Bir ‘Ülkücü’nün Romanı

-Kendisini Unutan Adam-

Dr. Hayati BİCE

Son birkaç yazımda okurları, bir görevi yerine getirme duygusu ile Cumhuriyet tarihinin hiç bilinmeyen bazı sayfalarına yolculuk yaptırmak zorunda kaldım. Bu arada meydana gelen deprem ve diğer gelişmeler hakkında yazma fırsatım olmadı. Bu vesile ile depremde hayatını kaybeden bütün kardeşlerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Bu yoğunluklar nedeni ile, yaptığımız Divân-ı Hikmet Okumaları programına[1] katılan bazı dostların ısrarla talebi nedeniyle nice zamandır yazmayı planladığım “Ahmed Yesevi’ye Göre ve Yesevilikte Kadın” konulu yazıyı da yazamadım.

“Mefkûre Sahaf ve Kitabevi”
Geçen hafta sonu Ankara’da birkaç üniversiteli gencin ortak gayreti ile oluşturdukları “Mefkûre Sahaf ve Kitabevi”nde [2] yapılan ve değerli yazar Osman Oktay’ın konuk olduğu Galip Erdem sohbetine katıldım. İnternet üzerinden yapılan davet ile katıldığım bu sohbet sıcak bir dost ortamında, içten soru ve açıklamalarla cereyan etti.  Osman Oktay, “Kendini Unutan Adam” isimli bir kitap[3] hazırlayarak büyük bir vefa örneği gösterdiği ve ömrünün son 25 yılına yakından tanıklık ettiği Galip Ağabey’in hayatı hakkında bilgi verdi; dervişane bir hayat sürdürmüş olan bu ‘gerçek ülkücü’ ile ilgili önemli açıklamalarda bulundu.
Osman Oktay, Galip Erdem’in hayat hikâyesini roman haline getirirken yararlandığı bazı özel evrak hakkında da bilgiler verdi. Bu özel evrak arasında henüz bıyıkları henüz terleyen bir genç olan Galip Erdem’in liseden arkadaşı Servet Kurt ile birlikte Van üzerinden İran’a kaçarak gidecekleri Turan seferi öncesinde aldığı notlar, neden “bir ideal adamının evlenmemesi gerek”tiğini ailesine izah etmek üzere yazdığı ancak gönderemediği uzun mektup ve MHP davası avukatlığı sırasında Başbuğ Alparslan Türkeş’in savunmasına esas olmak üzere el yazısı ile hazırladığı metin gibi önemli belgeler de vardı. Bunlar arasında benim için en ilginci, Servet Kurt ile Turan yolculuğuna çıkarken[4] hazırlayıp altına birlikte imza attıkları yemin metni idi. Bir takvim defteri yaprağına yazılıp imzalanmış birkaç maddelik bu metin iki milliyetçi gencin temiz ve samimi dünyasını öylesine güzel anlatıyordu ki…

Galip Erdem’in 1965 yılında başlayarak sırası ile Samsun, Burdur ve Niğde’den  CKMP ve MHP adaylıkları konusunda Oktay’ın anlattıkları samimi bir davâ adamının ülkücülüğü ile basit siyasî hesabların yön verdiği “partici pragmatizmi”nin asla birbiri ile uyuşamayacağını gösteren örnekler oldu benim için. Bu sözleri dinlerken aklıma Ahmet B. Karabacak’ın haberiniz.com okurlarına tanıttığım “Üç Hilâl’in Hikâyesi“kitabında kullandığı [5] ve benim de çok hoşuma giden  “emek hırsızları” deyimi geldi.

