Kitle Psikolojisi ve İslâm’ın Yayılışı

Dr. Hayati BİCE

“Kesin İnançlılar” adlı kitabında Eric Hoffer’in  İslâmiyetin yayılışını da bir kitle hareketi olarak ele aldığından söz ettiğimde, bu sözlerimi İslâm gibi bir ilahi varoluşun, kitapta yer alan kitle hareketlerinin beşerî örnekleri olan faşizm, komünizm gibi sistemlerle özdeşleştirilmesini –ya da benzeştirilmesini- benim de benimsediğim şeklinde anlayanlar olur.  Hattâ, daha ileri giderek Hz. Muhammed’i, kitabında kendilerine özel yer ayırdığı Adolf Hitler, Joseph Stalin gibi başına geçtikleri hareketleri kitlelere mal eden eli kanlı psikopat isimler ile birlikte anan bir Batılı yazarın kitabını tavsiye etmemin yanlışlığını mail ile iletenler de çıkar.  Gerçekten de İslâm’ın yayılışını ilahi desteği yok sayarak başarılı bir kitle hareketi, Hz. Rasûlullah’ı ise kitle psikolojisini kullanarak başarıya ulaşmış bir ajitatör olarak değerlendirmek benim nazarımda da küfre yakın bir yerdedir.

Tarihte başarıya ulaşmış ve kitlelere mal olmuş fikirleri inceleyen Eric Hoffer, İslâm’ı da bu çerçevede ele alarak,  İslâm’ın inanç, lider, öncü kadrolar, sloganlar yönünden tam bir kitle hareketi haline geldiğini ve tarih içinde yayılışını da bu dinamizmine borçlu olduğunu ileri sürmektedir. Kendi kendini yetiştirmiş bir zekâ olan ve dinler tarihi –özellikle İslâm- hakkındaki bilgisi sadece okuduğu birkaç yanlı kitaba dayanan Eric Hoffer’in İslâm hakkındaki değerlendirmesi, sadece Batı’nın İslâm algısını yansıtması yönüyle bir önem taşıyabilir. [1]

İslâm’ın ortaya çıkış sürecine baktığımızda  bir kitle hareketi olarak başlamadığı için yayılışını kitle psikolojisinin sonucu şeklinde göstermek te yanlıştır. İslâm’ın Mekke’deki ilk yıllarında ilk müslümanların sürekli ezilip horlandığı düşünüldüğünde, hattâ devam eden vahiy süreci uzunca bir süre kesildiğinde müşriklerin  “Muhammed’in Rabb’i O’nu terketti” istihzalarını hatırlarsak konu daha iyi anlaşılacaktır. İslâm’ın indirildiği sürecin ilk 10 yılını teşkil eden sıkıntılı ilk Mekke-i Mükerreme döneminden sonra 622 yılında peygamberliğinin 11. yılında Medine-i Münevvere’ye hicretten sonra İslam devlet haline gelme süreci başlamış; bu süreç içerisinde M.  624 yılındaki Bedir savaşı ve  M.  625 yılında Uhud yenilgisi gibi ağır sınavlar ile de karşılaşılmıştır.

Bedir savaşına katılan -ve isimleri tek tek kaydedilmiş olan- ilk müslümanların sayısının 313, Uhud savaşına katılan müslümanların sayısının ise 1000 civarında oluşuna dikkat çekmek isterim.  Özellikle Uhud savaşı sırasında çok zorlanan müslümanların psikolojisine bakıldığında bile zafere koşan bir kitleye katılarak ganimet paylaşımından nasib alma düşüncesinin var olamayacağı görülür. O günlerde İslâm’ın ve Allah elçisinin yanında yer almak hâlâ ağır bir çileye talib olmaktı. [2]

Eric Hoffer’in bu süreçten haberdâr olduğunu sanmıyorum; dolayısıyla İslâm’ın yayılışını bir kitle psikolojisine kapılan insan topluluğunun faaliyetine bağlaması tamamen isabetsizdir.

Kesin İnançlı Kimdir?

Eric Hoffer’a göre: “Kutsal bir amaca inanç, bir dereceye kadar nefsimize olan inancın kaybolmasından doğan boşluğu doldurmaktır. Bir insanın kendi mükemmelliğine olan inancı ne kadar zayıf ise, ulusunun, dininin, ırkının ve ya inandığı kutsal amacın mükemmelliği yönündeki iddiası o kadar kuvvetlidir.”

