“Korkunç Yıllar” da “Yurdunu Kaybeden Adam”

Dr. Hayati BİCE

“Korkunç Yıllar”

Kitap Cengiz isimli Kırımlı gence, Roma’da kaldığı otele Sadık Turan adlı bir Kırımlı soydaşının ziyareti ve ziyaretin ertesi günü görüşmeksizin bıraktığı dört defteri dolduran hatıralarının emanet edilmesi ile başlıyor. Girişi kısmında bu emanetin bırakılmasından tam yedi yıl sonra Urıuguay’dan gelen bir mektup orman işçiliği yapan bir Kırımlı olan Sadık Turan’ın vefatını haber verir.  Böylece anlarız ki, “Korkunç Yıllar”  ve  “Yurdunu Kaybeden Adam” o meçhul Kırımlı’nın dört defter dolusu  “Sadık Turan’ın Hatıraları”nı dile getirir.

“Korkunç Yıllar”  romanı “Yurdunu Kaybeden Adam” romanı ile birlikte Cengiz Dağcı’nın en iyi iki romanı olarak sadece bir edebî eser olmanın ötesinden II. Dünya Savaşı’nın Türkler açısından hiç bilinmeyen bir yönünü, Rus Kızılordusu ile savaşa katılıp bir süre Alman esaretine düştükten sonra Almanlarca oluşturulan Türkistan Lejyonu askeri olarak cephelere sürülmesinin acıklı sahnelerini içeriyor. Bu yönüyle bu iki roman ardarda okunduğundan okurun Türk dünyasınının II. Dünaya Savaşı yıllarındaki tarihi hakkında çok net bir fikir sahibi olacaktır. Önce “Korkunç Yıllar” sonra da “Yurdunu Kaybeden Adam” romanında Kırım’lı Sadık Turan’ın trajedisini okuyanlar, millî davâların emperyalist yabancı ülkelere tarafından nasıl istismar edileceği hakkında da bir fikir sahibi olabilecektir.

Cengiz Dağcı’nın bu eserleri milyonlarca Türk kökenli Kızılordu askerinin II. Dünya savaşında yaşadıklarını yansıtması ile eşsiz bir görevi yerine getirmiştir. Bunun önemini anlamak için bu eserlerin yazılmamış olması halinde, okuyanların bu eserleri okumadığı takdirde ne çok konuda bilgisiz kalacaklarını düşünmek yeterlidir. Artık ebedî aleme intikal eden Cengiz Dağcı bu eserleri ile soydaşlarının öykülerini nasıl unutulmaz hale getirdi ise kendisi de bu eserleri sayesinde unutulmayacaktır. Kafkasya’nın Karaçay Türkleri’nin işgalci “faşist” Alman ordualrına yardım ettikleri bahanesi ile topyekûn Orta Asya bozkırlarına sürülmesini konu alan 1943 roımanının yazarı Halimat Bayramuk gibi, Cengiz Dağcı gibi birkaç isim de olmasa Türkiye dışında yaşayan Türklerin yakın tarihinde yaşanmış trajediler ülkemizde neredeyse hiç ama hiç bilinmeyecekti. Steven Spielberg’in “Schindler’in Listesi” , “Piyanist” gibi filmler sayesinde bütün dünyaya ezberletilen II. Dünya Savaşı yıllarındaki Yahudi soykırımı efsaneleri yanında Türk soylu halkların yaşadığı trajedilere böylesine seyirci kalınması dünya bir tarafa Türk aydınlarına hiç mi hiç yakışmıyor. Keşke Cengiz Dağcı ve Halimat Bayramuk giib sorumlu yazarların yazdığı eserlerden yola çıkılan senaryolarla Kırım’da Kafkasyada 1940larda yaşanma facialara sinema diliyle yendien dillendirilebilseydi… Hâlâ vakit geçmiş değildir.

Esere göre her iki romanın da kahramanı olan Sadık Turan, II. dünya savaşı sonrasında Roma’da yaşadığı sırada 1 Nisan 1946’da yazmaya başladığı hatırâtını 5 Ağustos 1946’da tamamlar. Romanda Kırımlı Sadık Turan yanında, Kırgız Kılıçbay, Hive’li Ahmet Akın, Astrahanlı Muhan gibi daha pek çok Türk karakter resmedilmiştir.