“Ülkücünün Çilesi”
Bu yazıda birkaç kez “gerçek ülkücü” deyimini kullandığım dikkatli okurun gözünden kaçmamıştır. Bunun zıddının “sahte ülkücü” olmaması gerektiğini ve bu kavram dışında kalanların kendilerini “ülkücü adayı” olarak hattâ bazen “ülkücü aday adayı” saymaları gereğini Osman Oktay’ın anlattığı konulara arasında sohbete katılan üniversiteli genç “ülkücü adayları” için en önemli noktalardandı. Gerçek ülkücünün nasıl birisi olduğunun kavranmasında en ideal -ve maalesef nadir- örneklerden birisi olan Galip Erdem’in tam 50 yıl önce yayınlanan “Ülkücünün Çilesi” adlı makalesi[6] önemli ipuçlarını içerir. Bütün ülkücü adaylarının döne döne okuması gereken bu yazısı ile Galip Erdem ülkücü olmak kadar ülkücü kalmanın da güçlüklerine işaret eder. Bu güçlüğün ne olduğunu anlayabilmesi için genç ülkücülerin ülkücü hareket içerisinde yer almış bazı “önemli isim”lerin hayat seyrine bakmaları yeterlidir.
Osman Oktay’ın siyasi hareketlerin bir insan yeme mekanizmasına nasıl dönüştürüldüğünü anlatmak üzere verdiği örneklerden “Liderin Etrafı” başlığı ile Devlet dergisinde yayınlanan bir yazı nedeniyle MHP lideri Alparslan Türkeş’e “gizlice muhalefet yaptıkları” iftirası ile ispiyon edilmeleri ve dergi yöneticilerinin MHP Genel Merkezi’nde Alparslan Türkeş tarafından 9 Işık gibi konularda sınava çekilmeleri üniversiteli gençler kadar benim için de ilginç bir anekdottu. Bu yazı ile ilgili olarak o dönemin etkin bir isminin Hz. Muhammed-Hz. Ebu Bekir karşılaştırması yapması da doğrusu hayret ettiğim ve siyasî konularda dinî argümanların ne kadar yersiz ve anlamsız olduğunu gösteren bir örnek olarak hafızamda yerini aldı.
Galip Erdem’in neredeyse kendisi ile bir kez olsun görüşen herkeste oluşan zâhirî dağınıklığına karşın nasıl bir iç disiplinine sahip olduğunu gösteren ve kendi kendine verdiği “Mamak mağdurlarına diye alınan parayı asla başka yerde kullanmamak” sözüne sadık kalmak için yanındaki mühendis ülküdaşı ile Siteler’den Dışkapı’ya kadar yağmur altında yürüme/yürütme hikâyesi de ibret alınacak bir öyküdür.
“Beşiktaş Nasıl Kurtulur?”
12 Eylül’ün kurşundan ağır günlerinde her sayısını iple çektiğimiz ve Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun ile Galip Erdem’in “Bilge Erdem” adı ile yazdığı yazılarını su içer gibi okuduğumuz günlerde yazdığı “şifreli yazılar”ı da bugünün genç ülkücüleri için  çok dikkatle okunması gereken noktalara işaret eder. Bu yazılardan“Beşiktaş Nasıl Kurtulur?” başlıklı olanını Mamak’ın zorunlu misafirlerinin içerisinde bulundukları hassasiyet ile “Biz içeride ne çekiyoruz; dışarıdakiler futbol muhabbeti yapıyor” diye sitemle karşıladıklarını öğrenmek –en azından benim için- şaşırtıcı idi. Oysa azıcık kafa yoran hemen anlardı ki, Galip Erdem’in derdi Beşiktaşlılar değil ülkücülerdir; kurtulacak olan da futbol takımı değil Vatandır; Türkiye’dir ve Turan’dır. [7]
Osman Oktay’ın bizzat şahidi olduğu bir olayı naklederek bu “eşi-benzeri bulunmaz ülkücü”nün kitabını ne yapıp edip temin ederek okumanızı tavsiye ediyorum: Bir gün yazı almak üzere günlerdir ortalıkta görünmeyen Galip Erdem’in evine giden Osman Oktay’dan bir kutu balık konservesi alıp gelmesini sipariş eder. Hemen bu talebi yerine getiren Oktay anlar ki, “Kendini Unutan Adam”  üç gündür yemek yemeyi de unutmuştur!..
Nereden Bilirdi? Nasıl Bilirdi? Bilinmez !?..
Galip Erdem’in -Hz. Rasûlullah’ın “İnsanlarla akıllarının derecesine göre konuşun” emr-i nebevîsine uygun olarak- her muhatabına anlayacağı dilden konuşması da ünlüdür. O kadar akla gelmez konularda o kadar ince ayrıntıları bilirdi ki insan hayret etmekten kendisini alamazdı. Bu fıtrî yetenekte boşuna yaşanmamış bir hayatta biriktirdikleri kadar sabahlara kadar süren okumalarının da payı olduğunu sanıyorum.
Kültür Bakanlığı’nda müşavir olarak görevlendirildiği dönemde Galip Erdem ile bir karşılaşmamızdaki sohbetimiz sırasında, Yalova Devlet Hastanesi’ne atandığımı öğrenince, kalın camlı gözlüklerinin ardından bakarak, uzun uzun Şeyh Şamil’i anlattıktan sonra bana verdiği bir öğütü, -bu hayret verici hususlardan sadece birisi olarak- ilk kez yazıyorum: “Yalova’da Şeyh Şamil silsilesinden Şeyh Şerafeddin Dağıstanî yaşamıştır. Yalova’ya gittiğinde türbesini ziyaret et ve bir araştır, bakalım; bu Zat kimmiş? Ne imiş?”

