Elbette, “Hikmetinden Suâl Olunmaz….” (2)

-Görülen Lüzum Üzerine Genişletilmiş İkinci Baskı-

Dr. Hayati BİCE

Yazı tecrübesi olanlar bilirler: Bazen bir yazının ardından yenisini yazmak zorunda kalırsınız. Bu zorunda kalış ya yazdıklarınızı açıklamak ihtiyacından veya gelen yankıların yol açtığı bir durumdur. Bir önceki yazım nedeniyle tam da böylesi bir durum ile karşılaştım. Yazıda bahsettiğim ve yaptıkları değerlendirme ile TÖRE’ye sert bir yanıt verdiğim yazıyı çok kişi merak etmişti. Ne yazık ki, el yazısı olarak kaleme aldığım o yazının bende kalan bir kopyası da ortalıkta yoktu. Çok ısrar eden olursa yazımı bulabilmek için, Milli Kütüphane’deki TÖRE koleksiyonunun 1982 yılına ait cildine bakılmasını tavsiye etmekten başkaca yapabileceğim bir şey yoktu. [1]

İşte burada son yıllarda internet ortamının okur/yazara ne kadar büyük kolaylıklar sağladığını kanıtlayan bir şey oldu:  TÖRE’yi yeniden gün ışığına çıkaran Ömer Faruk Beyceoğlu, hem benim yazıma yanıt veren TÖRE imzalı değerlendirmeyi ardından da TÖRE’nin 135. sayısında yayınlanan“Hikmetinden Suâl Olunmaz….”  başlıklı yazımı, mail adresime .pdf formatında gönderdi. [2]

Sanki kaybettiği değerli bir yitiği, hiç beklemediği bir anda bulan birisi gibi hissettim kendimi. Bu yazımdan daha önce de, Tıp Fakültesi Ülkücüleri olarak yılda bir kez çıkartabilme imkânı ve fırsatı bulabildiğimiz Genç Tıbbiyeli adlı dergimiz başta olmak üzere, bazı dergilerde yazılarım ve şiirlerim yayınlanmıştı.

Bir önceki yazımı [3] okuyup, TÖRE’ye yazdığım yanıtta bahsettiğim denemeyi, tam otuz yıl sonra buradan,  merak edip soran haberiniz.com.tr okurları başta olmak üzere, ilgilileri ile paylaşabildiğim için mutluyum.

İşte o yazım:

“HİKMETİNDEN SUÂL OLUNMAZ….”

Oğuz KARAÇAY

Karanlık, soğuk bir Şubat gecesi. Vakit gece yarısını bulmuştur. Yatağıma uzanmış, başucumdaki radyodan“Geceyarısı Sizlerle” adlı programı dinleyerek uykunun yollarını gözlüyorum. Son haberler verildikten sonra bir konuk geliyor mikrofona ve oradan da benini odama: Spikerin malum hoş-beşinden sonra misafir sanatçının iki eseri çalınıyor ve müteakiben bir yenisi başlıyor : “Dönence” adlı bir parça. Tantanalı, şaşalı bir giriş ve sanatçının sesi:  (1)

“Simsiyah gecenin koynundayım; yapayalnız.
Uzaklarda, bir yerlerde güneşler doğuyor…”

Bu sözlerin kulağımdan nakliyle beraber beynimde müthiş bir fırtına kopuyor; zihnimin en ücra köşelerinde şimşekler çakıyor. Sözlerin ve müziğin devamı kulaklarımdadır, ancak zarftan mazrufa intikal kabiliyetim, artık sıfırdır, işitiyorum, anlayamıyorum.

“… Uzaklarda bir yerlerde güneşler doğuyor”

Bu sözler kafamın içinde bir o yana bir bu yana çarpıp yankılanıyor. Bütün hücrelerim bu sesleri dinliyor, nabzımda bu kelimeler dalgalanıyor. Beynime saplanan bir bıçak olmuştur bu sözler ki, verdiği sancıya dayanabilinmez. Meçhuller içinde çırpmıyorum. ‘Bu hâl ne hâldir?’

