“Türk’e Her Yer Türkistan” : TASA’mız da aynı, Umudumuz da…

-Hollanda’da, Türk Yürekler Arasında, Dört Gün-

Dr. Hayati BİCE

11-14 Nisan 20012 tarihleri arasında “Ahmed Yesevî Ekseninde Türk Dünyası ve Tasavvuf” konulu bir konferans için Hollanda’da bulundum. Hollanda’da yaşayan Türk üniversite öğrencilerinin bir kuruluşu olan
“Türk Akademik Öğrenciler ve Mezunlar Birliği (TASA)tarafından organize edilen dopdolu bir program ile dört güne sığdırılan üç toplantıda Hollanda’da yaşayan soydaşlarımızla birlikte olma fırsatı buldum. TASA’nın kurucu başkanı Alperen Doruk ve halen bu görevi sürdüren Yasin Koçak’ın önderliğinde bir araya gelen Türk üniversite öğrencisi ve mezunları ile Türk Dünyası, Ahmed Yesevî ve Tasavvufkonularını içeren sohbetlerimiz oldu. [1]

Konferansın verileceği salona gelirken karşılaşacağım ilgi konusunda bir öngörüm ya da beklentim yoktu. Hazırladığım konferansta projeksiyon makinası ile sunacağım 61 slaytın sıralamasını yaparken salon tamamen dolmuştu. Toplantının sunucusu Yaşar Çelebi’nin kısa takdiminden sonra başladığım sunumun ilgi çekmesi için hazırladığım slaytlar eşliğinde, yaklaşık bir saat devam eden konferansı takiben, soru-yanıt şeklinde düşündüğümüz ikinci bölüme geçildi. Konferansın ne kadar dikkatle izlendiğini gösteren sorulara verdiğim yanıtlarla iki saat daha geçti. Öyle ki, 3 saatliğine kiralanan salonu boşaltma mecburiyeti olmasa idi, sanırım toplantı birkaç saat daha uzardı. Seksenin üzerindeki izleyicinin 3 saatlik bir konferans boyunca azalmayan bir ilgi ile programı takip etmesi çok güzeldi. Toplantının yapıldığı Amsterdam’dan katılımcılar yanında Den haag (Türkiye’de daha çok Lahey olarak biliniyor), Rotterdam, Utrecht gibi şehirlerden gelen izleyiciler olduğunu da öğrendim. Bu ilgi beni olduğu kadar, toplantının organizasyonu yapan genç arkadaşlarımı da sevindirdi. Her işte olduğu gibi bir sosyal-kültürel faaliyette de verilen emeğe değer bir netice elde edilmesi elbette ki, önemlidir.

Hollanda’daki ikinci günümüzde ise Den haag kentinde Türk Federasyon üyesi olarak faaliyet gösteren Türk İslam Kültür Vakfı lokalinde soydaşlarımız ile kılınan akşam namazı sonrası bir araya geldik. Bu defa dinleyicilerin çoğunluğu çalışan veya emekliler kardeşlerimizdi. Burada da yine “Türk Dünyası ve İnanç Birliğimiz” konusunda güzel bir sohbeti gerçekleştirdik. Buradaki özel sohbetimizde Tahsin Çetinkaya’nın verdiği bilgiye göre dernek binasının hemen yakınındaki bir kiliseye ait ikibin metrekare kullanım olan gösterişli bir binanın da Türk Federasyon tarafından satın alınarak önümüzdeki ay hizmete gireceğini öğrenmekten memnun oldum. Benzer bir memnuniyeti, Hollanda Türk Federasyon’un 2011 yılında -son kurban bayramında- Azerbaycan’da organize ettiği Kurban kampanyasını Nedim Doruk’tan öğrendiğimde yaşamıştım. Dünya Türklüğünün Avrupa’nın en batısındaki bir ülkede, Hollanda’da yaşayan dörtyüz bin insanının bu kayda değer organizasyonları, Türkiye’de, Türklük ve Türkler’in geleceği adına zaman zaman estirilen karamsarlık havalarına itibar edilememesi gereğinin somut birer kanıtıdır.

