bazı parti yöneticileri,  12 Eylül savcılarının ülkücü gençlik ile kendilerini eylem birliği içerisinde göstererek suçlamalarına şiddetle itiraz etmişlerdir. Hattâ, çok ileri giden bazı itirazcıların hadlerini aşarak birlikte “Dil Okulu” adlı tutukevinde birlikte bulundukları Başbuğ Türkeş’i “cahil gençlere uyarak başlarını belâya sokmak” ile itham ettikleri haberleri de önce fısıltı gazetesine ve daha sonra da anılar, tanıklıklar üzerinden basına yansımıştır. Ülkücü hareketin yakın tarihi, tüm ayrıntıları ile kaleme alınmadığı için bu tür tartışmalar, verimli bir özeleştiri ile sonlanmadığı gibi herkesin birbirini kolayca ihanet ile suçlaması gibi anonim bir hastalığa yol açarak yıkıcı/bozucu bir faktör olarak, dirençli bir virus gibi ülkücü hareketi kemiren varlığını sürdürmüştür.

Ülkücülüğün yazılmamış tarih sayfalarından birisi de, MHP’nin“1969 kongresinden itibaren giderek milliyetçiliği terk edip ümmetçi bir çizgiye sürüklendiği”, ideolojik bir kimlik deformasyonuna uğradığı iddiaları ve bu iddiaların doğru olup olmadığıdır. Bu iddiayı halen de sürdüren bazı “Ulusalcı” çevrelerin dümen suyundaki laik milliyetçiler(!) , bu iddialarını daha ileri götürerek tarikatçi kliklerin MHP’yi ele geçirdiğini, MHP’nin Ilımlı İslâm projesine eklemlendiğini, S. Ahmed Arvasî, Namık Kemal Zeybek gibi isimlerin bu milliyetçilikten sapma sürecinin baş aktörleri olarak görevlendirildiklerini dahi -özellikle internet ortamlarında- iddia etmektedirler. Komplo teorilerine meraklı bazı az okumuş, çok bilmişler ise bu İslâmî eğilim güçlenmesini ABD’nin soğuk savaş yıllarında uyguladığı “Yeşil Kuşak Teorisi”nin Türkiye’ye yansıması olarak lanse etmeğe çalışmışlardır. [2]

Aslında bu konuları yazması gereken, 1969-1980 sürecinde MHP’de resmen görev almış, o günlere göz tanığı olan “kıdemli MHP yöneticileri”, adetâ dillerini yutmuş bir halde, “anlaşılmaz bir suskunluk sarmalı” içerisinde bulundukları ve doğru dürüst bir hatırat bırakmadan birer ikişer hayat sahnesini terk ettikleri için, bu yazımda göz tanığı olmadığım 1969-1977 tarihlerinde yaşanmış ve etkileri bügüne kadar ulaşan bir sürece ilişkin değerlendirmemi, hiçbir iddiada bulunmadan basın yayına yansıyan bölük pörçük parçaları birleştirerek özetlemek istiyorum.

Dolayısıyla bu değerlendirmemde olabilecek telâfi edilemez haksızlıklara yol açmamak için isimlendirme yapmadan sürecin seyrine anahatlarıyla değinmek isterim. Öncelikle 1969-1977 sürecinde MHP politika ve söylemlerinin İslâmileşmesi olgusundan söz ettikten sonra asıl içerisinde yaşadığım süreç olan 1977 sonrasını, bugünlere kadar uzanan bir perspektiften anlatmağa çalışacağım. Maksadım 12 Eylül sonrası kuşağın ülkücü hareketin mazisi hakkında yanlış algılamalarının giderilmesine mütevazı bir katkıda bulunmaktır.

Alparslan Türkeş’in  CKMP Günleri

Başbuğ Türkeş, 27 Mayıs 1960 darbesini yapan kadro olan eski Millî Birlik Komitesi üyelerinden oldukları halde bir iç darbe ile tasfiye edilen ve 14′ler diye bilinen milliyetçi subay arkadaşlarından dokuzu ile 22-23 Şubat 1964 tarihinde yapılan Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (=CKMP) kongresinde bu partiye katıldıktan sonra doğuştan gelen lider vasfının ön plana çıkarmasının tabiî bir sonucu olarak  1965 yılında yapılan CKMP genel başkanı oldu.