“Kesin inançlı” kendi siyasî, dinî, felsefî inancının “mutlak gerçek” olduğuna, bu inancını başkalarına -zorla da olsa- kabul ettirmek gerektiğine bağnazca inanır. İnancı konusunda en ufak bir şüphesi, hatta doğruluğu konusunda kaygısı bile yoktur. Bu yüzden, kesin inançlı haline gelmiş insanların eğitim almış, okumuşlarında bile içinde yer aldıkları hareketi sorgulamaya boş verme havası egemendir.

Hoffer, tarihte başarılı olmuş lider karakterli insanları şöyle tarif eder: “Başarılı bir liderin en önemli işlerinden biri, taraftarlarında muhteşem bir görev yaptıkları hayalini yaratmak suretiyle ölmenin ve öldürmenin acı gerçeğini perdelemektir.”

Kitleye mal olmuş bir harekete katılanların, ölümü dahi göze almalarını ise: “İnsanların bir rozet, bir bayrak, bir namus, bir fikir, bir efsane ve benzeri şeyler uğruna ölmeyi göze almaları tamamen anlamsız bir davranış değildir. Aksine, asıl anlamsız olan şey, bir kimsenin maddi bir kazanç uğruna canını vermesidir.” sözleriyle açıklar.

İslâm’ın ve Türk Tarihinden Birkaç  Kesin İnançlı…  


Hoffer’in bu tarifine göre İslâm’ın ilk müminlerinden ashâbı kirâm’ın Hatice b. Huveylid, Ebubekir es-Sıddîk, Ömer b. Hattab, Ali ibn Ebu Talib, Bilâl-i Habeşî, Sümeyye, Ammâr b. Yasir, Ebuzer Gıfarî gibi yıldız isimlerini Rasûlullah’ın tebliğini kabul anlamında kesin inançlı olarak kabul etmek gerekir. Türk tarihine bakıldığında da Alp Arslan, Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim, Kanunî Sultan Süleyman, Genç Osman gibi isimlerin hayatlarında pek çok kesin inançlılık örneklerini bulabiliriz. Ülkücü hareketin 12 Eylül öncesinin keskin mücadele döneminde, sonrasındaki işkence ve tutsaklık döneminde de birçok ülküdaşımız kesin inançlılık örnekleri sergilemiştir.

Birkaç örnek vermek gerekirse Miraç sonrasında kendisine gelip: “Arkadaşın Muhammed şimdi de yedi kat semâyı geçip Rabbi ile konuştuğunu söylüyor. Buna da mı inanacaksın?” diyen müşriklere: “Bunu Muhammed mi dedi? O dediyse elbette inanırım.” yanıtını veren Ebubekir es-Sıddîk, kesin inançlı değilse kimdir kesin inançlı olan?

Ya da Mekke’nin kızgın kumarlı üzerine yatırlıp göğsüne konan ağır kayaların altında inlerken “Lat ve Uzza’yı Rab olarak kabul et”meğe zorlanırken “Allah Ehad, Ehad…” diye inleyen Habeşli Bilâl’in inancını sorgulamak kimin haddine?

Rasûlullah’ın bekâ âlemine geçişinden sonra gördüğü haksızlıklara başkaldırıp çöl ortasındaki Rebeze’de münzevî bir hayatı tercih eden Ebuzer’in imanı kaç deve yükü altın ile değiştirilebilirdi ki?..

Türk tarihine bakacak olursak da kesin inançlı bir çok ecdâd simasını görebiliriz. Malazgirt ovasında cenk meydanına çıkmadan önce beyaz elbiseler giyip ölürse bu beyaz elbiselerinin kefeni olmasını vasiyet eden Alp Arslan’ın imanında, hicret arifesinde öldürülmesi planlanan Hz. Rasûlullah (s.a.v.)’in yatağına yatan Hz. Ali’nin yiğitliğinden bir nişane yok mudur?

Ya Bizans surları önünde kuşatma uzayınca: “Ya Ben Bizans’ı alırım, ya da Bizans beni” diyerek atını denize süren Fatih’in azmini nasıl açıklayabiliriz?

Ya da ilerlemiş yaşında Zigetvar kalesinin fethi için at sırtında, yüzlerce ve yüzlerce kilometrelik sefer yollarına düşerek, şehîd olan Kanunî Sultan Süleyman’ı İstanbul’un incisi Topkapı Sarayı’ndan çıkarıp yetmişinden sonra gazâ yollarına düşüren neyi arzusudur?

