Türk Milliyetçiliği, Siyaset ve Aydınlar: MHP İle Nereye Kadar?

Dr. Hayati BİCE

12 Eylül öncesindeki gençlik yıllarımızın efsane dergisi TÖRE’de “Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi –Teori-” başlıklı yazı serisini her ay iple çektiğim bir isim olan Prof. Dr. İskender Öksüz geçtiğimiz günlerde “Türk Milliyetçiliği ve Siyaset”başlıklı bir yazı yayınladı.[1] Türk Milliyetçiliği ile siyaset ilişkisini sorgulayan Öksüz, bazı önemli tespitlerde bulunarak şöyle diyordu: “Türk Milliyetçileri’nin bir ülküsü varsa bunu, “siyasete bulaşmadan” gerçekleştirmenin yolu yoktur. Siyaset Türk milliyetçilerinin bir numaralı uğraşı olmalıdır.”

Öksüz bu tespiti yaptıktan sonra o zamana kadar cılız dernekçilik faaliyetleri alanına sıkışıp kalan Türk Milliyetçiliği’ni siyasi bir aksiyon olarak Türk siyasetinin ana damarlarından birisi haline getiren Alparslan Türkeş’i minnettarlıkla anıyor: “Parti ve siyaset Alparslan Türkeş’in savunduğu seçenekti. Tarih, bu seçeneğin ne kadar doğru olduğuna şahittir. Türk Milliyetçiliği’nin en hızlı büyüdüğü, en geniş gençlik kitlesine hitap edip onları kavradığı dönem milliyetçiliğimizin siyasete girdiği dönemdir. 1980’deki büyük güce bu sayede erişilmiştir. Bu seçimi yaptığı ve 1968- 1980 döneminde hareketi o zirveye taşıyan yoldaki liderliği için Türk Milliyetçiliği, Alparslan Türkeş Bey’e minnettardır.” diyor ve ekliyor: “Siyaset Türk Milliyetçiliği’ni on yıllardır erişemediği bir güce taşımıştır. Vakıa budur. Vakıa karşısında mantık teslim olmak zorundadır. Tecrübenin işaret ettiği gerçek şudur: “Milliyetçiler siyasete girmeli mi?” sorusunun cevabı kesin bir “Evet”tir.”

İskender Öksüz’ün bu önemli sözleri bana Alparslan Türkeş’in siyaset alanına çıkarken birkaç arkadaşı ile yönetimini ele geçirdikleri partinin amblemini “üç hilal”e dönüştürdüğü dönemde yaşanan bir tartışmayı hatırlattı. Bu tartışma sırasında partiyi “İslâmcı” bir çizgiye taşımakla suçlayan ve parti ambleminin “üç hilâl” değil “bozkurt” olmasını savunan bazı Türkçü isimlere Türkeş’in şöyle söylediği rivayet edilir: “Biz bu ülkede siyaset yapmak istiyorsak bu ülkenin halkından oy almak zorundayız. Bu ülke insanından oy almak için de bu ülke halkının dinî inançlarını dikkate almak mecburiyeti vardır. Halkın inanç değerlerini dikkate almayan bir partinin alacağı oy %3-5’i bulmaz. Oysa biz fikirlerimizi iktidara getirmek, Türk milliyetçiliğini muktedir kılmak istiyorsak halkın desteğini almamız şarttır. %3-5’lik bir oya razı olacaklar siyaset ile uğraşacaklarına gidip dernekçilik yapmalı…” [2]

“Bir Pis İştir; Siz Bulaşmayın” Tuzağı

Uzun yıllar boyu gerek fikir sahibi milliyetçiler, gerekse bilinçli müslümanlar siyasetin öznesi olmaktan uzak tutulmak istenmiştir. Bu uzak tutma operasyonunu takdim eden güç odakları öylesine güzel söylemler geliştirmiştirler ki, sanki toplumun milliyetçi-dindar kesimlerini siyasetin pisliğinden uzak tutarak yaptıkları için günde beş vakit kendilerine dua edilmelidir; duygusuna kapılır insan…

Milliyetçileri siyasetten uzak tutarak yönetim mekanizmalarını kontrolde tutmak isteyenlerin milliyetçilere yönelttiği bu operasyonun “Müslüman”lar için de başka bir versiyonunun uygulandığını Öksüz şöyle ifade ediyor: “Benzer siyaset antipatisinin daha da genişletilerek sözde Müslüman düşüncesine de enjekte edildiği belli: “Yönetim Müslümanların ibadetine karışmıyorsa, Müslüman da yönetimle ilgilenmez.”