“Simsiyah gecenin koynundayım; yapayalnız.
Uzaklarda, bir yerlerde güneşler doğuyor…”

Beynimdeki velvele sürüyor, çıldıracak gibi oluyorum. “Allahım bu sözler çıldırtacak beni, yardım eyle…”

Zihnimin son kuvvetini teksif ederek bu sancının, bu vuruluşun menşeini çıkarmaya çalışıyorum: ‘Bu sözleri bir yerlerden hatırlıyorum. Ama kim, nerede, nasıl, niye…?’ Beynim zonkluyor ve kafatasımın sınırlarının zorlandığını hissediyorum. Artık dört duvar, tavan ve yer, etrafımda raksa başlamıştır. Beynimdeki zonklama, ince bir sızı halinde —yavaşça— bütün vücuduma yayılıyor.
Bu sözler beni niçin böylesine etkiledi. Nereden takıldı beynime ki, çıkartmak için uğraştıkça bir matkabın ucu gibi ilerliyor? Bütün gayretime rağmen bu sözlerden yakamı kurtaramıyorum. Artık başkaca ne bir ses vardır benim için; ne de bir başka nefes!  Yalnızca bu sözler:

“Simsiyah gecenin koynundayım; yapayalnız.
Uzaklarda, bir yerlerde güneşler doğuyor…”

Şimdi etrafımdaki herşey —ama herşey— bu sözleri haykırıyor, sesler dönüp dolaşıp, kırk kere, kırkbin kere katlanarak beynime üşüşüyor. Uykum mu?.. Belki de Kaf dağının ardındadır, hattâ varlığından bile şüpheliyim… Yoksa çıldırdım mı?.. ‘Yâ Rab! Herşeyimiz emanetindir ya, ben de şu akılcağızımı sana emanet ediyorum.’ Zaten şu anda akıl, hafıza gibi mefhumların mevcudiyetinden bile emin değilim ya…

Beynimin çıkmaz sokaklarında koşuşmaktan yoruluyorum. Yatağımdan doğrulup kendi kendime mırıldanıyorum: Yoksa bu sesleri Kâlû Belâ’da işitmiş olmayayım; öyle olmasa bu garîb’ül acâib hal nedir? O varlığından şüpheli olduğum akıl sesini yükseltiyor: ‘Bunlar Bezm-i Elest’ten bir hoş sadâ olsa nasıl hatırlayacaksın a hakir?’

Aklımın arkadan bıçaklayışına aldırmadan, halden maziye doğru giderken belki rastlarım ümidiyle dünü, dünün dününü… hatırlamaya çalışıyorum. Zaman boyunca ezele kadar gitmeye niyetliyim; yola çıkıyorum.

Saatimin tik-taklarını tekrar fark ettiğimde, hâle dönüyorum: Şafak sökmek üzeredir. Buz gibi bir serinliğin sırtımdan ayaklarıma doğru uzandığını hissediyorum. Zihnimin meydanında hâlâ o sesler dolaşıyor :

“Simsiyah gecenin koynundayım; yapayalnız.
Uzaklarda, bir yerlerde güneşler doğuyor…”

Gözlerim perdenin aralığından gökyüzüne kayıyor; ufukta hafif bir aydınlık belirmiş, ‘demek sabah yakın’ diyorum kendi kendime. Artık zihnim hallaç pamuğu gibi atılmış, akıl küheylanım soluk soluğadır; aczini duymanın perişanlığında… Uykuya kaçarak dokunulmazlık kılıfına sığınmayı kolladığını fark ediyorum.

Bir anda bütün hücrelerimden bir sağanak boşanıyor: “Kim, nerede, nasıl niye?” Kaçmak istiyorum bu sorulardan; bırakmıyorlar. Takatsiz bir haldeyim.

