‘Benim Dağıstanım’da  Şeyh Şamil 1

 Dr. Hayati Bice

 Çağdaş Avar şairi Resul Hamzatov kitabın(2), “Kısaca   Kendime Dair” başlıklı önsözünde sazı eline aldıktan sonra şöyle giriyor söze:  “Dağlarımın insanları erkenden yetişkin olurlar. Sa­yıca küçücük bir halkız biz, hani şu bir avuç dediklerinden: topu topu ikiyüz ellibin Avar yaşar yeryü­zünde. Ama halkımın ünü, onu kuşatan dağların ardındaki sonsuz bozkırlarda da çağıldar durur. Başı bulutlara değen, çileleri, güçlükleri bitmez tükenmez dağlarımız kartal yürekli insanlar yarattılar. Yürekli savaşçıları, gözüpek cenkçileri için halkım yüzyıllardır büyülü şarkılar söyler durur.

 Çocukluğumda bir taşın üzerine oturur, babamın anlattığı birbirinden ilginç öyküleri dinlerdim: yüreğinde sekiz yara olduğu halde, bir kılıç vuruşuyla, düşman atlısını atıyla birlikte ikiye bölen Şamil; üzerine Lev Tolstoy’un da çok güzel bir roman yazdığı Naib Hacı Murat; söylencelere konu olmuş Gidatla’h Hoçbar; yanan bir lamba gibi gölgesi toprağa düşmeyen Çoh’lu güzel Kamalila Başira; seven ve sevilen bütün dağlı delikanlılar, bütün dağlı genç kızlar için birer tılsım niteliğinde olan Mahmud’un sevi şarkıları… üzerine öykülerdir bunlar.” (sh. 6)

Biz bu yazımızda Dağlı’nın kuşaktan kuşağa aktardığı bu öykülerden ve atalar sözlerinden şairin kitabıyla ölümsüzleştirdiği bir bölüğü; Şeyh Şamil ile ilgili olanları aktaracağız. İmam’ın Resul Hamzatov ile olan dramatik ilişkisi hatırlanırsa bunların önemi bir kat daha artacaktır.

 “Eğer geçmişe tabanca ile ateş edersen Gelecek sana topla karşılık verir.”

 ***

“ŞAMİL’E BİLMECE SORDULAR: Eline üzerinde üç düğüm bulunan, bir ucunda birbirine yakın iki düğüm, bunlardan uzakta, öteki uçta da üçüncü bir düğüm vardı. Haydi, çöz bakalım!

 Şamil ipi elinde düzeltti, baktı ve:

-Düğümün biri benim- dedi. -ikincisi benim Ölümüm. Şu uzakta duran üçüncüsü ise, benim düşlerimin, amaçlarımın yaşadığı ve benim yaşamım boyunca ulaşmak istediğim yer.” (sh. 209)

*

“BABAM ANLATMIŞTI: Birgün yakınları büyük Şamil’e sormuşlar:

-İmam, şiir yazmayı neden yasakladınız? Şamil yanıt vermiş:

-Yalnızca gerçek ozanların ozan olarak kalmalarını istediğim için. Çünkü gerçek ozanlar nasıl olsa sürdüreceklerdi şiir yazmayı. Yalancılar, ikiyüzlüler, kendilerini ozanmış gibi gösteren sahtekarlarsa yasağımdan korkup susacaklardı. Böylece de hem halkı, hem kendilerini aldatmaya bir son vereceklerdi.” (sh. 236)

*

“BİRGÜN ŞAMİL’E SORMUŞLAR: “Söylesene İmam, küçücük yarı aç Dağıstan yüzyıllar boyunca onca güçlü devlete karşı nasıl direndi, nasıl karşı koyabildi? Otuz yıl boyunca dünyanın en güçlü krallarına karşı nasıl savaşabildi?”

