Türkbirlikçilik (=Pantürkizm) MHP’nin Tekelinde mi?

Dr. Hayati BİCE

Türkiye’de 1946 yılında çok partili sürecin başlamasından bu yana meydana gelen gelişmeler, bugün siyasi arenadaki tüm siyasi partilerin ideolojik farklılıklarını da belirlemiştir. Bir diğer ifade ile parti olarak isimleri değişmiş olsa bile Türkçülük, İslâmcılık, Batıcılık ana damarlarının devamı olma iddiasını taşıyan siyasi gelenekler teşekkül etmiştir.

Siyaset sahnesindeki partiler mensuplarının Pantürkist olma derecesi yönünden mümkün olsa da sıralansa birinci sırada MHP’nin yer alması beklenir. Alparslan Türkeş döneminden bu yana, MHP’nin Turancılığı ya da pantürkistliği tartışılmaz bir şekilde kabul edilmiştir.

İdealler yönünden durum böyle olmakla beraber realite olarak değerlendirildiğinde, MHP’nin Turancılık karnesi konusunda icraat anlamında fazlaca bir şey söyleyebilmek zordur. Burada MHP’nin yakın tarihte tek başına iktidar olmak bir yana, hiçbir zaman iktidar postlarının dağıtımında arslan payını alamamış olmasının etkisi göz ardı edilemez.

1999 seçimleri sonrasında kurulan koalisyon hükûmetinde iktidar ortağı olarak işbaşına gelen MHP’nin de, ilgili bakanlık ve kamu kurumlarını uhdesine aldığı halde Türk dünyası ile ilgili ciddi bir atılımın kahramanı olamadığını –maalesef- yakınen biliyorum. Bunun birçok nedeni olmak ile birlikte yapılabilecek etkinlik ve çalışmaların ne kadarının yapılabildiği ve yapılamayanların yapılamama nedenlerinin MHP kadroları tarafından ciddi olarak bir analizi de yapılamamıştır.

MHP’nin koalisyon ortağı olduğu dönemde, Türk Cumhuriyetleri ile ilgili politika ve uygulamaları geliştirmek üzere kurulan Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi’nin (TİKA) kuruluş yasasını çıkartmak için çok uğraşan MHP döneminin ilk TİKA Başkanı Öner Kabasakal’ın gayretleri ile oluşturulmağa çalışılan nitelikli kurumsallaşma hedefine ulaşıldığı da aradan geçen bunca zamana rağmen söylenemez. 2000 yılı Ekim ayında yapılan Yesevî Külliyesi restorasyonu sonrasındaki açılış töreninden sonra ilgili MHP’li bakan ile fikir uyuşmazlığı nedeni ile görevinden ayrılmak zorunda kalan Kabasakal’ın akademik seviyeyi korumağa özen göstererek başlattığı yayıncılık faaliyetleri de maalesef uzun soluklu olamamıştır. TİKA Başkanı Öner Kabasakal’ın bürokrasinin çarkları arasında kaybolup gitmesi kaçınılmaz hale gelen Kazakistan’daki Ahmed Yesevî Külliyesi’nin restorasyon projesinin başarı ile tamamlanıp türbenin ömrüne ömür katılmasındaki ibadet derecesinde çabaları, dünya durdukça hayırla anılmalıdır.

Türkiye-Özbekistan ilişkilerinin sağlıklı bir kültürel zemine oturtulabilmesi için hazırladığım “Türkiye-Özbekistan İbni Sina Müzesi” projesi MHP’li bakanın görevinden ayrılması sonrasında ilgili bakanlığın raflarında kalmış olmalıdır. [1]

Türk Yurtlarına Bürokratik Yolculuklar

1999 seçimleri sonrası koalisyon ortağı olarak sorumluluk aldığı hükûmette Türk Dünyası ile ilişkilerden sorumlu bakanlık MHP kontenjanına verilmişti. O sırada Özbekistan ile ilişkilerimiz, Özbekistan’daki yönetime karşı gelişen muhalefetin bazı unsurlarına sağlanan kolaylıklar nedeni ile bozulmuş durumda idi. Türk Cumhuriyetleri ile ilgili hiçbir etkinlik Özbekistan tarafından paylaşılmıyordu. İşte yıllardır süren bir soğukluk sonrası TİKA Özbekistan Koordinatörlüğü Protokolu’nun yenilenmesi maksadıyla 24-26 Haziran 2002 tarihinde Türk Dünyası ile ilişkilerin koordinatörü olan bakan Özbekistan’a gidecekti. Bu geziye katılacak heyette yer verilmemesine ve konu ile ilgili herhangi bir talebe muhatap olmamama rağmen ilgili bakana bir hafta önce “Orta Asya’da Özbekistan’ın Önemi” konulu bir rapor hazırlayıp verdim. [2]