CKMP’nin 24-25 Kasım 1967 tarihinde yapılan 8. Olağan kurultayında Türkeş, “Başbuğ” ünvanını aldığı kurultayın bir diğer önemli olayı,  ilk kez kimin yazdığı tartışmalı olan ‘Dokuz Işık” esaslarının  “Milli Doktrin”olarak kamuoyuna sunulmasıdır. CHP çizgisinin Altı Ok söyleminden esinlendiği hep ileri sürülen Dokuz Işık Doktrini ile MHP çizgisi “Doktriner Türk Milliyetçiliği” gibi ‘fiyakalı’ bir isme de kavuşmuş oluyordu.

Dokuz Işık doktrinini içeren eser, başlangıçta bir broşür kadar iken üst üste yapılan baskılarında yeni eklenen bölümlerle sürekli hacmi genişletilerek 1980’lere gelindiğinde 400 sayfayı aşan kapsamlı bir metin haline gelecektir. Kurultay salonunda dağıtılan Millî Hareket Dergisi kapağına konan ve Türkeş’in bir konuşmasından alınan  “Davadan döneni vurun” sözleri, bundan sonraki hayatında sürekli Başbuğ Türkeş’in önüne çıkartılacak ve bağlamından koparılan bu sözler, defalarca açıklanmasına rağmen gayrımillî sol yıkıcılığın MHP’ye yönelik antipropagandasının temel argümanlarından birisi haline getirilecektir. Bu çevrelere göre Başbuğ Türkeş’in CKMP’si içerisinde  “albayım, binbaşım”  gibi hitaplarla konuşulan “kışla gibi” bir partiye dönüşmüştü. Çünkü, Genel Başkan Albay, önde gelen yardımcıları Binbaşı, Yarbay, Yüzbaşı; parti binasının idare amiri ise bir başçavuştu.  Partinin önemli isimlerinden Osman Bölükbaşı’nın, gazetecilere bu durumdan yakınarak: “CKMP’de kılıç şakırtısından, çizme gıcırtısından binaya girmek bile mümkün olmuyor ki…” dediği iddia ediliyordu. Daha sonraları, dine mesafeli ulusalcı bir çizgiden bakarak MHP’yi irticaî bir parti olarak görenler ise 1969 kongresinden sonra “çizmenin yerini takunya, Kuva-yı Milliye kalpağının yerini takke aldı” diyerek MHP’deki İslâmî yöneliş süreci ile kendilerince dalga da geçeceklerdir.