-Göğsünde aşk ve kin ateşi yanıyor olmasaydı Da­ğıstan hiçbir zaman bu savaşlardan sağ çıkamazdı-demiş Şamil,-Tansık yaratan ve utkuları gerçekleşti­ren işte bu ateştir. Bu ateş Dağıstan’ın ruhudur, yani Dağıstan’ın kendisi…

“Ben kimim?- diye sürdürmüş sözlerini Şamil. -Gimri diye uzak bir köyden bir bahçecinin oğlu. Pekçok insan gibi ne uzun boyluyum, ne geniş omuzluyum. Çocukluğumda hele iyice zayıf, cılız bir şeydim. Büyükler bana bakıp bakıp, fazla yaşayamıyacağımı söylerlerdi. Önce Ali’ydi adım. Sonra hastalandım; hastalığın da eski adımla birlikte gide­ceğini umarak Şamil adını koydular bana. Dünyayı gezmedim. Büyük kentlerde eğitim görmedim. Hanları-hamamları olan varsıl bir insan değilim. Köyü­müzdeki medresede okudum. Babamın eşeğe yüklediği şeftalileri Demirhan Şura pazarına götürüp satardım. Taşlı dağ çığırlarında, eşek önde ben arkada çok gidip geldim Demirhan Şura pazarına. Birgün bir olay geldi başıma. Çok, çok uzun yıllar önce oldu bu, ama ben hiç unutmuyorum bu olayı, unutmak da istemiyorum. Çünkü ruhum, ruhumdaki ateş o gün uyandı ve ben o gün Şamil oldum.

 Demirhan Şura’ya varmadan bir önceki köyün sınırında, birtakım gençler önümü kestiler. Niyetleri benimle eğlenmekti. Biri başımdan papağımı kaptı, kaçmaya başladı. Ben onun peşinden koşarken öte­kiler eşeğimden şeftali sepetlerini indirmeye başla­dılar. Benim umarsız, şaşkın durumuma bakıp gü­lüyorlar, eğleniyorlardı. Şakaları hiç hoşuma gitmemişti; içimde o güne dek bilmediğim bir ateşin tutuştuğunu duydum. Kemik saplı hançerimi çek­tim ve papağımı alıp kaçanın arkasından koşmaya başladım. Köyün ağzında yakaladım oğlanı ve bir çelmede kendisini kirli su dolu hendeğe yuvarlayıp, hançerimi gırtlağına dayadım. Amana geldi, yalvar­mağa başladı.

Ateşle oynama bundan böyle!- dedim.

Onu orada hendeğin içinde bırakıp çevreme bakın­dım. Sepetlerimi indirip şeftalilerimi dökenlerin herbiri bir yana kaçmıştı. Hemen en yakın evin damına çıkıp bağırdım:

-Hey, siz! Hançerimin ateşi karnınızı dağlasın istemiyorsanız döküp saçtığınız herşeyi toplayın!

Gençler sözlerimi ikiletmediler.

O gün pazarda yaşlılar, “Biz bu gencin adını ilerde de duyarız” diye konuşuyorlardı.

Bana gelince papağımı kaşımın üzerine yıkıp, iyi huylu eşeğimi dehleye dehleye yolumda ilerledim. Ben mi istemiştim kavgayı gürültüyü? Hayır. Sabrımı taşıran, yüreğimi alevlendiren onlar olmuştu.

Sonra yıllar geçti. Bir sabah bahçede çalışıyordum. Aşağıdan yukarıya, dağa humuslu toprak taşıyor ve tek tek her ağacın dibine döküyordum. Eski papağımla taşıyordum toprağı. Bu arada şunu ekliyeyim: çeşitli çarpışmalarda aldığım yaralarla süslüydü bedenim. Derken, bir de baktım, uzak hem de çok uzak köylerden bir takım Dağlılar geliyordu be­nim bulunduğum yere doğru. Dağlılar geldiler ve atımı eğerleyip silahımı kuşanmamı söyledi­ler. Savaşmak istemiyordum, bahçeciliği savaştan daha çok seviyordum. Bu nedenle Dağlıların isteğini geri çevirdim.