İlgili bakanlıkta Özbekistan’a bir haftalık gezi için kimlerin gideceği konusunda tam bir kulis rekabeti başlamıştı. Yaklaşık on kişilik bir liste, gezi heyeti olarak belirlendikten sonra gezi heyetinde yer alan birkaç kişi ile Özbekistan ve mevcut siyasi durum hakkında konuşma ortamı oluşturdum. Üzülerek gördüm ki, Özbekistan hakkında hemen hiçbir bilgileri yoktu, kaldı ki Özbekistan’daki siyasi ortamı da değerlendirebilecek bir bilgi birikiminden de zaten yoksundular. Özbekistan heyetinde yer almak için can atmalarının temel nedeni ise ne Özbekistan’ı tanımak ne de Türkistan kültürünün ana merkezi olan Semerkand-Buhara eksenini anlamaktı. Geziye katılmak için birbirlerini kıracak kadar çekişmelerinin nedeninin “yurtdışı görevlendirme” nedeni ile ellerine geçecek olan 300-400 $ yolluk olduğunu acı bir gerçek olarak fark ettiğimde benim açımdan acı acı gülümsemekten başkaca yapılacak bir şey yoktu.

Heyet geri döndüğünde heyette yer bulabilmiş bir arkadaşa Özbekistan’da neler yapıldığını sorduğumda aldığım yanıt her şeyi ortaya seriyordu: Taşkent’te geçirilen saatlerden sonra Semerkand’a götürülüp Koç grubunun ortaklığı ile açılan bir midibüs fabrikası gezdirilen heyet, oradan Taşkent’e geri getirilip Türkiye’ye dönülmüştü. İlişkilerin düzeltilmesi yolunda en küçük bir adım bile atılamadığı ortada idi.
Bu durumun ilgili bakanın şahsının kifayetsizliği ya da geziye katılan danışmanlarının açgözlülüğü ile doğrudan bir ilgisi yoktur. Halen görevde olan AKP bakanlarının ya da üst kurullar gibi kamu kurumları yöneticilerinin yurtdışı gezilerinin ilgili görevliler nezdinde geziye katılarak alınacak yolluğu kapabilmek için bir rekabet oluşturduğunu tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok. Bu konuda çok sayıda haber basın-yayın organlarına yansımış durumdadır. Bir ayıp sözkonusu ise, tarihî kökleri itibarıyla Türkistan coğrafyasına ilgili bir partinin bakanının kontenjanından Taşkent’e gidecek bir heyetin tek heyecan kaynağının alınacak yolluğun ne kadar olacağı ve aralarında Özbekistan hakkında ansiklopedik düzeyde olsun bilgisi olan tek bir kişinin dahi olmamasıdır.

Bu tür ideolojik ve bilgi birikimi gerektiren yönetim sorunlarının çözümünü iktidarda iken, çok hızlı akan süreçlerde sağlamak bir parti için gerçekten zordur. MHP gibi ideolojik temelleri olan partiler üst düzey kadrolarını iktidara gelmeden bu tür hassas konularda eğitmiş olmalı idi. “Kervan yolda düzülür” de bir Türk atasözüdür, ancak yeterince vakit var ise… Ve çoğu zaman hüsran ile anlaşılır ki, yeterince vakit yoktur.

MHP’den Başka Partilerde Turancılık Yapmak Hayâldir

Bir önceki yazımda bahsettiğim Graham E. Fuller’in Türk dünyasında yaşayan insanların Türk milliyetçilerinin kapsama alanında bırakılmaması tavsiyesini içeren araştırmasında uymasını beklediği “Atatürkçü” güçlerin siyasi platformda Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve o zamanki Doğru Yol Partisi  (DYP) ve Anavatan Partisi (ANAP) tarafından temsil edilen merkez partileri olduğu bellidir. Bu partilerin iktidarda oldukları dönemlerde -biraz da MHP ile rekabete girmek güdüsü ile- ortaya koydukları Türk dünyasına yönelik çalışmaların ne kadar etkisiz olduğu ortadadır. Özellikle DYP ve ANAP kadrolarında yer alan bazı milliyetçi isimlerin de Türk yurtlarına yönelik parti politikalarının belirlenmesi noktasında ellerinden geleni yaptıklarından emin olsam da, sonuçta  gereğince etkili olamadıkları görülmüştür.[3]