Türk Siyasetinde Tarihî Bir Dönüm Noktası: 8-9 Şubat 1969 CKMP Kongresi

Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nin 8-9 Şubat 1969 tarihinde Adana’da gerçekleştirdiği tarihi büyük kurultay, ülkücü hareketin tarihi kadar Türk siyasî tarihinin de önemli bir olayıdır. Bu kongrenin Ankara veya İstanbul’da değil de Adana’da toplanması konusu üzerinde de değişik spekülasyonlar yapılmıştır. Bunlar içerisinde en makul olanı, bu kongre ile partinin İslâmi bir kimlik kazanması kararının dar çerçevede daha önceden planlandığıdır. 1969 Adana  Kongresi ile,  Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nin adı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) olarak değiştirilecek; partinin yeni ismi konusunda görüş ayrılığı çıkmazken, ambleminin “üç hilal” mi yoksa “bozkurt” mu olması gerektiği konusunda tartışmalar yaşanacaktır.
1969 Kurultayı’nın gerçek kahramanlarından olan ve ev sahipliği yapan dönemin CKMP Adana İl Başkanı merhum Faruk Akkülah, il merkezinde bir basın toplantısı yaparak, kurultavla ilgili olarak basında yer alan haberlere cevap vermiş, “yanlış anlaşılan konular” olarak nitelendirilen hususlar konusunda tartışmaları bitirmek üzere ırkçılığı tamamen reddeden, Turancılık anlayışlarının insanlık temelinde olduğunu söyleyen ve parti amblemi olarak teklif edilen Üç Hilâl’in anlamını vurgulayan bir beyanname dağıtmıştı.[3]
Türkeş, Adana’da yapılan kurultaya, bir gün öncesinden gelerek 7 Şubat 1969 Cuma günü partililerle birlikte Cuma namazını eda etti. Başbuğ Türkeş, Kurultay çalışmalarını başkanlık divanı üyeleriyle birlikte Adana İl Başkanı Faruk Akkülah’ın ev sahipliğini yaptığı çeşitli toplantılarla sürdürerek kongrede alınacak önemli kararların olgunlaşmasını sağlamıştı.
Başbuğ Türkeş, 1969 kongre konuşmasında İslami kavramlara sık sık atıfta bulunmuş ve yeni davadan, ahlâk anlayışından bahsederek: “İçimizde Tanrı Dağı’ndan taşıdığımız Ergenekon seddini eriten ateş, gönlümüzde, zihnimizde Hira Dağı’ndan doğan güneşin ışığı var. Biz Müslüman Türk’ün öz nizamını, milli nizamı temsil eden millî hareketiz.” demişti.
Kurultayın ana tartışması, milliyetçilik ve İslamiyet arasındaydı. 14’lerden Muzaffer Özdağ, Rıfat Baykal gibi isimler tarafından desteklenen ve “Atsızcılar” olarak bilinen gençlik grubu ile Ankara ekibi arasındaki gerginlik, fiilen yumruklaşma boyutuna varınca Türkeş, o sırada Gençlik Kolları Başkanı olan Sadi Somuncuoğlu’na talimat verip taşkınlık yapanların salondan çıkartılmasını sağlamıştı.
CKMP Kurultayı’nın ilk gününde partinin yeni ismi belirlendikten sonra  ambleminin ne olacağı konusundaki tartışmalar kongreye damgasını vurmuştu. Osman Yüksel Serdengeçti, Dündar Taşer, Ahmet Er, İsmail Hakkı Yılanlıoğlu, Galip Erdem gibi isimler “üç hilal”den yana tavır koyarken, Hüseyin Nihal Atsız’ın etkisi altındaki, Niyazi Adıgüzel, Mustafa Ok, A. Haluk Çay ve Ufuk Şehri öncülüğündeki genç üyeler ve Rıfat Baykal gibi asker kökenli parti yöneticileri, partinin yeni ambleminin “bozkurt” olmasında ısrar etmişlerdi. Ancak kongrede amblem konusunda anlaşma sağlanamayınca, bu konunun kurultayın seçeceği yeni Genel Yönetim Kurulu’nda karara bağlanması konusunda mutabık kalındı. “Üç Hilâlciler”in ağırlıkta olduğu yeni MHP Genel Yönetim Kurulu’nun ilk toplantısında partinin yeni ambleminin “üç hilal”, gençlik kollarının amblemininse “bozkurt” olmasına karar verilecektir. Bu tarihî kongre, ulusalcı-lâik çevreler tarafından MHP’den Türkçülüğün de tasfiye sürecinin başlangıcı olarak yaftalanmıştır.

O dönemi anlatan yayınlara bakılırsa 1969 kurultayından sonra, Türkçüler Derneği’ne bağlı H. Nihal Atsız çizgisindeki Türkçü İstanbul grubunu teşkil eden gençler, parti içinde kendileriyle birlikte hareket eden Rıfat Baykal, Muzaffer Özdağ gibi asker kökenli yöneticiler ile birlikte toplanarak “partinin Türkçü misyondan uzaklaştığını” iddia edip, MHP’den uzaklaştılar. Bu tavır, süreç içerisinde resmî ideoloji ile dirsek teması içerisindeki, klasik bürokratik milliyetçiliğin takipçisi isimlerin partiden tamamen uzaklaşmasına neden oldu. MHP bünyesinden Türkçülük eksenindeki bu kopuş, 12 Eylül 1980’e kadar süren bir soğukluğa yol açtı. Türkeş’i “Türkçülük”ten taviz vermekle suçlayan grup, MHP’yi de ümmetçi ve Anadolucu bir çizgiye kaymak ile tenkid ediyordu. Hattâ 14’lerden Muzaffer Özdağ, Rıfat Baykal, Numan Esin, Mustafa Kaplan gibi askerlerin önderliğindeki bir çevre, MHP’nin irticai bir görünüme büründüğünü ve Atatürk ilke ve devrimlerinden uzaklaştığını iddia edeceklerdir. Hindistan’daki sürgününden döndükten sonra Başbuğ Türkeş ile beraber 1965’te CKMP’ye katılan Özdağ ve Baykal’ın, 12 Mart 1971 muhtırasından bir gün önce 11 Mart 1971’de partiden istifa etmeleri de irtibatlı oldukları çevrelere işareti yönünden ilgi çekici bulunmuştur.