Bunun üzerine uzak köylerin elçisi Dağlılar:

-Şamil!-dediler. -Yabancı atlar pınarlarıımızdan su içiyor. Yabancılar üfleyip kandillerimizi söndürüyor. Kendin mi atlayacaksın atına yoksa biz mi yar­dım edelim sana?

O zaman, tıpkı haylaz gençlerin başından papağımı kapıp kaçtıkları, şeftalilerimi yere döktükleri günkü gibi bir ateşin tutuştuğunu duydum içimde. Tıpkı o günkü gibi, belki ondan da yakıcı bir ateşti bu. Bağ, bahçe, herşey bir anda silinip gitti gözümden. Ne yağmur, ne rüzgar, ne ayaz, görüyorsunuz, yirmi-beş yıldır dağlarda taşıyıp durduğum bu ateşi söndüremiyor. Köyler alev alev yanıyor, ormanlar du­man içinde kalıyor, çarpışmalar, toz-duman, tüm Kafkaslar tutuşuyor. Ateş budur işte!” (sh. 278-280).

*

“ANLATIRLAR Kİ: Şamil ve hocası Gazi Muhammed, bir gün Gimri boğazında düşmanın çemberine düşmüşler. Şamil, düşman süngülerinin üstüne atıhp hançeriyle yolunu temizleye temizleye dağa çekil­miş. Tam ondokuz yara almış ama kaçmayı da ba­şarmış. Dağlılar, öldüğünü düşünüyorlarmış. Köyüne çıkıp geldiğinde, çoktan karalar bağlamış olan annesi şaşkınlıkla ve sevinçle sormuş:

-Şamil! Oğlum! Nasıl kurtuldun? Şamil yanıt vermiş:

-Dağda bir pınara rastladım.

Dağlılar imamlarının, yaşlı Şamil’in Arap çöllerinde deveden düşüp öldüğünü duyduklarında şöyle söylemişlerdi:

-Anlaşılan yakınında bir Dağıstan pınarı yokmuş.” (sh. 289)

***

“1859 AĞUSTOS’UNDA, İmam Şamil, Gunib dağında atından indi ve yüce tutsak olarak Prens Baryatinski’nin katına çıktı. Sol bacağını biraz öne doğru açmış, ayağını küçük bir kayanın üzerine koymuştu; sağ eli kılıcının kabzasındaydı. Dumanlı bakış­larla çevresindeki dağları süzdükten sonra:

-Serdar!- dedi. -Bu dağların, bu dağlardaa yaşayan Dağlıların onurunu koruyabilmek için yirmibeş yıl savaştım. Hiçbir zaman iyi olmayacak ondokuz yara var vücudumda. Şu anda tutsak düşmüş bulunu­yorum, topraklarımız sizin elinizde artık.

-Bu topraklar için mi acıyorsun! Nereye baksan taş, kaya.

-Söylesene Serdar, hangimiz daha haklıyız bu sa­vaşta: bu toprakları güzel bilip bu topraklar uğruna ölen biz mi, yoksa bu toprakları beğenmeyip yine bu topraklar uğruna ölen siz mi?

Tutsak Şamil’i bir ay süren bir yolculuktan sonra Petersburg’a götürdüler, çarın katına çıkardılar. Çar Şamil’e sordu:

-Nasıl yollar, geçip geldiğin yerler?

-Büyük bir ülke, çok, çok büyük bir ülke.

-Söyle İmam, ülkemin bu denli büyük, devletimin bu denli güçlü olduğunu bilseydin, yine de böyle uzun bir savaşa girişir miydin, yoksa akıllıca davra­nır ve işin başında silahını bırakır mıydın?

-Siz bizim küçük, zayıf bir ülke olduğumuzu biliyordunuz, ama yine de bizimle böylesine uzun bir savaşa giriştiniz?..