Bugün işbaşında olan siyasi kadronun güçlü bir iktidar erkinin sahibi olarak Türk dünyasına yönelik çalışmalarının da bilançosunu çıkartmak için yeterince uzun bir süre geçmiştir. Yaklaşık 10 yıla yaklaşan süreçte mevcut iktidarın 2006 yılında bazı siyasi hesaplarla düzenlettiği “Türk Kurultayı” dışında ciddi bir uygulama kaydedilmemiştir. Daha önce başlanan Türkmenistan’daki Sultan Sencer Türbesi restorasyonu, ile birkaç kez siyasi platformda övünç kaynağı olarak dillendirilen Moğolistan’daki Orhun Anıtları sahasına‘duble yol’ yapılmasını da analım.

12 Haziran 2011 seçimleri sonrası oluşan tabloda seçmenlerce siyaset sahnesinin başat figürleri olarak belirlenen AKP, CHP ve MHP’nin ideolojik konumu ve Türk yurtları ile ilgili düşünceleri objektif olarak değerlendirilirse siyaset sahnesinde MHP ile Pantürkizm yarışına girecek aktör kalmadığı  da söylenebilir. Türk dünyası ile ilgili hassasiyetleri olan Türk aydınlarının ‘reel-politik’in dayattığı bu siyasi tabloyu göz önüne alarak kendi konumlarını yeniden sorgulamaları gereğini vurgulamak isterim.

Ülkücü-Turancı-Pantürkist kadroların Türkiye’deki siyasi iktidar erkinde etkin olamaması halinde, Türk Ocakları gibi sivil toplum kuruluşları üzerinden yapılacak kültürel çalışmaların da kalıcı bir sonuç üretemeyeceği yaşanan tecrübelerle kesin olarak anlaşılmıştır. Bazı basit ve çoğu defa kişisel nedenlerleMHP ile aralarına mesafe koyma eğiliminde olan ve kendisini milliyetçi olarak tanımlayan aydınların da Türk dünyası ile ilgili bir tezleri varsa, başlarını iki elleri arasına alıp bir muhasebe yapmalarının zamanı gelmiştir de; geçmektedir bile…

Bilinçli Bir Pantürkizm İçin Açılan Yeni Alanlar

Ziya Gökalp tarafından 1923’te “uzak mefkûre” olarak ötelenen Turancılık ve bugün daha kolay benimsenecek tanımı ile Pantürkizm, aradan geçen 90 yıl sonra -tarihin önümüze koyduğu fırsatlar, cehalet, acemilikler ve korkaklıkların girdabında birer birer elden çıkarılmasına rağmen- bugün yaşayan Türk insanları ve özellikle gençlik heyecanı ile “bir ülküye vurulmak” gereksinimi ile kıvranan Türk gençliği için hiç değilse “uzak bir ülkü” olarak yaşatılmalıdır. Bu, sadece Türkiye’de yaşayan Türk milliyetçilerinin değil, her dara düştüğünde ay-yıldızlı bayrağa bakıp medet bekleyen Kaşgar’dan Mostar’a tüm Türklük ile ilgili beklentiye sahip soydaşımızın veya Osmanlı bakiyesi Türk kültür coğrafyasına mensub herkesin dillendirilmese bile ortak beklentisidir.

Dünya üzerinde iletişimin kolaylaşması Türk dünyasının duyarlı aydınlarının –hadi korkmadan söyleyeyim: pantürkistlerinin de- birbirlerini tanımalarını ve ortak işler gerçekleştirebilmelerini kolaylaştırmıştır. Özellikle Türk kültürünün hemen her alanında işbirliği yapılabilecek onlarca konu elimizin altındadır. Türk yurtlarında kültür alanında Pantürkizm adına yapılabilecekleri bir başka yazıma bırakırken şu anda Azerbaycan, Özbekistan ve Türkmenistan’ın Latin harfli alfabeler kullanmakta olduğunu buna Kazakistan’ın da çok yakında katılacağını; bunun daha yirmi yıl önce hayâli bile mümkün olmayan bir konu olduğunu işaret etmek isterim.