Üçüncü ve son konferansımın adresi Amsterdam’a yakın bir yerleşim birimi olan Beverwijk Türk Kültür Ocağı idi. İstiklal Marşı okunması ve Kur’an-ı Kerim’den Fetih Suresi’nin okunması ile başlayan programda, Beverwijk Türk Kültür Ocağı’nda bir dost muhabbeti ortamında duygu ve düşüncelerimi paylaştığım soydaşlarımızla geceyarısına kadar süren bir birlikteliğimiz oldu. Buradaki sohbet sırasında aynı mekânda bir hafta önce, 6 Nisan 2012 günü Alparslan Türkeş’i anma programı organize edildiğini öğrenmem beni duygulandırdı.

“İkinci Nesil Türkler Yitirildi” İddiaları Boş…

Bu programlar esnasında çeşitli vesilelerle bir araya geldiğimiz genç kuşaktan soydaşlarımızla genelde Avrupa’daki Türkler ve özel de Hollanda’da yaşayan soydaşlarımızın durumu konusunda gözlemlerim oldu. Görüştüğümüz gençlerin bir kısmı Avrupa’daki 3. kuşağın temsilcileri idi.

13 Nisan 2012 Cuma günü Amsterdam’da Cuma namazını kıldığımızı Türk Federasyon Mescid-i Aksa Teşkilatı Camii’nde kıldığımız namazın Türkiye’nin herhangi bir yerindeki namazdan farkı yoktu. 1500 kişilik cemaat kapasitesi tamamen dolan camiin cemaati arasında genç oranı da hiç azımsanamayacak bir oranda idi.

Bizim görüştüğümüz ve milliyetçi/muhafazakâr ailelerin çocukları olan gençlerin sosyal ve kültürel durumu da oldukça iyi idi. Özellikle internetin sağladığı imkânlarla Türkiye gündemini yakından takip ettiklerini de söyleyebilirim. Konuk edildiğimiz TASA derneğinin düzenlediği kitap kampanyasında armağan edilen kitapların isimleri bile bu bilinç düzeyi hakkında bir fikir verebilir: Cengiz Aytmatov, Toprak Ana; Peyami Safa, Fatih Harbiye; Bahaeddin Özkişi, Sokakta; Cengiz Aytmatov, Beyaz Gemi.. [2]

Sevindirici bir husus da Avrupa’daki ikinci neslin mensubları arasında Tıp, Hukuk, Mühendislik Fakültelerinde üniversite öğrenimi sürdüren ve millî duygularını da yitirmemiş insanlarımızı görmek oldu. Millî bilincini yitirmiş veya bahtının rüzgârına kapılıp savrulmuş insanlarımızın sayıca çokluğu yanında bu kaliteli insan grubunun çıkmış olmasını Türklük adına gurur verici bir tablo olarak kaydetmek gerekir. Hollanda gezimiz boyunca nazik konukseverliklerini evlerinde verdikleri yemek ile zirveye taşıyan Hollanda Türk Federasyonu 2. Başkanı Nedim Doruk ve ailesinin, kızlarından Hilal Doruk’un yaşadıkları kentin belediye meclisi üyeliğine seçilmiş olması da yeni neslin yükselen statüsünün bir örneği idi. [3]

Hollanda İzlenimleri

Hollanda’ya ülke dışından gelen her turist gibi bizim de rehberliğimizi yapan genç kardeşlerimizin rehberliği ile uğradığımız ünlü mekânlar oldu. Amsterdam’ın ünlü kanalları boyunca yapılan turistik tur sırasında önünden geçtiğimiz sırt sırta inşa edilerek sıralanmış tarihî evleri, tertemiz sokakları görünce Türkiye’deki manzaralar ile kıyaslama yapmak kaçınılmaz. Tramvay ve trenlerin dakikliği de dikkat çekecek kadar düzenli idi.