Yazarı Cengiz Dağcı tarafından “ilk eserleri olduğu için edebi kusurları olsa da en çarpıcı eserleri” olarak kabul edilen bu iki roman, Sadık Turan’ın günlüğünden yola çıkarak anlatılıyor ki, Türk basınında da tartışıldığı üzere Sadık Turan’ın yazarın bizzat kendisi olduğu da düşünülmüştür.  Bunu yazar da zımnen kabul ederek eserinden otobiyografik unsurlar bulunduğunu kabul etmiştir. Yazarın olayları anlatım tarzının gücü ve çizdiği sahnelere olan hâkimiyeti yazarın yaşadıklarının birebir yazılması ihtimalini güçlendirmektedir. Kitabın başına konan açıklayıcı notla Sadık Turan’ın Uruguay’a gönderilip orada vefat ettirilmesi bir romancı katkısı olarak kabul edilmelidir.

Eserin konusuna gelecek olursak, II. Dünya Savaşı ile Kızılordu’ya alınan Sadık Turan, Ukrayna’ya varmalarından bir süre sonra Almanlara esir düşer.  “Korkunç Yıllar” romanı ikinci bölümünden itibaren  işte bu esaret günlerinde yaşanan acıklı olayları dillendirir. Esir kampında, bir Kırımçak’ın yardımıyla soydaşlarını bulan Turan, İskender isimli bir hemşehrisinin yardımı ile ahçı yamağı olarak günlük çeyrek ekmek kadar tayın ve sudan oluşan öğünün yol açtığı beslenme yetersizliği ile açlıktan ölen diğer birçok insan gibi telef olmaktan kurtulur. Mutfaktaki görevinden sonra emireri olduğu bir Alman çavuşunun cepheye gönderilmesi ile Sadık Turan da Alman istihbaratına teslim edilir. Rusya’da Almanlar hesabına casusluk yapmasını teklifini reddedince, Almanların esir düşen müslümanlardan teşkil ettiği Türkistan lejyonuna katılır. Korkunç Yıllar romanı Almanların düzenledikleri, bir törenle, Türkistanlıların üzerlerindeki Rus üniformalarının “Türkistan ordusunda Rus biti istemiyoruz.” şakası ile donlarına varıncaya kadar çıkartılıp imha edildikten sonra tepeden tırnağa Alman üniformalarının giyilmesi sahnesi ile biter.

“Korkunç Yıllar”dan Birkaç Sayfa:

Kılıçbay duruyor:
–  Bugün Cuma ya, agay, diyor. Bizim Aksakal, cephe mephe demez, fırsat buldu mu namaz kıldırır. Burada bekleyelim mi?
–  Aksakal dediğin kim?
–  İşte orada, o uzun boylu. Buharalı Özbek. Baba bir adam ama.
Çalıların arkasında namaz kılanlara bakıyorum. Onların fısıltılı sesleriyle içime bir şeyler doluyor, yalnız hissettiğim, anlıyamadığım, anlatamıyacağım bir şey. Oturduğum yerden kalkıp o insanların yanına gitmek, koşmak istiyorum; kalbimde ne varsa onların önünde boşaltmak, onlarla yaşamak, onlardan biri olmak istiyorum. Onlar bana, hayatta ebedî imişler gibi geliyor. Onların dualarında bir kuvvet var. O kuvvet bana da geçiyor. Onlar Allah’la yaşıyorlar. Allah’la yaşarken dağ gibi heybetli görünüyorlar. Ben de her nefesimde Allah adını anarak yaşamak istiyorum. Gözlerime sevinç yaşları doluyor. Savaşmak ve yaşamak istiyorum. Niçin yaşayacağımı, neyin uğrunda savaşacağımı bana o çalıların arasında namaz kılan sekiz on Özbeğin birden ağzından çıkan “Allah” adı gösteriyor.
Kılıçbay, yanımda sigara sarıyordu. Sordum:
–  Böyle gizlice, çalıların arasında namaz kılmaktan korkmuyor musunuz?
– Aksakal; Allah adını anarak yürü, kendini O’na teslim et, sonrasından korkma, Allah seni korur, diyor. Öyle olduğuna şüphe yok, agay…
Kılıçbay’ın ağzından çıkan her sözün mânâsını anlamak istiyor, onun fazla konuşmasını arzu ediyordum. Kılıçbay, yavaşça:
– Ben gencim agay, ama çok günahlarım var. Bir fırsat beklerim… Çıkacak o fırsat, dedi.
Çalıların arasında namaz kılan Özbeklere baktım. Kılıçbay’ın Aksakal dediği adamı evliya sandım. Namaz bitti. Hepsi yere oturdular. Etrafta derin bir sessizlik oldu. Sonra kalplerinden gelen ince, hazin, seslerle:

Güzel Türkistan sana ne oldu.
Hiç vakitsiz güllerin soldu.
Bilmem niçin kuşlar ötmez bahçelerinde,
Ah, bahçelerinde…

türküsünü söylediler. O türküyle ruhum vücudumdan ay-rılıp uzaklara, ta uzaklara, Türkistan’ın solmuş, kuru ve susuz bahçelerine uçmak istedi…
(Korkunç Yıllar, s.91-93)


Şimdiden sonra kafamı değiştiriyorum. Bu insanlarla birlikte yeni hayata, ruhlarımızı ebediyen yaşatacak haya­ta başlıyorum. Şimdiye kadar yaşadığım hayatın acılarını unutacağım. Türkistan ve istiklâl uğrunda yaşıyacağım; savaşacağım, öleceğim. Bu kutsal gaye, şimdiden sonra, hayatımın ufuklarında bir yıldız gibi parlıyacak. Yorgu­num, ama son nefesime kadar, son damla kanıma kadar…
– Nasıl? Kimlerle?
– Onlarla…
–  Mutfak kapılarında, değnek haline gelmiş kollarını uzatarak, ekmek diye ağlaşan cahil, yarı sakat Özbeklerle mi?
– Evet, onlarla…
– Alman üniformasiyle mi?
– Türkistan için…
– Türkistan nedir?
–  Düşmanlarımızın ayakları altındaki güzel yurdu­muz…
–  Özbeklere, Kırgızlara, Kazaklara, Türkmenlere Türkistanlılar mı dersiniz?
–  Düşmanlarımızın iğrenç yalanı kalbi eri m izde şüphe yerine artık birlik duyguları uyandırsın!…
–  Şimdiden sonra, sisinki sizin olsun, biz de Türkis­tanlınız için kanımızı dökeceğiz.
–  Gelecekteki Rusya, hangi renkte olursa olsun, is­tiklâl fikirlerimizi boğmaya bakacaktır.
–  Bunu bildiğim için, biz de her şeyi göze alarak ha­reket edeceğiz.
–  Türkistan istiklâli!… Bunun mânâsını, neticelerini hiç düşündünüz mü?
–  Düşünmedik. Bunu kalblerimizde duyduk ve duyu­yoruz.
– Birkaç bin Kırgız, esirlikte çırpınan sekiz on bin Öz­bek ile istiklâl kazanılabileceğini sanmak, senin gibi toy gençlerin hayali değil mi?
–  Belki…
–  Sizin bu hayalleriniz, bugün dünyaya dehşet salan korkunç Rus ordusunun karşısında gerçekleşebilir mi?…
–  Sus! Hayal olsun! Ne olursa olsun. Ne zararı var? Türkistan için değil mi?
Ostrova’dan bir hafta sonra çıktık ve o günden itiba­ren düşündüğümüz, kimbilir, belki de o sesin dediği gibi hayal ettiğimiz istiklâl yolunda sefer başladı. Sağımızdan solumuzdan, silâhlı Almanlar ilerliyor, arasıra haykırıyorlardı, ama biz birşey duymadan, ümitler içinde, mes’ut ilerliyorduk.
Yanımda Ostrova’da geçirdiğim ilk gece tanımış oldu­ğum Aksakal yürüyordu. Adını sonradan Öğrendim. Huşnud’muş. Uzun boylu, geniş omuzlu. İri kemikli, güçlü kuvvetli bir insandı. Dünyada herkesi; bütün insanları unutacak olsam bile onu unutamıyacağımdan eminim. Hepimizden yaşlı olduğundan, arkadaşları, Huşnud’a Ak­sakal derlerdi. Elli yaşındaymış. Ama yaşıyla öyle iftihar ederdi ki. sorduğumuz zaman gülerek:
–  Ensemde iki balta taşırım, kardaş, diye elliden, yet­miş yediye yükseltmek isterdi galiba.
Bu kadar kısa zamanda, Huşnud’u kendime neden o kadar yakın hissettim, bilmiyorum. Daima beraberdik onunla. Almanca bildiğimden, belki Kırım lehçem Türkiye Türkçesine benzediğinden, belki de Kırım Türklerinin is­tiklâllerine son derece bağlı olmaları dolayısıyle, ben Kı­rım tarihini, şanlı geçmişini sevinç ve iftiharla anlatırken parlak teşbihler yapışımdan, bir nevi seçkin kişiye, bir aydına bakar gibi bakardı bana.