O günlerle ilgili bir sohbetinde, şimdilerde Perinçek grubu ile temasta olan eski MHP Yozgat Senatörü Servet Bora’nın, MHP’yi milliyetçilikten uzaklaşmakla suçlarken “İsmail Hakkı Yılanlıoğlu bir gün partide Atatürk’ün resmini indirdiği için Muzaffer Özdağ ile tartışmıştı” dediği iddia edilmiştir. (Servet Bora, MHP’nin Namık Kemal Zeybek birkaç kişi tarafından tarikatçılara peşkeş çekildiğini de ileri sürmektedir. Bu konudaki değerlendirmemi sonraki yazımda okuyabilirsiniz.)

Adana Kurultayı’ndan sonra Türkçü ekibin parti içerisinde de etkinlikleri kalmadı. 3 Haziran 1972’de MHP-Türkçüler Derneği ayrışması kopma noktasına geldi ve Türkçüler Derneği’ni H. Nihal Atsız’a yakın isimler tamamen ele geçirerek bir grup üyesi İslâmî eğilimli denilerek dernekten ihraç edildi. Buna karşılık bazı iddialara göre, “1972′den sonra parti içinde Türkçü düşünce, H. Nihal Atsız’ın kitaplarının okunması resmî genelgelerle yasaklanmıştır.” Bu olayların en üzücü sonucu, her ikisi de artık ebedî âleme göç etmiş olan Türk tarihinin iki yıldız isminin arasının düzeltilemeyecek kadar bozulmasına yol açması olmuştur.[4]

Üç Hilâlli MHP’nin İlk Seçimi ve Sonrası

İsmi ve kadroları yenilenen MHP, Üç Hilâlli amblem ile girdiği ilk seçim olan 12 Ekim 1969’daki Milletvekili Genel Seçimleri’nde TBMM’de grup kurmayı hedeflemişti. İkinci hedef ise 1973’teki Milletvekili Genel Seçimleri’nde ise iktidar olmaktı. 1969 seçimlerindeki propaganda sürecinde “Milliyetçi Türkiye” sloganını benimseyen MHP, “nisbî temsil” sistemiyle gerçekleştirilen bu seçimde, belirlediği hedefin çok uzağında kalarak  % 3’lük oy oranına karşılık sadece Alparslan Türkeş’i Adana milletvekili olarak Meclis’e gönderebilecekti.

9-10 Haziran 1973 tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilen MHP kurultayında salonu süsleyen ve birkaç tanesi artık MHP ile özdeşleşecek olan “Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar müslümanız”, “İslam Ahlâk ve Faziletinin Temsilcisiyiz”,  “Milletin efendisi millete hizmet edendir”, “Gelecek seçimi değil gelecek nesilleri düşünüyoruz”,  gibi pankartlar MHP’nin İslâmî duyarlılıklara verdiği önemi yansıması olarak görülmüştü. [5]

MHP’nin İslâmî çizgiye doğru yönelişi sadece sloganlarda da kalmıyordu: Ülkücü öğretmenelrin ilk büyük sivil toplum örgütü olan Ülkü-Bir’in, Şubat 1977’de yapılan 5. Olağan Kurultayı’nda bir konuşma yapan Başbuğ Türkeş, o güne kadar hiçbir siyasetçinin cesaret edemediği bir teklif getirerek “Kur’an-ı Kerim okullarda ders olarak okutulmalıdır” diyecekti. Bu dönemde Başbakan Yardımcısı olan Alparslan Türkeş’in yaptığı ifa ettiği Hacc farizâsının görüntüleri de basına yansıdı. “Hacı Türkeş” imajı, siyasî rakibi olan Millî Görüş çizgisindeki siyasî İslâmcıların aleyhteki propagandaları ile MHP’nin İslâmî kimliğine kuşku ile yaklaşan Anadolu insanında, MHP sempatisi yönünde, büyük bir olumlu tesir oluşturmuştur.