Siyaseti Din-İman Haline Getirme Tehlikesi

Siyaset ile ilgili insanları bekleyen bazı tehlikeler de söz konusudur kuşkusuz. Siyaseti hayatının tek anlamı haline getirmenin marazî bir hal olduğunu kabul etmeliyiz. Hemen hiçbir konuda derinlemesine bilgisi olmadan dünyaya nizamât vermeye kalkan ‘kahvehane filozofları’ ile doludur Anadolu’nun her kasabası…  Bir de bu insanların siyaseti bir din-iman mevzuu haline getirmeleri halinde varın siz düşünün; konunun hangi uçlara kayabileceğini….
Sadece bir konuda çekincesini “Fakat siyaset her şey değildir. Milliyetçiler siyasete girmelidir ama milliyetçilik siyasetten ibaret hale getirilmemelidir.” sözleriyle ifade eden Öksüz, MHP’yi beğenemeyerek siyasete mesafeli duranlara da çıkış yolunu gösteriyor: “MHP iyi değilse düzeltiriz. Düzeltemezsek başka çözümler ararız; ama milliyetçiliğin siyasete dahli mutlaka olmalıdır, olacaktır.”
Öksüz’ün bu uyarısını “Müslümanlar siyasete girmelidir ama Müslümanlık siyasetten ibaret hale getirilmemelidir.” şeklinde de anlayabiliriz. Artık etki alanına giren pek fazla sayıda insan kalmamış olsa da parti liderini “biat edilmesi farz olan Cihad emiri” (hattâ Mehdi!) olarak lanse edenleri de görmüştür bu ülke… Bu satırların yazarı, Arafat meydanında etrafında toplanan hacılara “bir partiye oy atmak konusunda yemin ettiren şarlatanlar”ın saf hacıları bu yeminlerinden cayarlarsa mahşer günü yakasına yapışmakla tehdit ettiklerine de bizzat tanık olmuştur.

Siyaset Meydanı’nda Kimler At Oynatıyor?

Siyasete mesafeli duran sözde elitlerin “Siyasette yalan var, dolan var…” diyerek uzak durduğu siyaset alanının önemini bu şekilde vurgulayan Öksüz net bir tespit yapıyor: “Yalan dolanın kaynağı siyaset değil, bizim (namuslu aydınların) siyaset alanını terk etmemizden ötürü orayı dolduranlardır. Siyaset kirlidir deyip çekilirseniz, siyaset kirlilere kalır.” Gerçekten de özellikle akademik çevrelerden aydınların siyasi partilerden umdukları teveccühü göremeyince sığındıkları bir söylemdir bu: “Siyaset bugün pazarcılarla, otoparkçıların; hurdacılarla emlakçilerin vb… eline geçmiştir. Aydın insanın ne işi var bu müptezel ortamda…” [3]
Oysa yakın denebilecek bir tarihte akademik personelin siyasi partilere üye olmaları önünde herhangi bir engel kalmamıştır. Bir akademisyenin profesyonel işine karıştırmamak üzere dilediği partide siyasi etkinlikte bulunması serbesttir. Aslında bu siyaset serbestîsinin halen siyaset ile iştigali yasak olan kamu görevlileri için de uygulanarak serbest bırakılması gerekir. MHP Genel Merkezi’nin kendi teşkilatı içerisinde yaptığı bir araştırmada il-ilçe kadrolarının ortalama eğitimde kalma süresinin 7 yıl civarında olması bir fikir verebilir. Bu durumun diğer siyasi partilerin il-ilçe örgütleri için de sözkonusu olduğunu hiç tereddüt etmeden söyleyebilirim.

Toplum Üzerinde Siyaset Adamı mı Fikir Adamı mı Etkin?

