1993: Ahmed Yesevi Yılı…

TÜRK   ASRI’NA   KAÇ   VAR  ?!.. *

“Türk Asrı” kavramı son bir kaç yıldır bir kısım siyasi tarafından kullanılan bir kelime olarak siyasi literatürümüze girdi; bu çerçevede iddialı nutuklar atıldı. Ancak hemen her konuda olduğu gibi bu konunun da fikri bir temele oturtulmaması bu etkileyici kavramın da bir süre sonra aşınacağını ve yozlaştırılacağını gösteriyor. Gönlümüz buna razı olamadığı için “Türk Asrı” kavramı etrafında bir tartışmayı başlatması ümidiyle bu konuyu ele alıyoruz. Bu yazıda ele alacağımız bazı kavramların şimdiye kadar hiç verilmeyen bazı karşılıklarla kullanıldığına da baştan dikkatlerinizi çekmek istiyorum.

 “Türk Asrı” diye çeşitli vesilelerle bu konuda nutuklar atan siyasilerin bu sözle neyi kastettiklerini anlamak pek mümkün olmamıştır. Yaptıkları konuşmaların    genel    çerçevesi içinde değerlendirildiğinde bu deyimin 7 yıl sonra ulaşılacak 2000’li yıllarda Türkiye Cumhuriyeti’nin dünyanın önde gelen 5-10 devletinden biri olması arzusunu dile getirdiği anlaşılmaktadır. Öte yandan 1991 yılından bu yana Türkiye gündemine bir realite olarak giren diğer Türk yurtlarındaki bağımsızlığa yönelen idarelerin de ortaya çıkması ile Türk’lerin dünya üzerindeki belirleyici güçlerden birisi olarak önümüzdeki yüzyıla damgasını vurması isteği de bu kavramı kullanan kesimlerden bazılarınca -zımnen- dile getirilmektedir. Fakat bunun nasıl gerçekleşeceği, hangi hedeflere varılmakla “Türk Asrı”na ulaşılacağı veya “Türk Asrı”ndaki ideal insan tipimizin ne olacağı gibi somut konular hiç dile getirilmemektedir.

Muhtemeldir ki bu kavramın gündeme gelmesinde 16. yüzyılın bazı tarihçiler tarafından “Türk Asrı” olarak adlandırılmış olması büyük pay taşımaktadır. Bugün “Türk Asrı” deyimi kullanılırken 16. yüzyılda dünyanın süper gücü olan Osmanlı Devleti’nin o günkü ihtişamlı durumuna dile getirilmeyen, belki de bilinç altından gönderilen bir atıfta bu­lunulmaktadır. Son iki yüzyıldır kendini horlanmakta gören bir toplumun belki de bütün fertlerini etkisi altına almış bir ezikliğe karşı bir başkaldırı tavrım içeren bir kavram olarak “Türk Asrı” deyiminin genel bir kabul görmesi de bunun sonucu olsa gerek.

Tarihteki Türk Asrı

16. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nun Anadolu, Balkanlar ve Ortadoğu’da en geniş sınırlarına ulaştığı yüzyıldır. II. Bayezid, Yavuz Selim, Kanuni Süleyman ve II. Selim’in hükümranlık yıllarıyla geçen bu yüzyılda Akdeniz bir Türk gölü haline gelmiş; “Hilafet” kurumunun temsilciliği fiilen İstanbul’a nakledilmişti. Bu yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun doğusunda kalan Türk yurtlarında ise yine Türk hanedanlar -İran ve Azerbaycan’da Safevi Devleti, Türkistan, Afganistan ve hatta Hindistan’da Timurlu hanlar ve Şeybani hanları- yönetimde bulunuyordu. Karadeniz ve Hazar denizi Türk devletleri arasındaki bir iç göl halindeydi. Bu yüzyılda Türklük siyasi açıdan olduğu kadar ilim ve medeniyet açısından da zirveye ulaşmıştı. Gerek Osmanlı gerekse Türkistan coğrafyasında canlı ve parlak bir ilim hayatı ha­nedanların koruması altında serpilip boy attı.