12 Eylül döneminin işkence tezgâhlarından geçen ülkücülerin, sorgucuları çıldırtan ketumluklarını da davaya olan kesin inançlarından başka bir şeyle izah zordur.

Ashâb-ı Kirâm’ın, azîz ecdâdın yaşadıklarına ve yakın dönemde ülkücü harekete adanmış hayatlara bu nazarla bakıldığında daha pek çok örnek “kesin inançlı” kahraman bulmak mümkündür.

“İslâm’ın Zaferi Allah’ın Vaadidir”

Bu açıdan İslâm’ın yayılış ve zafere ulaşma sürecini, “kesin inançlılar”ın müthiş bir zaferi olarak tanımlayan Eric Hoffer, bu  noktada haklıdır. Haksız olduğu konu, Allah’ın ve meleklerin desteği ile kazanıldığını Kur’an-ı Kerîm’in ifade ettiği Bedir, Hendek gibi muharebelerin, Meke fethinin sadece Muhammed tarafından inandırılmış insanların kahramanlığı ile kazanıldığını sanmasıdır. Bu yanılsamada, kökü taa cahiliyye dönemine kadar giden İslâm’ı ilahi kaynağından soyutlayıp Hz. Rasûlullah’ın kendi çabaları ile ortaya çıkan bir din, Kur’an-ı Azîz’i Hz. Muhammed’in derlediği “esâtirü’ evvelîn” (=öncekilerin efsaneleri) olarak algılayan Yahudi-Hrıstiyan çarpık zihniyetidir. Aile kökleri yahudi olan Eric Hoffer’in İslâm’ı değerlendirmesi  de bu çarpıklığı yeterince içermektedir.[3]

Bu çerçevede İslâm’ın iman esasları kitle hareketinin ideolojisini, Peygamberimiz (s.a.v.) kitle hareketinin liderini, Hz. Rasûlullah’ın keremli ashâbı (r.a.e.) ise kitlenin öncü kadrosunu temsil etmektedirler. Müslüman olmayan bir fikir adamı olarak Eric Hoffer’in bu tesbitinde İslâmi açıdan çok büyük bir boşluk vardır. Bu büyük handikap, İslâm’ın ilahi kaynaklı bir din olduğunu, iman esaslarının vahiy olarak gelen Kur’an-ı Kerim’e dayandığını göz ardı ederek beşerî bir üretim olduğu yanılgısıdır.  Ayrıca ilk günden bu yana İslâm’a giren her bir kişinin Allah indinde tek-tek sorumlu insanlar olarak “müslümanlar kitlesi”ne  katıldığı ve kitle içindeki her bir ferdin tek başına Allah’a hesab vereceğinin şuurunda insanlar olarak kendilerini yetiştirmek ve geliştirmek zorunda olduğu gerçeğinden habersiz oluşu da bilmediği bir alanda konuşması nedeniyle ortaya çıkan vahim bir durumdur yanlışlardır.

İslâm’ın Farkı: Yatay Genişleme/Dikey Derinleşme

“İki günü birbirine denk olduğunda zararda olacağını” bilen insanların kitle içerisinde kendilerini kaybetmeleri ve şahsi yetersizliklerini azaltmağa çalışmadan kendilerini avutmaları mümkün müdür? Yahud Kur’an-ı Hakîm’in ifadesiyle Allah’ın kendisine “şahdamarından daha yakın ” olduğunu bilen bir müslüman, hangi kitle içinde Rabb’ine kulluğu, yaratılış gayesinin gereği olan öz kişiliğini unutabilir ve nefsiyle mücadeleyi ya da murakabeyi bir tarafa bırakabilir?

İşte bütün bu hususlar sebebiyledir ki, akın akın İslâm’a koşan kitleleri teşkil eden insanlar, her biri tek tek daha iyi müslüman olma yolunda ilerleyerek insani yönden de kemali aramağa başlamışlardır. Bir benzetme ile ifade edilecek olursa İslâm zuhurundan itibaren kitlelere yatay bir düzlemde yayılırken, bünyesine aldığı tek-tek “kul”lar olan insanları dikey düzlemde derinleştiren bir seyir izlemiştir.  İslâm ile tanışarak ruhânî bir eğitim sürecine dâhil olan fertlerin bir araya gelmesi ile oluşacak bir kitle hareketi bir yandan genişleyerek toplumdaki etkinliği artarken bir yandan da tek tek kişiler bazında derinleşerek yoğunluğu artar; yani kitle bir yandan enine büyürken bir yandan derinleşir. Genel müslüman kitle içinde liderinin etrafında belirli bir örgüt disiplini ile dünyaya dair mücadeleye devam eden her bir müslüman, Allah’ın huzurunda tek başına kalacağı o büyük hesab gününde hesabını verebilmek için kendi iç muhasebesini her an yapmak zorundadır.