Bu sorunun cevabını “elbette fikir adamı toplumun şekillenmesinde etkili olmalıdır” diye vermek teorik olarak kolaydır. Ancak yeterince uzun olan yakın siyaset tarihimize bakıldığında toplumun ortak siyasi, sosyal algılamalarının oluşmasında siyaset adamlarının etkili olduğunu söylemek gerekir. Bu konuda ilk izlenimim 4 Nisan 1997 hayatını kaybeden Başbuğ Alparslan Türkeş’in alışılmadık bir şekilde karlı bir Nisan gününe rastlayan cenaze törenini izlerken oluşmuştu. Ülkemizin ‘sağ siyaseti’ne damgasını vurmuş isimlerden “Başbuğ Türkeş”in cenazesini taşıyan aracının peşisıra “Ya Allah Bismillah Allahuekber”haykırışları ile ilerleyen yüzbinlerce insandan acaba kaç tanesi Ziya Gökalp’in “Türkçülüğün Esasları” kitabını okumuştu? Ya da S. Ahmed Arvasî’nin “Türk-İslam Ülküsü”nü? Hatta ardı sıra yürüdükleri ‘Başbuğ Türkeş’in “9 Işık” kitabını?..  Bu sorunun yanıtını net olarak vermek mümkün değil, fakat hemen herkes bir tahmin yapabilir. [4]
Bu sorgulamanın doğal bir sonucu olarak artık tarihî birer figür olarak Alparslan Türkeş ile Hüseyin Nihal Atsız’ın ülkemiz milliyetçilerinin fikri iklimine etkilerini de kıyaslamadan edemedim. 1969 yılında siyasi tercih farklılığı nedeni ile yollarını ayıran Türk milliyetçiliği tarihinin bu iki etkileyici isminden bugün “Türk milliyetçiliğine hizmet anlamında geriye kalan nedir?” diye sorulduğunda Alparslan Türkeş’in halk nezdinde milliyetçi söylemlerin yer bulmasında, ülkemiz zihniyet ve siyaset dünyasında milliyetçiliğin bir ana damar halini almasında tartışılmaz şekilde daha fazla etkili olduğunu teslim etmeliyiz.
Toplum ile ilgili bir derdi olan ünlü düşünür Sezai Karakoç [5]  ve “Sultan’ş-Şuârâ” Necip Fazıl gibi bazı önemli entellektüellerin siyaset alanına inmelerinde -ve hattâ bir siyasi parti kurmalarında- siyaset yolu ile topluma mesaj verme kanalının etkinliğini fark etmeleri olmalıdır. [6]

Söylemleri Topluma Benimsetmede Siyasetin Dilinden Yararlanmak

Siyasi partilerin yaptıkları faaliyetlerde mecburen bazı tezleri seslendirmeleri gerekir. 12 Eylül öncesi deyimi ile ‘düzen partileri’nin söylemleri arasında çok da fazla bir fark olmadığı için asıl önemli olan MHP, SP gibi bir fikir temeli olan partilerin tezlerini topluma iletmede siyaset dilini kullanmaları beklenir. MHP için Türkbirlikçi (=pantürkist), SP için İslambirlikçi (=panislamist) söylemleri topluma iletmede siyasi örgüt faaliyetlerinin bir taşıyıcı olarak kullanılması gerekir. Alparslan Türkeş’in bütün Türk yurtlarında her türlü bilgilenme/bilgilendirme  eksikliğine rağmen “Başbuğ Türkeş” olarak tanınmış olması MHP’nin pek de yüksek sesle dillendirme imkanı bulamadığı bu pantürkist söylemlerle doğrudan ilişkilidir. Yine benzer şekilde MSP/RP/SP çizgisinin lideri Necmeddin Erbakan’dan bir İslam dünyası lideri çıkartmak çabaları da bu kapsamdadır. [7]
Bugüne gelecek olursak MHP çizgisinde Başbuğ Türkeş sonrası dönemde Türkbirlikçilik (=Pantürkizm) anlamında etkili bir çabanın sergilendiğini –maalesef- söyleyemeyiz. Özellikle 1993’den bu yana gelenek haline gelen Türk Kurultayları’nın MHP’nin iktidar ortağı olduğu dönemde iptal edilmiş olması MHP’nin ‘pantürkist’ imajına büyük bir zarar vermiştir. İletişimin başdöndürücü bir hızla derinleşerek güçlendiği bir dönemde ‘Başbuğ Türkeş’in halefi olan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Türkiye dışındaki Türk yurtlarında bir ‘siyasi önder’ olarak benimsendiği hakkında bir iddiada bulunmak da inandırıcı olmaz. Orta boy bir kitap kalınlığındaki MHP’nin 2011 seçim beyannamesinde “Türk Dünyası ile İlişkiler”e sadece birkaç sayfa ayrılması da MHP söylemlerinin Türk Dünyası ekseninden kaymasının bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Siyasî Mücadele ve Fikir Namusunu Korumak