Yıl 1989 idi ve o gün Kültür Bakanlığı’nın “Galibî dergâhı” haline gelmiş odasında kendisini can kulağı ile dinleyen, -hepsi okumuş/yazmış çocuklar olan- dostlarımız arasında Şeyh Şerafeddin Dağıstanî’yi değil tanımak, ismini işitmiş olan tek bir kişi dahi -ben de dahil- yoktu.
İşte Galip Erdem’in 22 yıl önce verdiği işaret ile “kim olduğunu”, “ne yaptığını” araştırmaya başladığım dığım Şeyh Şerafeddin Dağıstanî’nin kim olduğunu haberiniz.com okurları bundan önceki iki yazımda[8] okumuş olmalılar…  O gün bugündür, ne zaman konu Şeyh Şamil’e, Şerafeddin Dağıstanî’ye gelse Galip Erdem de gelir yâdıma…
Osman Oktay’ın kitabı vesilesi ile 12 Mart 1997 tarihinde, “ülkücü olma adayı”  her yaştan dostları tarafından rahmet-i Rahmân’a emanet edilen bu “gerçek ülkücü”ye Rabb-i Rahîm’imin cemâli ile muamele eylemesini niyâz ederim. Ruhu şâd olsun.
“Evvel giden ahbâba selâm olsun Erenler…”
—————————————————————–
İletişim: atahayati@gmail.com
[1] Tarafımdan sürdürülen  “Divân-ı Hikmet Okumaları” programı Ankara’da, T. Yazarlar Birliği Kültür Merkezi’nde Cumartesi günleri saat:14.00-15.30 arasında gerçekleştiriliyor. (TYB Kültür Merkezi Sümer-1 Sk. Nu.11 Kızılay-Ankara) Ayrıntılı bilgi için bkz: http://www.tyb.org.tr/etkinlikler/cal.html
[2] “Mefkûre Sahaf ve Kitabevi” birkaç genç üniversitelinin biraraya gelerek yapabileceklerinin güzel bir örneğidir. Ankara’nın ihtiyacı olan milliyetçi ve seviyeli bir kültür ortamının oluşmasına çekirdek olmasını dilediğim bu kitabevini kuran genç arkadaşlara destek vermek için alacağınız kitaplar için hiç değilse birkez uğramanızı tavsiye ederim. Ötüken ve Bilgeoğuz Yayınevlerinin yeni eserlerini de inidirmli olarak bulabileceğiniz bu kitabevinden baskısı tükenmiş kitapları da edinebilirsiniz. Ankara’da olmayan ülküclerden destek olmak isteyeneler internet üzerindeki nadirkiytap.com adresindeki yayınevleri arasında yer alan sayfalarından kitap siparişi verebilirler. (Mefkûre Kitabevi, Bayındır-1 Sk. Nu.27 Aksoy Pasajı Alt Zemin Kızılay-Ankara) Ayrıntılı bilgi için bkz: http://www.nadirkitap.com/sahaf-detay.php?kitaplari=1&uyeid=33884
[3]  Osman Oktay’ın “Kendini Unutan Adam” kitabı ilk olarak Yeni Avrasya Yayınları tarafından basılmıştı. Baskısı azaldığı için piyasada kolay bulunamayan ve daha sonra az bir tiraj ile yeniden bastırılan bu değerli eseri Mefkûre Kitabevi’nden arayın.
[4] Van üzerinden trenle İran’ı geçerek Turan’a vasıl olmayı hedefleyen “iki delikanlı”nın bu rüya yolculuğu, ilk durak olan Van’da sona ermiş.