1977 seçimleri öncesinde özellikle üniversiteli inançlı gençlik üzerinde büyük bir etkisi olduğunu herkesin teslim edeceği Necip Fazıl Kısakürek’in MHP’ye desteğini açıklamasına zemin hazırlamak üzere 3 Mayıs 1977’de “Türk Milletine Beyanname” başlıklı bir bildiri yayınlayan Başbuğ Türkeş, milliyetçi-ülkücü çevreler dışındaki sağ aydınlardan büyük destek gördü. Necip Fazıl Kısakürek, “İşte beklediğim an, işte beklediğim bildiri” ifadesini kullanarak yayınladığı ikinci bir cevabî beyanname ile MHP’ye desteğini açıkça ilan etti.[6] Bu iki beyannâmenin yayınının, MHP’ye desteğini kamuoyuna artistik bir jest olarak sunmak isteyen Necip Fazıl’ın bizzat kaleme alması ile gerçekleştiği de iddia edilmiştir. Gerçekten de iki beyannamenin üslûbuna bakanlar Necip Fazıl’ın kendi özgün ifadelerini hemen anlayacaktır. Alparslan Türkeş’in kendi adına hazırlanan beyannamenin altına imza atarken muhtemelen, Necip Fazıl’ın desteğinin sağlayacağı seçim başarısının hatırına bu kaprise katlandığı düşünülebilir. Aslında Necip Fazıl ile Alparslan Türkeş ilişkisinin çok daha öncelere, 1969 kongresi günlerine kadar gittiği anlaşılmaktadır.  Bu ilişkiyi gösteren bir yazı, Necip Fazıl’ın Büyük Doğu Dergisi’nde “Türkeş’ten Büyük Doğu’ya” başlıklı bir not şeklinde yayınlanmıştır. Bu notta Başbuğ Türkeş “maneviyat inkâr edilemez”, “dinin kalıknmada büyük önemi vardır” gibi tesbitleri ile MHP’nin bazı hedefleri yer almaktadır. Türkeş: “Dilendirilen büyük Türk Milleti’ni dilenci durumundan kurtarmak ve dünyada büyük bir yer kazandırmak için mücadele etmekteyiz” sözleriyle anlaşıldığı kadarıyla MHP’nin yeni çizgisine destek talebinde bulunmaktaydı. Aynı yazıda MHP’nin siyasi parti olarak yapmayı hedeflediği 6 reformdan da söz edilmekteydi. [7]  Necip Fazıl’ın ülkücü harekete desteği, 12 Eylül 1980 darbesinin ülkücü hareketi ezmeğe yönelik uygulamaları sonrasında beklenemezdi. 12 Eylül sonrasında, artık ömrünün son yıllarını yaşayan Necip Fazıl da gündelik siyaset ile ilişkisini noktalamıştır.

MHP çizgisinin -ve daha genel olarak ülkücü hareketin- 1977 sonrasındaki “İslâmîleşme” serüvenini artık içerisinden yaşadığım bazı olaylar ve gözlemlerim ile bir sonraki yazımda ele alacağım.

———————————-
İletişim: atahayati@gmail.com

[1] 12 Eylül öncesinin kanlı günlerinde yayınlanmağa başlayan Nizâm-ı Âlem dergisi, 1970’lerin sonlarında yayınlandığında ülkücü harekette olduğu kadar İslâmî çevrelerde de ilginç yankılara yol açmıştı. (O dönemin gazete ebadındaki Nizâm-ı Âlem” dergisi ile BBP hareketinin gençlik yayını olarak aynı isimle yayınlanan dergi karıştırılmamalıdır.)“Müslümanlar Küfre Karşı Tek Yumruk” , “Kanımız Aksa da Zafer İslâm’ın” gibi çarpıcı kapaklarla çıkan dergi İslâmcı-Milliyetçi çatışması isteyen çevrelerin planlarını bozacak bir potansiyel sergiliyordu. Nizâm-ı Âlem’in özgün çizgisini belirleyen en önde gelen isim olan, eski Ülkü Ocakları BaşkanıLütfü Şahsuvaroğlu’ndan bu derginin öyküsü etrafında o dönemde ülkücü hareketin, İslâmî yönelişlerini, Necip Fazıl Kısakürek ile yakınlaşması gibi -çok iyi bildiği- hassas konuları değerlendiren yazılar ve hattâ kitap çapında bir eser yazmasının tarihe karşı bir borcu olduğunu söyledim.  Tekrar buradan hatırlatıyorum:“Lütfullah Ata, tarih unutmaz.”