Kendinden pek az bahsederdi. Sonradan Semerkand’lı olduğunu öğrendim. Memleketinden on beş sene evvelsi çıkmış. Daha doğrusu çıkarılmış. “Nerede, nasıl bir ömür geçirdiğini söylemiyor, fakat onbeş yıldır bugün için ya­şadım diyordu.
Lejyonda, sabırsızlıkla, cepheye hareket gününü bek­liyordu. Cumaları talimden sonra bir çam ağacının gölge­sinde oturur, elinde teşbihi, uzun uzun dua ederdi. İçin­de derin bir dert vardı. Hiç açmadı bana bu derdini. 1944 yılının kışı birbirimizden ayrıldık. Şimdi nerededir kimbilir…

Legionova’ya giriyorduk. Kasaba Varşova’ya yirmi kilometreymiş. İstasyonun önünde, dükkânlarda, evlerde, ka­pı önlerine çıkmış bir alay insan, bize düşman gözüyle bakıyorlardı. Taburun gerisindeydim. Yalınayak, yırtık pantalonlu çocuklar, peşimizden koşuyorlardı. Sola dön­müş, dörtköşe taş döşeli mükemmel bir şosede ilerliyor­duk. Biraz sonra, karşımızdan, bize doğru gelen askerler göründü. Süngülü tüfekleri omuzlarında, dimdik, sağ­lam, yağız askerlerin teşkil ettiği muntazam bir bölüktü. Yanımızdan geçerken askerler hep bir ağızdan:
Hey sevdiğim vatanını, Bu canım kurban sana…’
diye bir marş söylemeye başladılar. Vatan duygusu beni öylesine coşturmuştu ki, gözlerim bir şey görmüyordu, o seslere karışıp gitmiştim sanki. Biraz sonra, omuzumda Huşnud’un elini hissettim.
– Bak, Sadık bey, diyordu. Artık askerimiz de var. Türkistan askeri… Ulu Tanrı’nın bize, biz, dünkü esirlere bayraklarımızı dalgalandırmak şerefini verdiğine nasıl şükredeceğimi bilemiyordum.
Yanımızdan başka takımlar daha geçti. Biz, hayata ye­niden gelmiş gibiydik. Askerlere el sallıyorduk. Onlar bizi görmüyorlar gibi, yüzleri sert, etraflarına bakmadan hep dimdik ilerliyorlardı. Yanımda biri heyecanla:
– Türkistan askeri! İstiklâl askeri! diye bağırdı. Koca kafalı bir Kırgız:
– Ne istiklâli! Benim kafam karnımda. Karnım bir doy­sun… göreceksiniz o sarı başlan., dedi.
– Hırlanıp durma! Gâvur musun, nesin? Ayıp değil mi? Kırgız cevap verdi:
–  Neden ayıp olacakmış! Alman seni bedava mı besliyecek sandın? Kendi menfaati için…
Gök yüksek ve maviydi. Yolun her iki yanında uzanan demir parmaklıkların gerisinden talim sesleri, silâh şakır­tıları, sert kumandalar İşitiliyordu. Sağ taraftaki kapılar­dan, daha asker çıkıyordu. Kan ve felâketten doğan asker! Ölümün kucağında doğan asker! Yurdumuz için, sizinle birlikte harb etmeğe yemin ettim. Sizin kahramanlıkları­nız ve sizin günahlarınızla yaşadım. Hangisi daha yüksek­ti, bilmiyorum. Fakat her yaptığınızın, yurdumuz uğrun­da olduğuna bugün candan inanıyorum.
Yolun sağ tarafındaki demir kapılardan geniş bir mey­dana girdik. Meydanın kenarında kırmızı, kerpiç bir bina vardı. Binanın yanında bir alay Alman bize bakıyorlar, bi­zi bekliyorlardı galiba. Almanlara yaklaşınca, durduk. İç­lerinden biri:
–  Sırtınızdaki üniformaları çıkarıp yere bırakın! diye bağırdı.
– Donumuzu da çıkaracak mıyız?
– Evet, donlarınızı da… Türkistan ordusunda Rus biti istemiyoruz. Haydi! Davranın bakayım, asker gibi…
Eski, bitli eşyalarımızı yere bırakıp hamama girdik. Yıkandıktan sonra, hepimize Alman üniformaları dağıtıl­dı. Onları giydik, ölçüsüz üniformaların içinde epey gülünç olmuştuk galiba.
(Korkunç Yıllar, s.246-250)