Amsterdam’dan Den Haag’a giderken uğradığımız 1949 yılında kurulmuş “Kraliçe Çiçek Seraları”nda (Keukenhof Çiçek Bahçesi olarak da biliniyor)  rehabilitasyon için gezintiye getirilmiş yatalak hastaları gördüğümüzde hem şaşırdım hem de ülkemizde aynı şartlarda olan insanların durumuna kıyas edince ülkemiz insanı adına üzüldüm. Mevsim itibarıyla açma mevsiminde olan envaî tür laleler ile bezeli bu bahçelerin bakımının, özel şirketler tarafından yerine getirildiğini öğrendim.

Amsterdam’a 30 kilometre uzaklıkta Lisse’de bulunan Keukenhof çiçek bahçesi, heryıl yeniden ekilen yedi milyon lale soğanı ile dünyanın en büyük lale bahçesi olarak dünya çapında ünlü bir yer haline gelmiş. Felemenkçe’de “bahçe mutfağı”  anlamına gelen Keukenhof’taki lale soğanlarının ünlü Lale Devri döneminde İstanbul’dan Leiden’e getirilen Osmanlı lalelerinden türetildiğinin resmen kabul edildiğini söylediler.  Bu yıl Osmanlı Devleti ile Hollanda Krallığı arasında diplomatik ilişki kurulmasının 400. yıl kutlamaları yapılacağını ve Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Hollanda Kraliçesinin davetine katılacağını öğrendim. Bu yıldönümü için hazırlanan “Prens ve Paşa” simli kitapçığın yazarlarından Hüseyin Şen tarafından adıma imzalanan kitapçık Türk-Hollanda ilişkilerinin tarihe mal olmuş sayfalarını bir araya getiren derli toplu bir çalışma. [4]

Her yıl Mart ayının son haftasından Mayıs ayı ortasına kadar ziyarete açık y-tutulan Keukenhof çiçek sergileri Hollanda’nın turizm gelirlerinden önemli bir yüzdesinin kaynağı olarak değerlendirilmiştir. Bugüne kadar gerek Türk çiçekçiliğinde önemli bir yeri olan Yalova çiçek seralarında gerekse son yıllarda düzenlemesi yapılan İstanbul’un Emirgân ve Yıldız parklarında çiçek tarhlarında bu güzelliklerin kenarına bile yaklaşılamadığını söylemek gerek!..

Bir zamanlar –dört yüzyıl önce- İstanbul’dan getirilen lale soğanları ile başlanan “Lale Yetiştiriciliği”nin bugün Hollanda için, bir marka değeri haline gelişini ve bu değerin hakkını verdiklerini görünce başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerimizin yerel yöneticilerinin kulağını çınlattık.

Ülkenin önemli bir kısmının denizden büyük bir emek sarfedilerek kazanılmış topraklardan elde edilmiş ovalar üzerinde inşa edilmesi nedeniyle çevrenin dümdüz ve yemyeşil uzanan manzarası iç açıcı… Denizden kazanılan topraklardaki su taşkınları ile mücadele için inşa edilen yel değirmenlerini gezerken rastladığımız iki müzenin “Ekmek Pişirme” ve “Peynir Yapımı” müzeleri olması aramızda espri konusu oldu: Tarihlerinde müze dolduracak materyal olmayınca Hollandalılar da çareyi bulmuşlar diye…