Manevi kültür yönünden ele alındığında da bu yüzyıl boyunca hem Osmanlı ülkesi hem de Türkistan topraklarında benzer bir ihtişam göze çarpmaktadır. Bu yüzyılda Türkistan’da Nakşbendiyye -bir kolu olarak Ahrariyye-, Kübreviyye, Yeseviyye, Kadiriyye ve Çiştiyye tarikatları otağdaki handan, dağdaki çobana kadar uzanan bir yaygınlığa ulaşarak gönül dünyalarına yön veriyordu. Osmanlı idaresindeki ülkelerde de benzeri bir tabloyu görmek mümkündür: Mevleviyye, Kadiriyye, Halvetiyye, Bayramiyye gibi yaygın tarikatlar fetihten fethe koşan akıncıların yanısıra yedi iklim dört bucakta Allah’a hakkıyla kul oluş yöntemlerini öğretiyor, insanımızın ruh dünyasını emsalsiz renklerle zenginleştiriyordu. Daha sonra büyük bir yaygınlık kazanacak olan Nakşbendiyye tarikatı da Türkistan’daki Buhara, Herat gibi merkezlerden gelen sufiler aracılığıyla bu yüzyıl boyunca saray çevresine kadar nüfuz etmişti.

Bu hususlar dikkate alındığında rahatlıkla söyleyebiliriz ki 16. yüzyılın bir Türk asrı olarak adlandırılması yerinde bir nitelemedir.

Örnek Alınacak Tek Devir:”Asr-ı Saadet”

Bugün tarihi bir dönem olarak 16. yüzyıl Türk dünyasının ulaştığı seviyeyi hedeflemek hiç de küçümsenemeyecek bir yöneliştir. Fakat bugünkü dünyada insanımıza göstereceğimiz bir hedef olarak düşündüğümüzde bunun pek de doğru bir yaklaşım olmadığım söyleyebiliriz. Çünkü tarihte “Türk Asrı” diye bilinen yıllara bu vasfı kazandıran kimselerin daha sonraki yüzyıllarda örnek alınacak bir çağ oluşturmak gibi bir hedefleri olmadığı gibi, o günden bu yana geçen sürede de hiç kimse o yüzyılı ihya etme gibi bir misyona talip olmamıştır. “Türk Asrı” vasfının nasıl oluşturulduğunu anlamamız bugün de zamana öylesi bir nitelik kazandırmak isteyenlere oldukça önemli veriler sağlayacaktır.

“Türk Asrı”nın etkili kadrolarına baktığımızda hepsinin ortak hedeflerinin “Allah rızasını kazanmak” olduğunu görürüz. Bu hedefe yürüyen hanından çobanına kadar bütün insanların belirleyici vasıflarının ise “iyi müslüman” İslam literatüründeki adıyla “muttaki (takva sahibi) müslüman” olmak olarak ortaya çıktığını tesbit edebiliriz. Hedef “Allah rızası”, bu hedefe ulaşmak için varılması gereken merhale “iyi müslüman olmak” olarak belirlenince örnek alınacak tek bir dönem, örnek olarak alınacak tek bir kadro vardır: Asr-ı saadet ve bu dönemi asırlar ötesine bir örnek olacak vasıfta dokuyan şanlı Peygamberimiz (s.a.v.) ve keremli ashabının (r.a.e.) oluşturduğu kadro.