“Yurdunu Kaybeden Adam”

“Yurdunu Kaybeden Adam”daki Sadık Turan Türkistan ordusunun bir subayı olarak hayatının dönüm noktasına gelmiştir. Alman onbaşılarının komutasında geçen dört aylık eğitimden sonra  Türkistan’ı hürriyete kavuşturacağını hayâl ettikleri ordu için subay olur. Eski esirler böylece Türkistan lejyonunun çekirdeğini oluştururken bir yandan da Kızılordu’nun yenilgiye uğratıldığı bölgelerden yeni Türk esirler gelmektedir. Eğitimin başında ürkek ve esaret şartları nedeniyle zayıf düşmüş olan bu askerler, Türkistan birliği heyecanı ile birkaç haftada canlanırlar. Cengiz Dağcı anavatanının bu sıradaki durumunu okura yansıtmak için, Sadık Turan’ı izinli olarak Kırım’a gönderir. O sırada Almanlar Kırım’ı ele geçirerek Kafkas dağarlına kadar ilerlemişlerdir. Almanların vesâyeti altında Kırım’da Tatar Millî Komitesi kurulmuş, dinî ibadetler serbest bırakılmış ve Kırım Türkleri’nden bir kısmı hürriyet aşkı ile, Kırım’ı Ruslardan temizlemek için, Almanlarla beraber savaşmaya başlamışlardır. Sadık Turan’ın kardeşi Bekir’in de aralarında olduğu bir başka grup ise, Rus direnişçilerle birlikte Almanlara karşı savaşmaktadır. Kırım’ın hürriyeti uğrunda iki ayrı safta karşı karşıya kalan iki kardeş bir gece gizlice buluşurlar…

Romanda Alman üniforması taşıyan Türkistan bölükleri ile, vatanlarını Almanlara karşı savunan Polonya çetecileri arasında bir dostluk oluşturulması da bu düşüncenin ürünüdür. Meselâ,  bir demiryolu istasyonunu Alman birliklerine kan kusturan Polonyalı çeteciler, aynı yerdeki Türkistan bölüklerine, silah çekmezler, çünkü her ne kadar Alman üniforması altında olsalar da onların hedefi kendi atayurtlarının bağımsızlığıdır.  kendi vatanlarının istiklâli için savaştıklarını bildiklerinden, onlara saldırmazlar.

Eserin en çarpıcı bölümlerinden birisi, anayurtlarının bağımsızlığına kavuşmasının Alman üniforması içerisinde Ruslara karşı Polonya kırlarında savaşmakla kazanılamayacağını anlayan Tataristan’ın bir kentinden, Astrahanlı bir Türk olan Muhan’ın Alman birliğinden firar etmesi ve sonrasında yaşananlardır. Kitaptan alıntılar kısmında verdiğim üzere firar ettikten sonra Almanların eline geçince kurşuna dizilmesine karar verilen Muhan’ın, Almanlar eliyle kurşuna dizilmesini gururlarına yediremeyen soydaşları bu işi kendileri yapmağa karar verirler ve birkaç saat önce birlikte şakalaştıkları öz kardeşleri Astrahanlı Muhan’ı kurşuna dizerler. Bu sahne bir ülkenin bağımsızlığının bir diğer emperyalist hesabın piyonu olmakla kazanılamayacağının çok incelikli bir anlatımıdır. Kitapta beni en çok etkileyen anlatının bu sahne olduğunu söyleyebilirim.