Hollanda deyince kaydedilmeden geçilemeyecek bir özellikte şehir içi ulaşımda bisiklete ve bisikletlilere verilen önem. Öyle ki ana caddelerde bisikletliler için geniş bir şerit ayrıldığı gibi trafik ışıklarında da bisiklet geçişine özel ışıklandırma sistemi kurulmuş.  Den haag toplantımızı videoya kaydederek benimle bir röportaj da yapan erktv.com sitesi sorumlusu Doğu Türkistan’ın Aksu kentinden Uygur soydaşımız Abdulkadir Can’ın, aynı gün şehirde çekim yaparken Başbakanlık binasına Hollanda Başbakanının bisiklet ile geldiğine tanıklık etmesi konunun yaygınlığını anlatmaya yeter…

(Hollanda hakkındaki izlenimlerimi yansıtan fotoğraflar için bkz. FOTOGALERİ)

“Türk’e Her Yer Türkistan”

Türkiye’ye dönünce bu ziyaretim hakkında izlenimlerini öğrenmek isteyen dostlarım için yazacağım -ve haberiniz.com.tr okurları ile de paylaşmayı düşündüğüm- gözlemler için başlık düşünürken zihnime “Türk’e Her Yer Türkistan” başlığı geldi. Bu başlık gönlümde dolanırken yaptığım konferanslarda sohbet ortamlarımızı “küçük birer Türkistan” olarak gördüğümü, -“Türkistan” kelimesinin “Türk’ün yaşadığı yerler” anlamını taşımasından yola çıkarak-, özellikle vurguladım. Bunun olmazsa olmaz şartının, yaşadığı her yeri “Türkistan” yapabilmesi için, söz konusu Türk’ün, Türk kültür ve medeniyetinin canlı bir taşıyıcısı olarak yaşaması olduğunu hatırlatmalıyım. Aksi halde, her Türk geni taşıyanın ayak bastığı yer Türkistan olabilse idi; bütün dünyaya Türkistan demek gerekirdi. Bunu dikkate alarak şunu diyebiliriz: Kendisini her tanıyana “Hazret-i Türkistan’ın günümüzdeki temsilcisi” dedirtebilen her bir Türk’ün yaşadığı her yer Türkistan’dır.

Bu “Türkistan” vurgulamamda, Hoca Ahmed Yesevî’nin tarih boyunca, “Pîr-i Türkistan” ya da “Hazret-i Türkistan”  olarak biliniyor olması da etkili olmuştu. Ancak Hilal Doruk ile yaptığımız Amsterdam gezisi sırasında uğradığımız “Açık Kitap Pazarı”nda 1875 yılında basılmış ve üzerinde Stielers Hand Atlas no.62 ibaresi yer alan, Von A. Petermann imzalı ayrıntılı bir Orta Asya Haritası’na “IRAN and TURAN” başlığı altında “Turkestan” isminin basılmış olması Turancılık duygularımızı zirveye taşıdı. Sovyet döneminde Orta Asya’dan Türkistan isminin silinerek boy isimlerinden yolsa çıkılan ülke adlandırmalarının “ortak Türkistan bilinci”ni yok etme ihanetinin sonucu olduğunu kanıtlayan bu tarihî belgeleri hemen satın aldım.

Aynı pazardaki kitap pazarında gördüğümüz bir Rembrandt kitabında bu ünlü ressamın bir gün önceki konferansımda slaytını gösterdiğim  “Dört Büyük İslam Sufisi” konulu tablosunun da [5] önümüze çıkması doğrusu bu ya tesadüf olamazdı.

Dolu dolu geçen bu Hollanda ziyaretimize vesile olan Pîr-i Türkistan’ı, Avrupa’nın en batısındaki Türklere bir nebze de olsa hatırlatmamanın verdiği “kutsal bir görevi yerine getirme” duygusu ile yurda dönüş uçuşunda,  kısa ziyaretimiz sırasında edindiğimiz dostları yâd ederken bunları düşünüyordum.[6]

Anlamlı bir tevafuk ile önümüze çıkan “Turan” haritası ile Rembrandt çizimlerinden oluşan değerli kitabı da bagajımıza ekleyeceği yüke aldırmadan kütüphaneme yerleştirmek üzere özenle çantama yerleştirmiştim. Hayatım boyu bu Turan haritasını ve dört büyük sufinin resmini gördükçe “dünyada tesadüf diye bir şey yok” sözünü hatırlamam, Hollanda’da yaşayan dost yürekli dostları anmam kaçınılmaz olacak.