İslâm tarihi başta Hz. Ömer (r.a.) örneği olmak üzere, “İslâm ile tanışan Allah kulları”nın bu kemale erme cehdinin emsalsiz örnekleriyle doludur. Önceki yazımda işaret ettiğim bir hadiste yer alan İslâm’ın”küçük cihad/büyük cihad ” esprisi de doğrudan olarak bununla ilgilidir. Tek-tek her bir ferdi kendisini bu şekilde geliştiren bir kitle hareketinin dünyada başarıya ulaşması çok muhtemel olduğu gibi, -dünyevi bir başarıya ister ulaşılsın isterse ulaşılmasın- her bir mensubu da büyük hesap gününde Allah’ın huzurunda zelil ve perişan olmaktan kurtulurlar.

Hicretin ikinci asrından itibaren ortaya çıkan sûfîlerin öyküsü ve hicretin beşinci asrından itibaren ortaya çıkan tasavvuf okullarının faaliyetleri de tek-tek müslümanların kaliteli insanlar olarak yetiştirilmesini konu alır.  Türk coğrafyasında İslâm’ın yayılması da yüzyıllar içerisinde bu kemale erme seyrini tanımlar. Başta Yesevîlik olmak üzere Türk yurtlarında faal olan Kübrevîlik, Mevlevîlik, Bektaşîlik, Nakşbendîlik gibi tarikat dergâhlarında da bu kemâl ilminin dersleri okutulmuştur.

Köhne-Ürgenç kalesini kuşatan Moğol istilacılarına karşı savunulan kalenin bedeninde göğüs göğse bir mücadeleye girerek, oklanarak şehîd edilen Kübreviyye tarikatının kurucu mürşidi Necmeddin Kübra’dan zamanımızda ehl-i tasavvuf olarak pazarlananların, anonim şirket gibi ülkenin her yanında tezgâh açanların alacağı çok ders vardır. [4]

Tasavvufî eğitim yöntemlerinden birisi olan “halvet der encümen”  (=halk içinde Hakk ile beraber olma) kuralı, müslüman bireyin toplum ile ilişkilerinin nasıl olması gereğine ışık tutan eşsiz bir yöntemdir. Tarihî tasavvufî tecrübeden yararlanılarak birer insan olarak inanç ortaklığını paylaşan bireylerin öz nitelikleirnin gelişiminde ülkücülüğün Dokuz Işık doktrininin Şahsiyetçilik ve Hürriyetçilik ile Gelişmecilik ve Halkçılıkkuralları bu çerçevede değerlendirilmesi gereken esaslardandır.

Hedef Kitle İçerisinde Fert Olgunlaşması Olmalı

Tarihî tecrübenin bize gösterdiği şudur ki, başta “ocaklar” olmak üzere ülkücü hareketin kitleye açılım kanalları, tek kişiler olarak mensublarının nitelik yönünde gelişimlerini her anlamda desteklemelidir.

Bu zihin geliştirici faaliyetler yanında kişilerin manevi hayatlarını zenginleştirecek kanallar da açık tutulmalı ve geleneksel İslâmi eğitimin alınabileceği kaynaklarla irtibat geliştirilmelidir. Bugün Batılı insanların manevî bunalımlarına çare aramak, bulmak için gittikleri Hindistan, Tibet tapınaklarından devşirdikleri mantralar ile meditasyon ambalajında satanların, tasavvufî geleneğin asırlarca kalesi olmuş ülkemizi de bâkir bir Pazar olarak görmeleri ne acıdır. Aydınları arasında “Ferrarisini Satan Bilge” kitabını okumasa bile,  ismini bilmeyenin olmadığı bu ülkede, Amerikalı zenci kökenli bir psikiatristin yaşanmış, gerçek bir öykü olan “Su Üstüne Yazı Yazmak” adlı otobiyografisini okuyan kaç kişi var bu satırların okurları arasında? [5]

Ülkücü hareket kadar İslâmi hassasiyete sahip diğer gruplar da, mensuplarının sayısını arttırmak kadar “kalite”lerini arttırmağa özen göstermeli ve gayret sarf etmelidir. Bu maksatla kitap-gazete, dergi gibi basın araçları, artık başlı başına bir iletişim ortamı haline gelen internet, TV, video gibi görüntülü yayınlar, konferans ve seminerler yolu ile sürekli bir eğitim ve geliştirme faaliyeti sürdürülmesi gerekir.