Bir süre sonra savaş Almanların aleyhine döner. Almanlar sırasıyla Kafkasya, Kırım, Ukrayna ve Polonya’dan geri çekilmekte, Rus’lar ise, ilerlemektedir. Sadık Turan’ın emrindeki Türkistan bölüğü, Balkanlara çekilip, Türkiye’ye iltica etmeyi düşünmektedir. Fakat bir Rus saldırısında Sadık Turan yaralanarak bölüğünden kopar. Polonyalı çetecilere yardım eden ve aralarında hissî yakınlık gelişen bir kadın olan Marya ile, bir başka çeteci olan Polonyalı Bartoş, iyileşinceye kadar Turan’a bakarlar.  Sadık Turan ile Marya Alman işgaline uğramamış hür bir ülkeye kaçmaya üzere yola çıkarlar. Alplerden İsviçre’ye giden bir trene binerler. Amerikan uçaklarının treni kurşun yağmuruna tutmaları sırasında trenden atlayıp yaralanan Marya Inn nehri kıyısında bir kulübede de ölür. Sadık Turan yine yalnız kalmıştır; yurdunu kaybettikten sonra sevdiği kadın ile beraber birlikte kurdukları hayâlleri de yitirmiştir. Sadık nihayet kuzey İtalya’ya geçmeyi başarır ve “Yurdunu kaybeden adam” olarak ne işe yarayacağını bilmediği bir hürriyete kavuşur.

Sadık Turan, Türkiye’ye iltica edebilmek için, Roma’daki Türk konsolosluğuna müracaat etse de olumlu yanıt alamaz. Hayâl kırıklığı içerisinde uzaklara kaçmak, kendisini hiç kimsenin bilmediği uzak bir diyârda kaybettiği herşeyin acısını unutmak için başvurduğu Kızılhaç Mülteciler Komiserliği aracılığı ile Uruguay’a göç eder. Yazar burada okuru “Korkunç Yıllar”ın ilk sayfalarına götürür ve Sadık Turan’ın Uruguay’da bir orman işçisi olarak ölümünü hatırlatır.

Sonuç olarak Cengiz Dağcı, “Korkunç Yıllar” ve “Yurdunu Kaybeden Adam” romanlarında Kırım Türkleri’nin acılarını, kardeşin kardeşten a yarı düşmesini, savaşın acımasızlığını  çarpıcı bir öykü halinde sürükleyici bir dille yazmıştır. Dağcı’nın yaşadığı acıların da bir seyrangâhı olan bu eserleri, belki de bu yaşanmışlıkları dile getirmesi ile Türk kültürünün kıyamete kadar değer bulacak eşsiz eserleri arasında yerini almıştır.

Milliyet bilincini kazanmak ve yitirmemek isteyen her genç, vatanda hürriyet içerisinde sonsuza kadar  yaşama azmini anlamak ve anayurdun bağımsızlığı arzusunun yakıcılığını hissetmek için  bu iki Cengiz Dağcı eserini mutlaka okumalıdır.

“Yurdunu Kaybeden Adam”dan Birkaç Sayfa:

1942 yılının baharında Alman ordusunun kadrosu içinde, Türk aslından esirlerle Türkistan lejyonu teşkil edilmiş, bizler de yeniden asker olmuştuk. Alman üniformasıyla halimiz hem gülünç, hem de acıklıydı galiba. Ama biz bunu ne fark edebiliyor, ne de hatta aklımıza getiriyorduk. Bir yıllık esirliğin hatıraları, şimdi önümüze açılan ümit kapısının manzarasını unutturamayacak kadar acı olacaktı ki, İlk haftalar, Almanlara korkuyla bakmaktan kendimizi alamadık. Bu korkumuz, müstakbel Türkistan ordusunun çekirdeği olduğumuzu Alman subaylarının bize sık sık tekrarlamalarıyla yavaş yavaş azaldı. Bir gün, kendimizi, büyük Türkistan ordusuna sahiden katılmış görecek miydik, bilmiyorduk, ama Türkistan’ın istiklâli, bu ümit veya hayal, kalelerimizi günden güne, saatten saate artan bir heyecanla çarptırmaya, İyilik ve fedakârlıkla doldurmaya yetiyordu. Her millet haklarını elde etmek için dövüşür; kan dökerek hakkını alırken, biz neden aynı yoldan yürümeyecektik! Her sabah, talime çıkmadan önce, tabur imamları bize vaiz ve nasihatlerde bulunuyorlardı. Bu hocalar, eski hocalara benzetiliyorlardı. Otuz beş yaşlarında, tıraşlı, üniformalı, üniformalarının yakalarında ay-yıldız bulunan, ateşe girip çıkmış, ateşli din adamlarıydı. Bize, bizim gibi asırlardır ezilmiş insanlara böyle hocalar lazımdı. Birkaç ay sonra, Ukrayna ovalarında şehit düşmüş gençlerimizin taşsız mezarlarının ayak uçlarında diz çökerek, kafaları üstünde vızıldayan kurşunlara, patlayan şarapnellere aldırmadan, Yasin okurken, bunu bize iyiden iyiye ispat ettiler.
– Üniformalarınızın kol yenlerine bakınız! diyorlardı. Üniformalarımızın kol yenlerine üç beyaz Semerkand camisi, çevresine de “Allah bizimledir” cümlesi işlenmişti.
– O camilerinizi, Allah’a söven Rus gâvurundan kurtarmayacak mısınız?
Biz hep bir ağızdan cevap veriyorduk:
-Kurtaracağız!..
Kırk yılda bir, bir kardeşimiz, ağzından yanlışlık ve dalgınlıkla Rusça bir kelime kaçıracak olsa, onlar alınırlar;
– Allah her millete bir dil verdiği gibi, biz, Türkistanlılara da bir dil vermiş, derlerdi.
Evet, biz meydana gelecek büyük Türkistan ordusunun çekirdeğiydik. Yavaş yavaş inanıyorduk buna. Büyüyecektik. Bir karışçık olsun, vatan toprağına ayak basalım bir, memleketin üzerine kartal gibi kanat gerecek; milleti gene Türkistan’ın sahibi edecektik.
Esir kamplarından hergün yeni esirler çıkarılıyordu. Küçük Lejyonova, Semerkand kadar kalabalıklaşmıştı. Bin, beş bin, on bin, yirmi bin, otuz bin… Ordunun mevcudu altı ay sonra üç yüz bine çıkacak diyorlardı. Hergün sıkı talim yapıyorduk. Lejyonova’nın sokakları, sabahtan akşama kadar, yerleri titreten ayak sesleri, binlerce ağızdan çıkan “can kurban sana Türkistan!.. ” haykırışlarıyla inliyordu.
(…)
(Yurdunu Kaybeden Adam, s.9-10)

***

Muhan bir hain değildi. Muhan o nefret ettiği üniformayı hoşuna gittiği için sırtına geçirmemişti. Onun gözünde tüten bir vatan vardı. Kendisini oraya götüreceğine inandığı müddetçe o üniformayı seve seve taşımıştı. Ama artık o üniforma ile vatanına gidemeyeceğine aklı yatmaya başlamıştı. Muhan. bu düşünce ile çılgına dönmüş, akıllı bir insanın yapamayacağı bir çılgınlık yapmıştı. Ben bunu, yapamadım. Telgraf direğine bağlı Muhan, her gece. rüyama giriyor. Kafası önüne sarkmış; bazan başını kaldırıp, gözlerimin içine bakıyor, sessizce..