Bazı konuların edebiyatının yapılmasının çok kolay ve fakat o konuda somut bir şeyler üretebilmenin epeyce zor olduğunu bilecek kadar tecrübe sahibi olduğumu düşünüyorum. Milliyetçi camiada edebiyatı oldukça iyi yapılsa da Pantürkizm adına bir şeyler üretmenin birçok zorlaştırıcı faktörün bileşkesini aşmak gerekeceği için daha da zor olduğunun da farkındayım. Ancak yirmi yıl kadar önceye uzanınca “birkaç pantürkist”in neler yapabileceğini tam ortasında yer aldığım bir çalışma grubunun ürünü olan somut bir örnek ile hatırlatmak isterim.

Prof. Dr. Orhan Kavuncu’nun Ankara Türk Ocağı Başkanlığı döneminde Türk dünyası ile ilgili neler yapılabileceğini çok tartışırdık. Neticede Türk dünyası müzikleri ile ilgili bir koleksiyon oluşturup kasetler halinde çoğaltma düşüncesini “Türk Dünyası Kaset Kulubü” adı ile proje haline getirdik. Çeşitli vesilelerle elinde Türk dünyası müzikleri olma ihtimali olan insanlara ulaşarak arşivlerindeki plak ve kasetleri derlemeğe çalıştık. Kısa sürede 60 kasetlik bir koleksiyon meydana getirerek o sırada Ankara’da yayınlanmağa başlayan Yeni Düşünce gazetesi vasıtası ile tüm dünyaya duyurduk. Bu koleksiyon için yaptığımız çalışmaların bâkiyesi tatlı yorgunluklardan, uykusuz gecelerden geriye ne kaldı derseniz; “Bugün Türk dünyası müzikleri konusunun tartışılmaz otoritesi olan T. C. Kültür Bakanlığı Türk Dünyası Müzik Topluluğu Sanat Yönetmeni İrfan Gürdal’ın repertuarını oluştururken -hiç değilse başlangıçta- bu koleksiyondan epeyce yararlanmış olmasını hatırlayın” diyebilirim. (Ayrıntılı bilgi için bkz: Foto Galeri)

MHP’den Beklenen -MHP’ye Düşen de- Pantürkistliktir!..

Türkbirlikçilik (=Pantürkizm)  diye adı konulmasa da dünya üzerinde yaşayan Türk asıllı insanların sorunları ile ilgilenmek bütün Türkiye partilerinin görevidir. Bu bakış açısıyla Türkbirlikçilik, MHP’nin tekelindedir demek doğru olmaz.[4] Ancak MHP’nin dünyanın Türk soylu insanlarına yaklaşım konusunda diğer bütün partilerden daha farklı ve daha nitelikli bir ilgi göstermesi, varoluş nedenlerinin en öncelikli olanlarındandır.

Her siyasi parti gibi iktidara gelip hizmet etme hedefine sahip olması beklenen MHP’den bütün Türk kamuoyunun beklediği bir başka konu Türk yurtlarına yönelik siyaset ve uygulamaların takipçisi olmasıdır.  Bugünkü MHP yönetiminde  “Birgün iktidar olursak Türk dünyası ile ilgili stratejilerimiz ve öncelikli uygulamalarımız neler olmalıdır?” diye kafa yoran birileri var mı, pek emin değilim. Ancak hem Türk tarihinin hem de bütün dünyanın bu konuda MHP’ye yüklediği bir misyon ve beklenen yaklaşımlar olduğu bilinmelidir. [5]

Turancılık gibi konularda MHP yönetimine zaman zaman unutur gibi olduğu -ya da öyle göründüğü- misyonunu hatırlatıp uyaracak tek kimse kalmasa, bu satırların yazarı, ömrünün ülkücü hareket içerisinde geçen otuz yılının verdiği bir hak ile uyarı görevini yapmağa ömrü oldukça devam edecektir. Bunu aynı zamanda, Türk tarihine karşı sorumluluğumun gereği olarak gördüğümü de hatırlatmam –bilmem- gerekir mi?

————————————–
İletişim: atahayati@gmail.com

[1] İlgili bakanlıkta 1 Haziran 2002 – 1 Aralık 2002 tarihleri arasında 20 yıldır Türk Yurtları konusuna emek verip kafa yoran birisi olarak Bakan Danışmanı olarak görevlendirildim. Göreve başlamamın hemen ardından alınan erken seçim kararı nedeni ile bu görevim fiilen 1 ay kadar sürebildi. Bu kısa görevim sırasında hazırladığım iki projeden birisi Özbekistan’ın Buhara kentinde doğan İbni Sina’nın doğduğu kasabada korunan evinin bir müze haline getirilmesi hakkında idi. Kabri İran’ın Hemedan şehrinde olduğu için İran tarafından dünyaya Fars kökenli olarak lanse edilen Ebu Ali İbni Sina’nın Türk kimliğini dünyaya yeniden hatırlatacak olan bu müze, Türkiye-Özbekistan arasındaki gerilimli ilişkiyi de yumuşatma potansiyeli taşıyordu.