Bütün bunlar yapıldığında oluşturulan yapının “sığlık”,”mensuplarının kişiliğini dumura uğratma” ve “manevi hastalıklar bulaştırma” gibi gayrıislâmî kitle hareketlerinde ortaya çıkan patolojik hallerden uzak kalması sağlanabilir. Ve işte o zaman oluşturduğumuz ülkücü kitlenin fertleri, bugün olduğu gibi “yaşanılan acılar, çekilen sıkıntılar, akıtılan kanlar ve dökülen gözyaşları”nın heder olup olmadığını tartışmak zorunda kalmazlar.

Ülkücü hareket etrafından kırk yıldır kümelenmiş olan geniş kitle, geneli itibarıyla bugünkü duruma bakarak söyleyecek olursam, gafil olduğu bu gerçeğin farkına varmak zorundadır. Bu imanlı kitlenin bugün değilse mutlaka yarınlarda,  dille kolayca söylenebilen ancak yaşanması o kadar kolay olmayan bu azmi gösterebilmesi halinde, Allah’ın izni ve yardımıyla, dünya tarihine şerefle yazılacak büyük zaferlere imza atacağına bütün yüreğimle inanıyorum.

İşte o gün, ülkücü hareketin yola çıktığı ilk günden son nefesine kadar yolbaşçılığını yapan Başbuğ Türkeş de, hepimizin üzerinde fikren hakkı olan “Varsın dünya denen mezellete dalsın her isteyen” diyerek ülküye giden yolda her türlü maddî çıkara bir tekme sallamayı bize haykıran H. Nihal Atsız da bizden hoşnud olacaktır. S. Ahmed Arvasi, Erol Güngör, Galip Erdem gibi fikir dünyamızın mimarları ve de en önemlisi ülkücü hareketin zaferi için hayatını feda eden şehîdlerimiz de o gün bizden razı olacaklardır.

Bu yolda üzerine düşen sorumluluğu kişi olarak yerine getirmeğe azmeden ve elinden gelen gayreti gösteren her bir insanın bir gün mutlaka kurulacak olan ilahi mahkemeden yüzünün akıyla çıkacağına da şehâdet ederim.