Hedef “Allah rızasını kazanmak” olarak belirlendikten sonra yaşanan hayatın her bir anı ayrı anlamlar kazanır, idari kadro -saray ve ordu- yönünden bakıldığında yeryüzünde adaleti hakim kılmak, zulmü önlemek için yapılan faaliyetler, savaşlar tek kelimeyle “nizam-ı alem”  bu yolda bir merhaledir. İrşad ehli alimler ve dervişler cihetiyle de Allah kelamını yedi iklimde tebliğ etmek, iyiliğe çağırıp kötülükten uzaklaştırmağa çalışmak yani “îla-yı kelimetullah” ise ancak idari kadro ile yanyana yürütülecek bir çalışmadır. Bu manevi çalışmanın idari kadroyu hayra yöneltme gibi bir misyonu daha vardır.

Türk tarihinin başarı zirvelerine ulaştığı dönemlerde asıl yönlendirici ve sonuç alıcı faaliyet, irşad ehlinin görevini hakkıyla yerine getirmesinin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Osmanlı’nın kuruluşundaki Şeyh Edebalı-Osman Gazi, İstanbul’un fethinde Ak Şemseddin-Fatih ilişkisi bu irşad ehli-idareci kadro birlikteliğinin çok bilinen örnekleridir. Bu birlikteliği Türkistan tarihinde de tesbit edebiliyoruz. Timur hanedanından hanların Yesevi ve Nakşbendi mürşidlerle olan ilişkileri hemen bütün tarih ve tasavvuf kitaplarında bulunabilir.

Toplum içinde her düzeyde sorumluluk alan insanda “Allah rızası”nı kazanma şuuru oluştuktan sonra yapılacak faaliyetin dünyevi bir kazanımla sonuçlanıp sonuçlanmayacağı önemini yitirmektedir. Fakat bu şuur birlikteliği ile hareket eden insanların yaptığı faaliyet tarih boyu görmekteyiz ki yeryüzünde de gözle görülür sonuçlarını vermektedir. Tek başına “ülke sınırlarını genişletmek”, “daha fazla ekonomik güce sahip olmak” gibi etik bir yönü bulunmayan faaliyetlerin ise bu sonuçlara ulaşsa bile bu başarıları sağlayan toplumların tek-tek insanlarının mutlu olmasını sağlayamadığını anlamamız için Batılı güçlerin son iki yüzyıllık tarihini incelemek yeterlidir.

“Türk Asrı” nın Zemini Nasıl Oluştu ?

Türk tarihinde idari kadronun ilim ve gönül ehlinin denetiminde ve yönlendirmesi ile hareket ettiğinde başarılı olduğuna dair örnekler sadece İslam sonrası dönemle sınırlı değildir. Türklüğün İslam ile tanışmadığı dönemden bugüne ulaşan ve ilk yazılı Türk tarih belgeleri olan Orhun’daki bengitaşlara kazınan Göktürk yazıtlarında hanların hemen yanında onların danışmanı konumundaki “bilgeler”in varlığı bilinen bir husustur, İslami devir destan edebiyatımızın en ünlü örneği olan “Dede Korkut Destanları”nda da bunun güzel örnekleri mevcut olduğu gibi bizzat Dede Korkut da “aksakal” adıyla anılan bir bilge kişidir. Bugün bütün Türkistan ve Azerbaycan’da saygı ile muhafaza edilen “aksakal” kavramı yüzlerce yıllık bir geleneğin bugüne kadar ulaştığını göstermektedir. Bugün Türkmenistan Parlamentosu’nun “Aksakallar Meclisi” adıyla anılması kavramın niteliği yönünden fazla bir anlam ifade etmese bile aynı geleneğe işaret etmektedir.

İyi bilinen ve İslami niteliği artık oturmuş olan son bin yıllık Türk tarihini bu yönüyle tedkik ettiğimizde gerek doğuda-Türkistan’da-, gerekse batı’da -Anadolu’da- idareci sultanların gönül sultanlarının denetiminde olduğu dönemlerin Türklüğün yükseliş günlerini işaret ettiğini görürüz. Türklüğün dünya üzerinde etkinliğe ulaşması ve nihayet dünya üzerindeki bütün müslümanların bağlandığı merkez haline gelmesi de maddi fetihlerin manevi fetihlerle kalıcı hale getirilmesi ile olmuştur. Hatta çoğu defa manevi fatihlerin ardlarından orduları sürüklediği görülmektedir. Osmanlı Devleti’ni kuruluşundan itibaren iki yüzyıl içinde bir uç beyliğinden dünyanın süpergücü haline getiren faktörler arasında en önemlisi İslami cihad anlayışının iyi anlaşılması ve yaşanması olmuştur.