Gittim, binaya girdim. Kapıdan girer girmez, takım kumandanları etrafımı sardılar. Tahtagül, yüzüme dikkatle baktı. Sonra, yüzümde çok garip birşey görmüş gibi, ellerini uzatarak iki elimi birden tuttu:
– Sadık bey, ne emredersen onu yaparız. O deyyusların, Muhan’ı öldürmelerine seyirci kalamayız… Emret, Sadık bey…

Boğazıma sanki birşey tıkandı, boğulur gibi oldum, konuşamıyordum. Tahtagül, bunu içimi, içimde olup bitenleri gözlerimde okumuş ve ne kadar aciz, cesaretsiz bir mahlûk olduğumu anlamış gibi, ellerimi bırakmadan yaşlı gözleriyle yüzüme bakıyordu.
–  Tahtagül, emir ver… Asker binanın Önüne çıksın. Silahsız… Silahlarını odalarında bıraksınlar. Akın, sen de benimle gel.
Tahtagül, derhal yanımdan ayrıldı. Akın’ı kenara çektim. Bana, acı acı baktı. Elini tuttum, Herşeyi ansızın anlamış gibi, dudakları titremeye başladı.
– Metin ol, Akın, dedim. Titreyerek:
– Öldürecekler mi? dedi.
–  Bir manga asker ayır. Silahlarını alsınlar… Biz öldüreceğiz.
Akın, birden, dizleri tutmaz oluvermiş gibi, yere çöktü, ayaklarıma sarılıp hıçkırarak ağlamaya başladı:
– Ben yapamam. Sadık bey!.. Ben yapamam! Allah; aşkına… Yapamam ben!..
Eğildim, kollarından tutup ayağa kaldırdım. Akın, iki eli ağzında, titreyerek ağlıyor. Ağır ağır konuştuk:
–  Benim için de kolay değil, Akın. Ama başka çaremiz yok. Anlayışlı ol…
– Muhan bolşevik değil. Sadık bey.
–  Biliyorum. Biz öldürmezsek Almanlar öldürecekler.
– Öldürsünler. Ben yapamam.
– Akın! Emir bu. Benim emrim. Bir manga asker ayır, silahlarını alsınlar, binanın önüne çıksınlar.
Akın gene, ellerini yüzüne kapayıp çocuk gibi ağlayarak yanımdan ayrıldı.

On dakika sonra, silahsız asker, binanın önünde, saf halinde dizilmişti. Silahlı manga, Akın önde olduğu halde, safı yardı ve telgraf direğine bağlı Muhan’ın karşısında durdu.
Yolun kenarındaki tankın üstünde, hücum kıtası kumandanı Klapp, tankın topuna dayanmış, bize bakıyordu. Direkteki Muhan’a yaklaştım. Muhan’ın başı göğsüne düşmüş, gözleri kapanmıştı. Omuzuna elimi koydum. Başını kaldırmadan, yavaş yavaş, gözlerini açtı, yüzüme baktı ve yavaşça:
– Bağışla kusurumu agay, dedi, gene ağır ağır göz kapaklarını indirdi. Sonra yanıma Akın geldi, yanaklarından süzülen gözyaşlarıyla eğilip, küçük Muhan’ı alnından öptü. Akın’ın öpüşü Muhan’ı birden canlandırdı. Ölüme karşı başı dik tutmamanın ayıp olacağı birden, aklına gelmiş gibi başını kaldırdı, karşıda, tüfeklerinin namluları göğsüne doğrulmuş asker arkadaşlarına baktı, güldü. Akın geri çekildi, elini kaldırdı, emir verdi. Bütün tüfekler birden ateş etti;  Muhan’ın başı tekrar göğsüne düştü ve Türkistanımızın sadık ve kahraman bir evladı daha, bize ve Türkistanına gözlerini, bir daha açmamak üzere, yumdu.
Almanlar gittiler… Biz, öksüz askerler Muhan’ın etrafına toplandık.
(Yurdunu Kaybeden Adam, s.168-169)

—————————————
İletişim: atahayati@gmail.com

[1] Cengiz Dağcı, Korkunç Yıllar, Ötüken Yayınları, 12. Basım, İstanbul-2007.
[2] Cengiz Dağcı, Yurdunu Kaybeden Adam, Yayınları, 10. Basım, İstanbul-2006.
[3] İsa Kocakaplan, Cengiz Dağcı’nın Dört Romanı, M.E.B.Yayını, İstanbul-1999.