Bu sağanak durulurken yerini ince bir pınar şırıltısı hâlinde Zikrullah’a bırakıyor. İşittiğim sâdece ve sâdece :
“… Âlim-ül gaybı veşşehadeh. Hüverrahmânürrahîm.”

Perdenin aralığından sızan alacakaranlık gitgide aydınlanıyor.
Zikir devam etmektedir : “Âlim-ül gaybı veşşehadeh…”

Uzaklardan bir âdemoğlunun sesi yükseliyor:

“Simsiyah gecenin koynundayım; yapayalnız.
Uzaklarda bir yerlerde güneşler doğuyor…”

Odamın tamamen aydınlanmasıyla zihnimdeki sis dağılıyor; rahatlıyorum. Adeta içim ışıyor.

Gözlerimin önünde bir konferans salonu canlanıyor. Bakıyorum bildiğim bir yer. Kürsüdeki perdenin önünde bir er kişi konferans veriyor (3), bir şeyler anlatıyor, slaytlar gösteriyor. Önceleri hafiften hafife duyulan sevda yüklü bir Azeri ezgisi salonu dolduruyor, konferansçının şiirli ifâdesini tamamlıyor. Çit-çat sesleriyle slayt makinesindeki filmler değişiyor, tabiî perdedeki manzaralar da; konferans devam ediyor. Işık ve ses akıyor gözlerimizden gönlümüze; kulaklarımızdan dimağımıza…

Birden bir manzara gelip takılıyor perdeye. Aman Allahım! Muamma çözüldü! Beynime ‘pes’ dedirten bilmecenin cevabı bu! Evet, uzaklarda bir yerlerde güneşler doğmaktadır.

Artık bütün mevcudiyetim konferansçının dilinden dökülen heceler ile, slayt makinesinden fışkıran elvan elvan ışık arasında pay edilmiştir. Fonda heyecanlandırıcı bir müzik, perdede bir şafak manzarası ve konferansçı anlatıyor :
“Ağrı’nın zirvesinde sabaha karşı uyanıyoruz. Güneşin doğuşunu seyretmek niyetindeyiz. Aşağılar ve Küçük Ağrı’nın zirvesi karanlıklar içindedir. Türkiye’miz henüz gecenin koynundadır. Hazer’in ötelerinde ufuklar aydınlanıyor; sararıyor, kızarıyor. Öyle bir ihtişam ki, tasviri ne mümkün. İşte size o anlardan bir an…” Birkaç saniye ufukları, ufukların al-sarı renklerle donanmasını seyrediyoruz. Fondaki Azeri müziği gitgide hızlanıyor, slayt değiştiriliyor.

“Gün, Hazer’in ötesinden yükselirken ilk ışıklarıyla Ağrı’nın zirvesinde kucaklaşıyor, hasret gideriyoruz. Artık ışık seli ile bulutlar cilveleşmeye başlamıştır, ufuktaki muhteşem tablo an-be-an değişmektedir..”

Müzik devam ediyor ve “Maverâ-ül Hazer” ufuklarını seyre doyamadan slayt değişiyor :
“İşte bunu izah edemedik. ‘Bu hâl’ ne hâldir?’ Astronomlar böyle bir şeyden bahsetmemiştir. Ama bizim gözlerimizle gördüğümüz ve kamerayla tesbit ederek size getirdiğimiz manzarayı iyi tâkip edin!..”