Bu “iyi anlama ve yaşama” da ise kuruluştan itibaren Şeyh Edebalı, Geyikli Baba,Hacı Bektaş Veli, Emir Sultan, Somuncu Baba, Seyyid Burhaneddin Tirmizi, Mevlana Celaleddin Rumi, Sadreddin Konevi, Hacı Bayram Veli, Ak Şemseddin isimleri iyi bilinen yönlendiricilerdir.

Bütün Yollar Yesi’ye Çıkar…

Her biri etrafında cildlerle eser yazılması mümkün olan bu isimlerin ilim ve irfan kaynağı araştırıldığında İslam tasavvuf geleneği karşımıza çıkmaktadır. Bu geleneğin izlerini sürdüğümüzde bütün yolların bizi götürdüğü bir isim vardır ki o da bugün Ka­zakistan sınırları içinde kalan Yesi’de adına layık bir külliyede dünya Türklüğünün manevi atası olarak yaşamakta olan Hoca Ahmed Yesevi’dir. Hoca Ahmed Yesevi ile O’nun yaşadığı topraklardan 4-5 bin kilometre uzaklarda Anadolu’yu Türk yapan alp-erenlerin, derviş-gazilerin bağlantısını kurmakta zorluk çekenler için bir tarihi realiteyi hatırlatmamız faydalı olur. Anadolu’nun kapılarına dayanan Türklüğe Anadolu kapılarını Malazgirt zaferiyle açan Sultan Alparslan’ın hanlığını yaptığı Selçuklu Devleti’ne isim veren Selçuk Beğ’in doğum yeri olan Kızıl-Orda şehri ile Yesi arası yaklaşık Ankara-Kırıkkale mesafesi kadardır. Anadolu’ya Türk mührünün vurulduğu Malazgirt’e neredeyse 5 bin kilometre mesafedeki Kızılorda’dan çıkan Oğuzhan neslinden Kınık boyuna mensup Selçuk oğulları, önce Hazar Denizi’nin güney doğusunda yerleşmişler. Horasan ve İran’a hakim olmuşlar, 1040 yılında Dandanakan’da kazandıkları savaş ile Türk yurtlarının hakimiyetim Karahanlılar’dan devralmışlar, 1071’de ise Anadolu kapılarına dayanmışlardır. Bu 5 bin kilometrelik muhteşem yolculuk bin yıl önceki bir asır içinde gerçekleşmiştir.

Selçuklu hanedanına mensup Türk beğlerinin yüz yıl içinde Kızılorda’dan Malazgirt’e ulaşmasını ve Anadolu’yu bir Türk yurdu haline dönüştürerek vatan kılmasını gerçekleştiren potansiyel, Hoca Ahmed Yesevi’nin en önemli örneğini oluşturduğu mürşidlerin  yönlendirmesi   ile  oluşmuştur. Selçuklular’dan itibaren 2. yüzyıl içinde Anadolu’daki Türk varlığı Ege kıyılarına ulaşacak ve hatta Rumeli topraklarında ilk Türklük ocakları tütmeğe başlayacaktır. Bu ocakları yakan nefesler, Allah aşkıyla, O’nu zikirle tutuşan nefeslerdir; ve her biri Türkistan’ın uzak bozkırlarından Rumeli’ne himmet ehlinin himmeti ve hizmetle görevlendirmesi ile birer aşk pınarı olarak serpiştirilmişlerdir. Bugünkü imkanlar ve teknik kolaylıklarla bile düşünüldüğünde insanı korkutan mesafeler, Allah rızasından başka bir talebi olmayan alp-erenler ve derviş-gaziler için küçülmüş ve küçültülmüştür.