[2]  “Özbekistan’ın Türkistan Coğrafyasındaki Önemi” başlıklı bu raporumun girişinde şu satırlar yer alıyordu: Tarihi olarak Türkistan’ın manevi ve siyasi merkezi olmuş Buhara, Semerkand  gibi şehirlerin yer aldığı Özbekistan bugün Orta Asya’nın hem coğrafi hem de sosyokültürel yönden kalbi konumundadır. Bugün yaklaşık 20 milyon nüfusa sahip olan Özbekistan, zirai ve sınai üretimi ile Orta Asya Türk Cumhuriyetleri arasında öz kaynakları yönüyle kendi kendisine yetebilirlik kapasitesine sahiptir. Bölgede her türlü tarım ürününün üretilmesi için gerekli iklim ve toprak şartları  -Sovyet döneminde ülkenin yalnızca pamuk üretimine zorlanması ve daha fazla üretim için toprağın aşırı miktarda kimyevi gübre ile gübrelenmesi ile zehirlenmesine rağmen-  mevcuttur. Ülkeye kısa sürede kendi ayakları üzerinde doğrulma şansı veren bir husus da ülkede yetişmiş kalifiye bir aydın kadronun hemen her alanda yeterli düzeyde oluşudur. Sovyet döneminde Türkistan cumhuriyetleri arasında İslami eğitim verilen birkaç kuruluşun tamamının bu bölgede oluşu da Özbekistan’a diğer Türkistan cumhuriyetleri ve sovyet sistemindeki müslüman topluluklar nezdinde ayrı bir yer kazandırmıştır. Bu özellikleri ile Özbekistan Orta Asya’nın cazibe merkezi olmağa adaydır.
Raporun tam metni için bkz: Bice, Hayati ; Türk Yurtları Üzerine Notlar; s.90-92. Bilgeoğuz Yay., İstanbul-2010. http://www.kitapyurdu.com/yazar/default.asp?id=9618

[3] Türk Dünyası ile ilgili bakanlık görevini üstlenenlerden DYP  bakanlarından Türk milliyetçisi merhum büyüğümüz Ayvaz Gökdemir ve ANAP kadrosundan bakan olan Türkistan kökenli Prof. Dr. Ahad Andican’ı bu konuda istisna olarak kaydetmek isterdim. Ancak yapabilecekleri yanında yapabildiklerine baktığımda fazlaca bir şey söyleyerek kendilerini manevi olarak incitmek istemem. Ayvaz Gökdemir için artık imkânsız ama Andican’dan bakanlık sürecinde yapı yapamadıklarının bilançosunu çıkartan ve otokritik içeren bir eseri beklerim doğrusu…

[4] Muhsin Yazıcıoğlu’nun müessif bir şekilde şehadeti sonrasında Türk yurtları ile ilgili politika geliştirmek konusunda MHP’nin tüzel kişiliği ile bir rekabete girebilecek aktör, siyasi arenada  kalmamıştır. Keşke bütün siyasi partilerin Türk Dünyası ile İlişkiler Başkanlığı adı ile bir yapılanması ve Türk dünyasına yönelik plan ve projeleri olabilseydi…

[5] Gündemin sıcak ve kanlı gelişmeleri arasında dünya egemenlerinin her türlü jojistik desteği ile Suriye-Irak-İran üçgeninde ‘pankürdizm’ fitnesini silah zoru ile hayat geçirme ihaneti, fidan gibi memleket çocuklarına kıyarken “Pantürkizm” tartışması yapmak yadırganabilir. Fakat bölücü terör ile mücadelede“Güçlü Bir Türkiye” için güçlendirilmiş bir Türk dünyasının varlığının sağlayacağı destek tartışılmaz. Bütün şehidlerimize Allah’tan rahmet niyaz ederken varlık temelleri yok edilmeğe çalışılan Türk devletinin bekâ sorununa duyarlı olan herkesin konuyu bu açıdan değerlendirmesini dilerim.