İskender Öksüz bir fikir sahibi olan insanların gerekirse fikirleri için mücadele etmeyi göze alması gereğini vurgular: “Siyasete girmek demek, kafalar ve gönülleri kendi dünya görüşünüze ikna ettirme mücadelesine girmek demektir. Ülke için kendi programınızı uygulama mücadelesine girmek demektir. Yani siyaset fikrin taşıyıcısı olmak durumundadır. Siyaseti böyle anlar ve böyle uygularsanız mutlaka kavgaya devam zorundasınız. Hele bugününTürkiye’sinde.” Fikir kavgası yapılmayan iktidar yolunda kolay uzlaşılır bir partide olsa olsa “paylaşım kavgası” olacağını söyleyen Öksüz milliyetçilik ideolojisini taşımanın bir “kitle partisi”ne ağır geleceğine işaret etmiştir.
2011 seçimleri öncesinde ağır bir manevi saldırıya maruz kalan ülkücü harekete gönül ve emek vermiş -hattâ istikbal ve hayatlarını riske etmiş- neslimin, MHP’nin fikir namusunun korunması konusundaki hassasiyetini, parti üst yönetimine yönelttiği eleştirileri şahsi menfaat kaygıları ile açıklamak ucuzculuk olur. Herkesin bir kez yaşama şansına kavuştuğu bir tek ömrü vardır ve o ömrün de Türkiye ortalamasındaki süresi az-çok bellidir. Türk tarihinden bir emanet olarak aldığımız milliyetçilik duygunu sonraki nesillerin oluşturduğu topluma aktarma sorumluluğu ile yaşamak da bir tarzdır.
MHP,  bizim neslimiz için Türkiye’de hiçbir zaman ‘partilerden bir parti’ olmamıştır. Olmasına izin verilemez de…
O yüzden MHP’de siyaset yapmak isteyen herhangi bir kişinin bu tarihî sorumluluğu yüklenmeğe ne kadar hazır olduğunu,  mevkiinin gereklerini ne kadar yerine getirip getiremeyeceğini –ya da getirip getiremediğini-  bir vicdan muhasebesi yaparak bizzat kendisinin sorgulaması gerekir. İşte bugün her kademede bugün yer alan -veya gelecekte yer alacak- MHP kadrolarından beklenen budur.
Başlıktaki “MHP İle Nereye Kadar?” sorumun yanlış olarak olumsuz bir bağlamda algılanması ihtimaline karşı hemen yanıtını vereyim: MHP ile Orhun’dan Tuna’ya kadar… MHP ile Kaşgar’dan Mostar’a kadar… MHP ile Türkistan’dan Turan’a kadar…

———————————————————
[1] TÖRE dergisinde yayınlanan yazılarında ‘Ayhan Tuğcugil müstear ismini kullanan İskender Öksüz’ün bu yazıları daha sonra“Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi –Teori-” adı ile kitap halinde de yayınlandı ve uzun süre milliyetçi gençlerin fikir planında kaynak eserlerinden birisi olarak okundu.   Türk Milliyetçiliği ve Siyaset, İskender Öksüz; 28 Haziran 2011,
http://www.haberiniz.com/yazilar/koseyazisi34880-Turk_Milliyetciligi_ve_siyaset.html

[2]  Bu rivayetin kaynağı parti içerisinde “üç hilâlciler” olarak anılan İslami eğilimin önde gelenlerinden olan İsmail Hakkı Yılanlıoğlu (1918-1992)’dur.

Yazılı bir kaynakta bulamadığım bu rivayetin teyid edilmesi için kendisine bir mesaj yolladığım damadı Yavuz Bülent Bakiler verdiği yanıtta böylesi bir nakil hakkında kendisinin bilgisi olmadığını iletti. Ancak kayınpederi İsmail Hakkı Yılanlıoğlu’nun ne kadar milliyetçi ise o kadar da şuurlu bir müslüman olduğunu da hatırlattı.
[3] Yaşadığım kısa siyaset tecrübesinde tanık olduğum bazı gerçekleri kısaca özetlersem konu sanırım daha net anlaşılacaktır: 2007 milletvekilleri için aday adayı olduğum partinin il başkanı “serbest meslek”sahibi bir insandı ve partinin aday listeleri belirlenirken listenin ilk sıralarının belirlenmesinde etkin olarak, seçilebilecek yerlerdeki adayların belirlenmesinde ağırlığını koymuştu. Lise mezunu olan il başkanının listede kendisinden hemen sonra yer almasını sağladığı şahıs ise bir hurda demir ticareti ile iştigal eden ortaokul mezunu bir  “iş adamı” idi.  Oysa aynı partiye aday adaylığı için başvuran 32 kişi arasında bir emekli tümgeneral, benim gibi birkaç doktor, birkaç hukukçu, öğretim üyesi, mühendis ve çok sayıda yüksel okul mezunu profesyonel yönetici olarak kaliteli isimler vardı. Şimdi bu tabloya bakarak parti yönetimlerinin “büfeciler”e; “kabzımallar”a; “otoparkçılar”a  teslim olduğunu söylemek haksızlık olur. Ancak ortada bir sorun olduğunu da hiç kimse inkâr edemez.