Yesevi  “En Büyük Türkçü” mü ?

Türkçülük, kısaca Türk soyunun iyiliği için gayret göstermek olarak tarif edilebilir. Bir müslüman için bir insanın iyiliği için gayret göstermek denilince de o insanın önce iman etmesi, sonra salih ameller işlemesi ve günahlardan kaçınmasına vesile olmak ve böylece o insanın hem bu dünyada insan olma haysiyetine uygun yaşaması ve hem de ahirette Allah’ın cemali ve lütuflarına kavuşması anlaşılır. Türkçülüğün en güzeli de bu çerçevede bütün Türkleri iyi müslüman olmağa yöneltmek olmalıdır. Bu bağlamda düşünüldüğünde Hoca Ahmed Yesevi, “Türk tarihinin gelmiş geçmiş en büyük Türkçüsü'”dür.

Çünkü Ahmed Yesevi, çeşitli boylardan milyonlar ve milyonlarca Türk insanına Allah’ın dilemesiyle hidayet yolunu göstermiş ve Türklüğü “muttaki” bir müslümanlık yolunda yoğurmuştur. Böylelikle de Türklüğün her iki cihandaki mutluluğuna giden yolu göstermiştir. Hatta Hoca Ahmed Yesevi ölümünden sonra da hem halefleri hem de bugüne kadar ulaşan “Hikmet” adını taşıyan tasavvufî şiirleri ile hidayet rehberi olmağa devam etmiştir. Bunu daha iyi anlayabilmek için Hazret-i Türkistan Yesevi’nin bu sayımızın orta sayfalarını süsleyen “Hikmet”ini tekrar ve dikkatli olarak okumanız bile yeterlidir. Hoca Ahmed Yesevi, bugün elinizde tuttuğunuz şu dergide büyük kıvanç ile yer verdiğimiz şiiriyle de bizleri Hakk’a çağırmağa, tefekküre, takvaya davet etmekte ve tebliğini sürdürmektedir. Son 70 yıllık ateist-komünist diktatörlük dönemi bile Hoca Ahmed Yesevi’nin tebliğini sekteye uğratmağa muvaffak olamamıştır.

Son olarak Özbekistan’da 1991’de 300 bin, 1992’de ise 200 bin tirajla basılan Divan-ı Hikmet kitaplarındaki “Hikmet”leri ardında Yesevi’nin asırlardır yaşayan tatlı sesi duyulmakta ve Yesi’de, Taşkent’te, Buhara’da, Almaata’da, Aşkabad’ta halen yaşayan insanlarımızı Hakk’a ve hayra yöneltmektedir. O, böylece yüzyıllardır kapanmayan bir amel defterinin sahibi olarak Türk dünyasının manevi atalığını hakkıyla sürdürmektedir.

“Türk Asrı”nın  Zeminini  Oluşturmak

“Türk Asrı” diye bir yeni çağı yaşamak ve yaşatmak iddiasında olmak için öncelikle bu sosyal olguyu sağlam bir zemine oturtmak gereklidir. Daha sonra her alanda yapılacak çalışmalarla bu zemin üzerinde sağlıklı bir yapılanma gerçekleştirilebilir. Türk tarihindeki örnekleri esas alarak bu konuya yaklaştığımız zaman böyle bir sağlam zemini oluşturmak için Ahmed Yesevi’lere, Yunus Emre’lere, Mevlana’lara, Şeyh Edebalı’lara, Emir Sultan’lara, Hacı Bayram’lara, Ak Şemseddin’lere ihtiyaç vardır.