Hayatımıza anlam kazandıran da zaten, hep böylesi tevafuklar, dostluklar değil mi?

_________________________________________

İletişim: http://www.hayatibice.net
[1] Toplantımızın duyurusu derneğin websitesinde şöyle yapılmıştı: “Türk Akademik Öğrenciler ve Mezunlar Birliği (TASA) 11 Nisan 2012 tarihinde Amsterdam’da “Ahmed Yesevî Ekseninde Türk Dünyası ve Tasavvuf” başlıklı konferans düzenliyor. Konferansa konuşmacı olarak Türkiye’den araştırmacı-yazar Dr. Hayati Bice katılacaktır. Kendisi Ahmed Yesevî’nin Divân-ı Hikmet’ini Karahanlı lehçesinden günümüz Türkçesine uyarlayan ilk kişidir.” TASA’nın etkinlik duyurusu için bkz. http://tasa.nl/nl/agenda/details/21-ahmed-Yesevî-ekseninde-tuerk-duenyas-ve-tasavvuf
(Duyuruda kullanılan güzel afişi hazırlayan grafik tasarım bölümü mezunu Elif Duman’a da bu nitelikli ve konu ile çok uyumlu, zarif tasarımı nedeniyle teşekkür etmeliyim.)

[2] TASA’nın kitap kampanyası için bkz: http://tasa.nl/nl/media/artikelen/53-artikelen/123-tasa-kitap-kampanyasi-

[3] Öğrendiğime göre 3 Mart 2010 tarihinde yapılan yerel seçimlerde 452 belediyede, belediye meclislerine çoğunluğu tercih oyu ile olmak üzere 190 Türk kökenli üye seçilmiştir.

[4] Hüseyin Şen, Mehmet Tütüncü, De Prins en de Pasja, 400 jaar Nederland Turkije, 2012.

[5] Hollandalı ressam Rembrandt Harmenszoon van Rijn (1606-1669), Avrupa’nın en önemli ressamlarındandır.  biridir. “Işığın ve gölgelerin ressamı” olarak bilinen Rembrandt, “Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etmesi” gibi mistik konulu eserler de vermiştir. Bahsedilen konferansta slaytını gösterdiğim ve aslı İngiltere’de British Museum’da bulunan eserinde Rembrandt, bir Babürlüler dönemi minyatüründen yola çıkarak şu büyük sufileri resmeder: Şah-ı Nakşbend Muhammed Bahaedddin Buharî, Gavs-ı Âzam Abdulkadir Geylanî, Şehabeddin Suhreverdi ve Muineddin Çiştî… Eserin katalog ve indekslerde  “Dört Asyalı” olarak adlandırılması bu resmedilen kişilerin tasavvufî kimliğinden habersiz olanları yanıltmaktadır.

[6] Bu programların gerçekleşmesinde emeği geçen, aktif katılımları ile derinlik kazandıran ancak tek tek isimlerini veremediğim herkese; -bu arada Hollanda Nogay Türkleri Derneği Başkanı Orhan Demirci’ye, Platform Dergisi genel yayın Yöentmeni Ebubekir Turgut’a, Belçika’dan gelerek konferansıma katılan Ahmet Aytaç’a, Amsterdam Üniversitesi’nden Veyis Güngör ile Utrecht Üniversitesi’nden Hüseyin Şen’e, Amsterdam Federasyon Başkanı Necmi Çelik’e, Den haag’dan Tahsin Çetinkaya ile Serdar Aydın’a, Beverwijk’den Adem Öcal ve değerli kardeşim Yunus Teber’e- teşekkürlerimi sunarım.