[2] Yeşil Kuşak Teorisi: Ünlü stratejist Zbigniew Brzezinski’nin “İslâm düşman ülkelerde desteklenmeli, dost ülkelerde ise bastırılmalı” şeklinde formüle ettiği ABD stratejisinin sonucudur. Buna göre İslâm, o sırada Sovyet egemenliği altındaki Orta Asya Türkleri arasında, Afganistan’da Ruslara karşı direnen mücahidler örneğinde olduğu gibi desteklenmeli, ancak Türkiye, İran gibi ABD müttefiki ülkelerde İslâmî eğilimlerin güçlenmesi engellenmeli idi. Bu anlayış, Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” tezinin ortaya atılmasından sonra “İslâm her nerede olursa olsun baskı altına alınmalı” şeklinde değiştirildi. Bu baskılama politikası kısa sürede hüsran ile sonuçlanınca, şimdilerde ise Ilımlı İslâm, Dinlerarası Diyalog gibi yaklaşımlarla İslâm’ın iğdiş edilmiş bir türevinin ön plana geçirilmesi çalışmalarına dönüştürüldüğü izlenmektedir.

[3] MHP’nin ilk Adana il başkanı Faruk Akkülah’ın basın bildirisindeki önemli başlıklar şöyleydi:
“Partimiz ben Türküm diyen ve kendini Türk sayan her insanı “Türk” kabul eder ve ırkçılığı tamamen reddeder. Biz milliyeti kanda değil, kültür ve ideal birliğinde arıyoruz.”
“Turancılık, sanıldığı gibi saldırganlık ve emperyalizmin ifadesi değildir. Türkçülük anlayışımız, Türk milletini bir bütün telakki ettiğinden, dış Türklerin ıstırap ve sevinçlerine ortak olmak istiyoruz.”
“Hilâller; gerçekleşmesini istediğimiz inkılâpları sembolüdür. Cumhuriyet Halk Partisi’nin altı oku nasıl bir tecessüs menbaı olmuyorsa hilâller de olmamalıdır. Katolik Fransa’da De Gaulle, arma olarak, Haç’ı kullanıyorsa, Müslüman Türkiye’de hilâllerin kullanılması da tabiidir.”
Yeni Gazete, 6 Şubat 1969.

[4] 1944 yılında Türkeş ile birlikte “Turancılık Davası”nda yargılanmış olan H. Nihal Atsız, 1972’den sonra 1975’te ölünceye kadar, bir daha Alparslan Türkeş ile konuşmadı. Alpaslan Türkeş ise Atsız’ın 13 Aralık 1975 tarihinde kılınan cenaze namazına katılmadı. O günlerde genç bir milliyetçi olan Yavuz Bülent Bakiler, Atsız’ın cenaze töreni ile ilgili olarak şunları yazmıştır: “Atsız vefat ettiğinde Ankara’daydım. Kalkıp İstanbul’a gittim. Cenaze namazı, Kadıköy’de Osman Ağa Camii’nde kılındı. Yanımda, Atsız kadar sevdiğim Fethi Gemuhluoğlu ağabeyim vardı. İmam Efendi’nin “Merhumu nasıl bilirsiniz?” sorusuna yüksek sesle Fethi Ağabey cevap verdi: “Bu musalla taşı, Atsız kadar gerçek bir er kişiyi az görmüştür, hocaefendi!” Fethi Gemuhluoğlu mü’min, muttaki, musalli derviş gönüllü ağabeylerimizdendir. Atsız’ı çok iyi tanıyanlardandır. Karacaahmet Mezarlığına kadar yanımda ve kolumdaydı. Atsız’ı yol boyunca o anlattı; ben ağladım.”
Yavuz Bülent Bâkiler, H.Nihal Atsız’ı Nasıl Bilirdiniz?, Türkiye Gazetesi, 3-4 Mayıs 2009.

[5] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz.  http://www.kutluyol.org/Milliyetcilik.php?id=184

[6] Alparslan Türkeş’in sözkonusunu “Türk Milletine Beyannamesi” ve Necip Fazıl’ın açıklamasının tam metni için bkz:
http://www.beykoz-turkocagi.org.tr/?p=22725

[7] Bu altı reform şu şekilde sıralanmıştı: 1. Devlet İdaresi reformu, 2. Millî Eğitim reformu, 3. Sosyal Adalet reformu, 4. Fırsat Eşitliği reformu, 5. Toprak ve Tarım reformu, 6.Vergi reformu. Lütfü Şahsuvaroğlu, Necip Fazıl, s.123-124, Alternatif Yayınları, Ankara- 2003.

Bir Cevap Yazın