Oysa bugün “Türk Asrı” sözünü edenlerin hiç birisi bunun öylesine farkında değillerdir ki, her biri bir Osman Gazi, bir Fatih, bir “Muhteşem Süleyman” olma hevesindedir. Hiç birisi kendisine her zaman “Hakk”ı hatırlatacak bir “insan-ı kamil”i arama, O’nun denetimine girme arzusunu izhar etmek bir yana en ufak bir şekilde de olsa kendilerinin tenkid edilmelerine dahi tahammül edemez durumdadır. Hoş, bugün “mürşid” olarak şöhret bulanlarda da “zalim idareciye karşı Hakk’ı söylemek” gibi cihadın en güzeline talib olmak gibi bir eğilimden söz edemeyiz. Bugün ortalıkta düzinelerce “Fatih” olma iddiasındaki isim görünmektedir de bir tane bile “Ak Şemseddin” olma yolunda ilerleyen piyasada yoktur. Dolayısıyle bir “Türk Asrı”nın şafağı henüz ağarmamıştır.

Bu değerlendirmemiz bir ümidsizliğin ifadesi değil mevcut verilerle yaptığımız bir durum tesbitidir. Bir müslüman olarak kayıtsız-şartsız inancımıza göre, halis bir niyetle gayret gösterilirse, bir ismi de “Fettah” Rabb’imiz birçok zorluğu kolaylaştırır ve nice fetihlerle tecelli eder.

“Türk Asrı” Taşaronlukla Gerçekleşemez

Bugün -maalesef- Türkiye’nin politikasına yön veren güçler ne “Türk Asrı”na sağlam bir temel oluşturulması için gerekli gördüğümüz zemini oluşturabilme liyakatine; ne de kendilerini doğru yola yönlendirebilecek bir irşad rehberliğine sahiptirler. Onlar için ulaşılabilecek maksimum hedef, Orta Asya ve Kafkasya topraklarına emperyalist maksatlarla yönelmiş olan Batılı güçlerin, oraları daha iyi sömürebilecekleri vasatı hazırlamak için kültürel dönüştürme ve kendi köklerine ya­bancılaştırma hususunda “öncülük” misyonunu sahiplenmektir.

Bu taşıyıcılığın bedeli olarak kazanılacak maddi kazançlara karşılık Türk yurtlarında 70 yıldır komünist diktatörlük altında kökleri -çok şükür ki- kurutulamayan Türk-İslam kimliğinin dejenere edilmesinin vebali çok büyüktür. Bu vebali sırtlananların bu dünyada olmasa bile varlığına her müslümanın mutlak olarak inanması gerek ahirette verecekleri hesab çok ağır olur.

İyi niyetle de olsa bu vebale girmesi muhtemel yöneticilerimiz bilmelidir ki, Kafkasya’ya, Orta Asya’ya Batı’nın hangi “iyi değer”ini götüreceklerse onun daha iyisi bizim inancımızda, öz kültürümüzde mevcuttur. Sorun, bu inanç ve kültürel değerlerimizle yönetim kademelerini işgal eden kişiler arasında ortaya çıkmış olan mesafedir. Tam anlamıyla “kendisi himmete muhtaç bir dede” olan bugünkü liderlerimiz kendilerini Türkistan’ın “ağa”sı olarak görseler bile “gayrıya himmet ede”cek mecalleri yoktur.

Türk yurtlarına himmet gerekli ise -ki gereklidir- bunu layıkıyla yerine gettirebilecek kadrolar parti merkezlerinde değil; dergahlarda, ocaklarda, mescidlerde aranmalıdır ve ümidimiz odur ki “gerçek himmet sahiplerinin himmeti ile” şafağın sökmesi yaklaşan “Türk Asrı” bu kadroları beklemektedir.

“…Ve fetih yakındır !”.

—————————-

(*) Dr. Hayati  BİCE tarafından 1993 yılında yeniden yayınlanmağa başlayan Türk Yurtları dergisinin ikinci cild ilk sayısının başyazısı olarak yayınlanan bu yazı aradan geçen 18 yılı aşkın sürede ne derecede doğrulandığını okurlar değerlendirecektir.