[5] Dr. Hayati Bice,“Üç Hilâl’in Hikâyesi”,  http://www.haberiniz.com/yazilar/koseyazisi41341-Uc_Hil%C3%A2lin_Hik%C3%A2yesi.html
[6] Galip Erdem,“Ülkücünün Çilesi”, 13 Ağustos 1961, Tercüman Gazetesi. İnternette oldukça yaygın halde okunan ve hatta klipleri dahi yapılan bu tarihî “Galip Erdem Yazısı”ndan birkaç satır: “Ülkücünün en çok dinlediği ‘nasihat’dır. “Yapma” derler, “hayatını heba etme” derler, “gününü gün et” derler. O kadar çok şey söylerler ki, hiç bitmez. O hepsini dinler, ama hiçbirini tutmaz, gene bildiği gibi yaşar.
Ülkücülerin en amansız düşmanları ‘eyyamperest’lerdir. Menfaatlerine tapan bu adamlar, daha çok kazanmalarına, daha rahat yaşamalarına mâni olacak sanırlar da, ülkücüyü hep ezmeğe çalışırlar! Ne garip tecellidir ki, ülkücünün gayretlerinden en çok faydalananlar da ‘eyyamperest’lerdir.
Gün gelir, ecel hükmünü icra eder, ülkücü dünyasını değiştirir. Kalabalık O’na acır, daha iyi yaşamış olmasını temenni eder.”
Tamamı için bkz: http://www.ulkuocaklari.org.tr/ulkucunun-cilesi-ky50.html
[7] “Beşiktaş Nasıl Kurtulur?” dan da birkaç satır vermek isterim: “Gelelim yöneticilere: Duyduğumuza göre, özellikle son yıllarda, Beşiktaş’ı yönetenlerin çoğu takımın tarihinden, zaferlerinden, gayesinden, hedefinden ve ülküsünden habersiz kimselermiş. Yöneticiliği ikinci bir meslek saymışlar. Siyaset mücadelesinde taraftar toplamak için, bol kazançlı bir yatırım yapmak için, nihayet meşhur olmak için Beşiktaş’ı kullanan yöneticiler varmış. Hattâ vebali anlatanların boynuna Beşiktaş’ın ne zaman kurulduğunu bilmeyen, ilk forma renginin ne olduğunu duymayan yöneticilere bile rastlanmış; önce kırmızı-beyaz renklerin seçildiğini, Batı Trakya kaybedildikten sonra siyah beyaz’a çevrildiğini öğrenmemiş, Fuat Bolkan’ı hiç tanımamışlar. Böyle yöneticilerin elinde Beşiktaş’ın niçin şampiyon olamadığına değil de nasıl hâlâ kümede kaldığına şaşmaz mısınız?”(…)
“Beşiktaşlılar, inanan insanlardır. İnanan insanlar güçlüdür, güçlü insanlar sabırlıdır. Fırtına dinecek, bulutlar dağılacak, hava açacak, güneş yeniden doğacak, eski günler yeniden gelecektir. Takımımızın puan cetvelindeki sırasına üzülmeyin. Bütün büyüklerin hayatında böyle talihsizlikler vardır. Birbirinizden kuvvet alın, birbirinize kenetlenin, güzel günleri bekleyin. Dâva büyüktür ve elbette çetindir. Ama mutlaka kazanılacaktır ve Beşiktaş düşmemekle kalmayacak, mutlaka şampiyon olacaktır…”
Tamamı için bkz:  http://galiperdem.wordpress.com/makaleleri/
[8] Dr. Hayati Bice, Kurtuluş Savaşı’nın Manevî Cephesi, 26-28 Ekim 2011.http://www.haberiniz.com/yazilar/koseyazisi42525-Kurtulus_Savasinin_Manevi_Cephesi_1_.html