[4] Benim tahminim en iyimser rakam ile %10’u bulamayacağıdır. Milliyetçi düşüncenin öncü isimlerinden Hüseyin Nihal Atsız’ın “Türk Tarihinin Meseleleri”, ya da Prof. Dr. Erol Güngör’ün “Türk Kültürü ve Milliyetçilik” kitabı söz konusu olduğunda bu oranın daha da aşağılara ineceği kesindir.

[5] Türk edebiyatının saygın bir şairi olduğu kadar son yüzyılın önde gelen düşünürlerinden olan Sezai Karakoç, Diriliş Partisi adlı bir partiyi kurup örgütlemeye çalışmışsa da bir seçime katılabilme şansını hiç bulamadı.
[6] Ünlü şair Necip Fazıl Kısakürek’in sağ siyaseti her zaman etkilemeye çalıştığı bilinir. 12 Eylül darbesinden önce yapılan son genel seçim olan 1977 seçimleri öncesinde o zamana kadar Erbakan çizgisini destekleyen Necip Fazıl, MHP’ye yönelerek yayınladığı bir beyanname ile bunu deklare etmiştir.  Necip Fazıl’ın bu tarihî beyannamenin bazı önemli satırlarını dikkate sunmak isterim:
“MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş’in “Türk Milletine Beyannamesi”ni okudum…
Bugünden itibaren MHP, nazarımda bambaşka bir mâna ve hüviyet sahibidir. Onu, müslümanlık ve Türklüğün gerçek hakkını vermeye namzet bir topluluk olarak anıyor ve canımın içinden selâmlıyorum. Türkeş beyannamesinde dört ana esası, bir binanın dört direği halinde vazetmektedir:
1 – 1960 gece baskınının sorumluları arasında değildir.
2 – Posa ve kabuk milliyetçiliğinden uzak ve ruhî muhtevâya tâbi mânada milliyetçidir.
3 – Başını dayadığı tek ruhî muhtevâ, yine tek kelimeyle ve bütün ölçüleriyle İSLÂM’dır.
4 – Son 150 yıllık taklit devremizin bütün sahtekârlıklarını tezgâhlayacak ve gerçek oluşu billûrlaştıracak bir tarih (revizyon)una taliptir.
Bundan böyle yeni inkisarlara tahammülü kalmıyan yanık yüreğimi, dâva yolunda en küçük istikamet hatasına razı olmaz bir hassasiyetle bu beyannamenin halkaladığı sıcak avuçlara bırakıyor ve 40 yıllık emeğimin semeresini bu çevrenin aksiyoncu ruhundan bekliyor ve istiyorum!

İçi alev alev müslüman, dışı pırıl pırıl Türk ve içi dışına hâkim, dışı içine köle, yeni Türk neslinin maya çanağı olmak ehliyeti hangi topluluktaysa ben oradayım.
Allah’ın inayeti ve Resûlünün ruhaniyeti bu yoldakilerin üzerinde olsun!..
Alparslan Türkeş’in sözkonusunu “Türk Milletine Beyannamesi” ve Necip Fazıl’ın açıklamasının tam metni için bkz:
http://www.beykoz-turkocagi.org.tr/?p=22725
[7] MHP’nin kurucu Genel Başkanı Alparslan Türkeş’in isminin bir efsane olarak Türk Yurtlarında yaygınlaşmasında soğuk savaş yıllarında Sovyetler Birliği’nin güdümlü basınında “en büyük düşman” olarak lanse edilmesinin de büyük bir payı vardır. 1993 yılında Antalya’da düzenlenen ilk Türk Kurultayı’nda bütün Türk dünyası temsilcilerinin Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Başbakan Süleyman Demirel’i bir yana bırakıp “Başbuğ Türkeş”e gösterdikleri ve şu anda hafızamda canlanan sevgi ve saygı sunumları ne kadar anlamlı idi.