Pür dikkat manzarayı seyre dalıyoruz. Salonda çıt yok. Yalnızca teybin hoparlöründen yayılan ve artık iyice hızlanmış olan târ nağmeleri işitilmekte. Bu görüntüdeki fevkaladeliği bir an önce yakalamak için sabırsızlanıyoruz. Biraz puslu olan görüntü netleştiriliyor ve manzara bütün ihtişamıyla beliriyor, ama, o da ne?…

“Böylesine bir seher bir başka dağa, bir başka yurda nasîb olmuş mudur? Bilemeyiz ama, bizim başı dumanlı, karlı zirvesini nâ-mahremden korumak için bulutlarla örten Ağrı’mız Hazer ötesinden doğan güneşi böyle görüyor. Adeta orada doğan güneş, buradaki Ağrı’yı hilâl şeklinde doğarak selâmlıyor!”

Evet, evet gördüğümüz manzara muhteşemdir, tek kelime ile muhteşem…

Her Allah’ın sabahı Maverâ-ül Hazer’den doğan güneş Ağrı’ya ve onun mühür vurduğu Türkiye’ye, hilâl-hilâl selam veriyor. Heyecanlanıyorum, “Aleyküm selam” diye haykırmak geliyor içimden. Bu ihtişam hangi Türk evlâdını heyecanlandırmaz ki, hele :
“Bir hilâl uğruna Yâ Rab ne güneşler batıyor…” mısraından haberdâr ise…

Ey ulu Allah’ım! Türk ülkelerine güneşini hilâl-hilâl müjdeliyorsun, hilâl gibi dizilerek ehl-i küfrü alt eden ve nihayet bir hilâl uğruna batan güneşlerin bilmem kaçıncı kuşaktan torunlarına bir lütfun mu bu? Öyleyse de, öyle değilse de Sen ne büyüksün! Ve biz ne denli cahil ve dahi gafiliz diye kurduna-kuşuna, hele de insanına, insanımıza!..

Bu heyecana kalbim nasıl dayandı da ortasından yarılıvermedi?.. Fonda Azeri müziği ve karşımda Hazer’in ötesinden Buhâra’nın, Semerkand’ın, Taşkent’in, Urumçi’nin ışıklarını Türkiye’ye uzatan hilâl doğuşlu bir güneş! Buna yüreğim nasıl dayandı bilmem?

Güneşin ışıklarıyla gözlerim kamaşıyor. Kirpiklerimi kırpıştırıyorum ve görüntü yavaş yavaş siliniyor; kulağımdaki Azeri ezgilerinin yerini önce bir elektronik dalgalanış ve sonra şu sözler dolduruyor:

“Simsiyah gecenin koynundayım;  yapayalnız.
Uzaklardan bir yerlerde güneşler doğuyor,
Görüyorum.
Kupkuru bir ağacın dalıyım, yapayalnız;
Ama uzakta bir yerlerde birşeyler kök salıyor.
Biliyorum.”

———————————————————————————-
(1) Barış Manço, 7-8 Şubat gecesi TRT ortak yayını.
(2) Kur’an-ı Kerîm, El-Haşr Sûresi, Âyet: 22.
(3) Prof. Dr. Mecid Doğru, “Ağrı’nın Zirvesinde İki Gün” adlı konferans. 25.12.1981, A.Ü. Tıp Fak. Cerrahi Kliniği.

***

“TÖRE’li Gençler” Nasıl Yetişecek?
İşte bu yazı, üzerine yazılmıştı, TÖRE’nin değerlendirmesi ve benim bu değerlendirmeyi değerlendirmem!…

Otuz yıl öncesinin anılarını canlandıran yazışmalarımız sürerken sayfasında bir önceki yazımı paylaştığım, -TÖRE’nin Okurlardan Gelenler sayfasını bir süre yöneten- Yağmur Tunalı, yazılan ve altında TÖRE imzası bulunan yazının üslubunun kendisine, bir süre bu konu ile ilgilenen Sadık Kemal Tural’ı hatırlattığını belirtti.