——————————————————-
İletişim: atahayati@gmail.com

[1] Hoffer, 1902 yılında New York’da köken olarak Alman Yahudisi, göçmen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Altı yaşında bilinmeyen bir nedenle görme yeteneğini yitirdi.  Onbeş yaşında yine görmeye başladı. Yeniden kör olabileceği endişesiyle olabildiğince kitap okumaya çalıştı. Hoffer, görme yetisini bir daha yitirmediği gibi, edindiği delicesine okuma alışkanlığını sürdürdü ve bu şekilde kendi kendini eğitti. Birçok şehir kütüphanesinin kartını yanında taşıyan Hoffer, çalışma saatleri dışında kalan vaktinin büyük bölümünü okumakla geçiriyor, yeterli parası olduğu takdirde, okumaya, yazmaya ve düşünmeye daha fazla vakit ayırabilmek için bulunduğu yerin kütüphanesine yakın bir ev tutuyordu. Hoffer, hayatı boyunca hiçbir akademik eğitim almamıştır. Genç bir adamken her iki ebeveynini de kaybetti. Parasızlıkla mücadele eden ve silahlı kuvvetlere başvurusu tıbbi gerekçelerle reddedilen Hoffer; on yıl kadar, işportacılık, tarla ırgatlığı, Nevada yakınlarında altın madeni işçiliği, dok hamallığı gibi düşük statülü işlerde çalıştı. Bir ırgat ve bir altın arayıcısı olarak tecrübe ettiği şeyler, Hoffer’ın sıradan insanlara, kitle hareketlerine ve tarihi şekillendiren ekonomik ve sosyal hareketlere ilgi duymasına yol açtı. Bir madende çalışırken dağda mahsur kaldıklarında okuduğu Montaigne’nin ünlü Denemeler kitabı hayatını değiştirdi ve okuduklarının etkisiyle yazmaya karar verdi. İş ortamlarında karşılaştığı insanları gözlemledi ve tamamı toplum hayatı ile ilgili sosyal psikolojik kitaplarını yazmaya başladı. Kitle hareketlerinin psikolojik temelleri üzerine kaleme aldığı ilk kitabı, “Kesin İnançlılar” (orijinal adı: The True Believer: Thoughts On The Nature Of Mass Movements )1951 yılında yayımlandı ve kitap milyonlar sattı. 1964 yılında Kaliforniya’da bulunan Berkeley Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nde danışmanlık görevine başlayan Hoffer, danışmanlık görevinin yanı sıra üniversitedeki iş arkadaşlarına hiçbir şey bahsetmeden rıhtımdaki hamallık görevine devam etti. 1968 yılından meşhur “Altı Gün Savaşı”ndan sonra yazdığı ve 26 Mayıs 1968 Los Angeles Times gazetesinde yayınlanan bir makalede Türkiye’den mübadele ile uzaklaştırılan Rumları da örnek göstererek İsrail’in işgal ettiği topraklardaki Arabları tehcir etme hakkı olduğunu savundu. 1983 yılında vefat etti.
Türkçe’ye Çevrilen Kitapları:
1. Kesin İnançlılar: Kitle Hareketlerinin Anatomisi, Çev. Erkil Günur, Tur Yayınları; 1978, (Kitabın sonraki baskıları; Akran Yayıncılık, 1993 ve İm Yayın Tasarım, 1998)
2. Aklın Muhteris Çağı; Çeviren: İhsan Durdu, Ayışığı Kitapları, 2000.
3. Değişim Sancısı; Ayışığı Kitapları, 2000. Eric Hoffer bu kitabının en önemli eseri olduğuna inanırdı.

[2] Geçen yılın Ağustos ayında yaptığımız umrede hicret sırasında Hz. Rasûlullah (s.a.v.)’in, vefakâr dostu Hz. Ebubekir (r.a.) ile kendilerini izleyen müşriklerden gizlendikleri ve tam üç gün üç gece saklandıkları Mekke yakınındaki Sevr Mağarasını ziyaret ettiğimde bunu çok derinden fark ettim. Medine-i Münevvere’de ise Uhud savaşı esnasında yaralanan ve o sırada 54 yaşlarında olan Hz. Rasûlullah (s.a.v.)’in birkaç sâdık müslüman mücahid ile sığındıkları kaya oyuğunu ziyaret ettiğimizde içeriisnde bulundukları psikolojiyi düşündüm. Ancak 10 kişinin sığabileceği bir iç hacmi olan bu kaya gediğinde  Allah’ın Elçisi (s.a.v.) ve yanındaki ashâbının yaşadıklarını anlamağa çalıştım. Bu vesile ile Hacc veya umre yapacak okurların normal ziyaret programlarında olmayan bu iki mekânı mutlaka ziyaret etmelerini tavsiye edeceğim.

[3] Nurcular başta olmak üzere sağ kesimde yıllardır büyük bir hayranlıkla reklamı yapılan Thomas Carlyle’ınKahramanlar kitabında Hz. Muhammed, Kur’an-ı Kerim ve İslâm hakkında yazılan akıl almaz iftiralar, küfür cümleleri yanında Eric Hoffer’in yazdıkları çok hafif kalmaktadır.

[4] Türbesi Türkmenistan’da bulunan Necmeddin Kübra’nın hayat hikâyesi hakkında geçtiğimiz günlerde yayınlanan ve Dr. Süleyman Gökbulut’un yazdığı değerli inceleme eserinde bu şehadetin bütün ayrıntıları yer almaktadır. Tasavvufî kahramanlığın ve gerçek cihadın niteliğini anlamak için okunmasını tavsiye ederim.
Necmeddin Kübra, Dr. Süleyman Gökbulut, İnsan yayınları, İstanbul-2011.
http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=565188&sa=89531941
[5] Muhyiddin Şekûr’un biyografik eseri “Su Üstüne Yazı Yazmak” hakkında yapılmış ayrıntılı bir inceleme için bkz.  http://www.tasavvuf.info/su.htm