Bilmiyorum; TÖRE’de yayınlanan ve ilk kez genişçe bir okur kitlesine sunulan bu yazım, yayınlanmadan bir köşede kalsa idi, yazı yazma hevesim orada kalır mıydı? Bunun yanıtını vermem zor; ancak şunu biliyorum ki, o ilk yazımın TÖRE’de yayınlanması benim için yazmak konusunda ciddî bir motivasyon sağlamıştır. Bu motivasyonun yazı yazma yolunda hevesi ve yeteneği olan her genç için ne kadar önemli olduğu tartışılmaz.[4]

Aslında bu son iki yazımın birleştirilerek TÖRE’de yayını, yazma konusunda hevesi olan genç okurlar için yol gösterici olacaktır; ama elde olmayan nedenlerle zaman akışı açısından tersinden sıralansa da ilgilileri için çok şey anlattığından eminim.

Şimdi önce bugün yayınlanan bu yazımı sonra da önceki yazımı birlikte okuyun; fonda Barış Manço’nun “Dönence”si de [5]  çalıyor olsun ama…

_________________________________________

İletişim: http://www.hayatibice.net
[1] Kayda değer ilk yazımın yayınlandığı dergi için bkz. TÖRE, Sayı:135, Ağustos-1982, Ankara,  s.66-69.
[2] “Yazmak ve Sizin Yazdıklarınız”, TÖRE, Sayı:132, Mayıs-1982, Ankara,  s.69-72.
[3] http://haberiniz.com.tr/yazilar/koseyazisi50615-Bir_TORE_Anisi_Hikmetinden_Sual_Olunmaz.html
[4] Aslında yazdıklarının değerlendirilmesini talep ederek dergilere yazı gönderen, ve henüz ismi bilinmeyen bir kişi için, yapılacak değerlendirmenin ne kadar önemli olduğunu vurgulayan satırlar, TÖRE imzalı yazıda yer alıyordu. “Esasen, bize göre bu meselenin düğümü şuradadır: Türkiye’de şu an bizim yapmak durumunda bulunduğumuz değerlendirme ve yönlendirme faaliyeti içinde bulunan dergilerin mühim yanlışlıklar yaptığını zaman içinde görmekte ve üzülmekteyiz. “Genç Kalemler”, “Sanat Fidanlığı”, “Okuyucuların Yazdıkları”, “Sizin Yazdıklarınız”, gibi ser-levhalarla, edebiyat dünyâsına adım atmak isteyenlere yardımcı olmak, kaabiliyetleri ortaya çıkarmak ve teşvik etmek gibi gayelerle açılan bu köşeler, iyi niyete ve büyük faydalar sağlamasına rağmen, zaman zaman teşhis hatâsından kurtulmaları mümkün olmuyor. Şu anda, bu dergilerde yapılan bir kaç yanlışı hatırlıyoruz ki, bu hatâlara muhâtab olanların şiirleri, başka dergilerde yer almakta ve beğenilmektedir. Daha gerilere gittiğimiz zaman, şimdi 50-70 yaşlarında bulunan şâir ve yazarlardan bir kısmının, gençlik devrelerinde yazdıklarını gönderdikleri dergilerin ilgili köşelerinde, böylesi bir teşhis hatâsı ile keşfedilemediklerini görüyoruz. Bunları, işin zorluğunu anlatmak söylüyoruz.”

Yeni dönemin TÖRE’sinde ilgili bölüme başlanırken tam metninin verilmesini faydalı gördüğüm bu yazıda da önemi vurgulandığı üzere TÖRE’de ‘genç kalemler’ için özel bir bölüm ayrılması ve bu bölümde yayınlanacak yazıların seçimi için ciddî bir editoryal mesai sarfedilmesi, Türk kültürüne hizmet yolunda yeni isimlerin, yeni kalemlerin kazanılmasında faydalı olacaktır. Böyle bir bölüm için benim önerdiğim isim: “TÖRE’li Gençler”.
[5] Barış Manço’nun “Dönence” parçasını güzel bir videoklip ile dinlemek için:http://www.youtube.com/watch?v=JIrPma6lolg