Babamda Şamil’in bir mektubu var, ayrılık mektubu. Şöyle diyor İmam, Dağlılarına seslendiği bu mektubunda:

“Dağlılarım! Bu çıplak, bu yabanıl dağları sevin. Size pek az dünya nimeti sundu bu dağlar, ama bu dağlar olmasa, sizin toprağınız sizin toprağınıza benzemezdi; ve toprak olmadı mı, siz yoksul Dağlı­lar için özgürlük de olmazdı. Çarpışın bu dağlar için, savunun onları. Kılıçlarınızın ıslıklarını duyayım ve rahat uyuyayım son uykumda.”

*

Şamil’le birlikte iki oğlu da tutsak düşmüştü. an­cak oğullarının yazgıları Şamil’inkinden başka ol­du. Küçük oğlu Muhammed Şafi Çar’ın generallerinden oldu. Büyük oğlu Gazi Muhammed’i ise yazgısı Türkiye’ye attı.

Birgün Türkler gibi giyinmiş yaşh bir kadın geldi bana. Gençliğinde bir Türk’le evlenmiş ve kırk yıl İstanbul’da yaşamış bir Gürcü kadınıydı bu. Kocası ölmüştü, gurbet ellerde yapayalnız kalınca da durmamış, yurduna, Gürcistan’a dönmüştü. Beni ziyaretinin nedeni şuydu: İstanbul’da yaşadığı sıralarda Şamil’in küçük oğlunun torunlarıyla karşılaşmış, dost olmuştu.

-Nasıllar?-diye sordum kadına.

-Kötü.

-Neden?

-Çünkü Dağıstanları yok. Nasıl hasretlik çekiyorlar bir bilseniz! Bazan memurlar ellerinden sahibi ol­dukları topraklan alabileceklerini söyleyerek gözda­ğı veriyorlar kendilerine, aşağılıyorlar. “Alırsanız alın-diyorlar onlar da. -Nasıl olsa Dağıstanımız yok, ordan başka hiçbir toprak bizim için değerli değildir. “Benim memlekete döneceğimi öğrenince, Dağıstan’a da uğramamı, Şamil’in köyünü, çarpıştığı dağları ziyaret etmemi ve bu arada sizi bulmamı rica ettiler, içine Dağıstan toprağı koyup kendilerine göndermeniz için de şu mendili verdiler.

Gürcü kadının uzattığı mendili aldım.

Mendilin ortasına Arap harfleriyle “Şamil” adı işlenmişti.

Gürcü kadının anlattıkları duygulandırmıştı beni. Şamil’in torunlarının istediği toprağı göndereceğime söz verdim.

Daha sonra konuyu yaşlı Dağlılara açtım:

-Yaban ellerde yaşayanlara toprağımızı göndermeye değer mi?

-Başkası olsa değmezdi ya, Şamil’in torunlan baş­ka, gönder gitsin.

Yaşlı bir Dağlı, Şamil’in köyünden bir avuç toprak getirdi, toprağı İmam’ın adı işli mendilin içine koyduk…”

*

“-Denizi göremiyorum baba-demişti Cemaleddin, Şamil’in oğlu.

Çar’ın elinde rehindi Cemaleddin, Kadet ordusunda eğitim görmüştü, Dağıstan’a dönüşünde babasının ve dağlıların Çar’a karşı giriştikleri savaşı anlamsız, boşuna bir savaş olarak görmeye başlamıştı.

-Görürsün oğlum-dedi Şamil, -benim gözlerrimle bak yeter ki…” (sh. 312-315)

*

“ŞAMİL bir gün yazmanı Muhammed Tahir el-Karahi’ye sordu:

-Dağıstan’da kaç insan yaşar?

Muhammed Tahir nüfusla ilgili deftere bakıp söyle­di.

-Ben gerçek insanları soruyorum- diye çıkıştı Şamil.

-Elimde bu konuda bilgi yok efendim.

-Çok yakında olacak, savaş var önümüzde. Saymayı unutma gerçek insanları.” (sh. 333)

*

“Şamil Gunib dağında tutundu muydu, hiçbir düş­man kendisine ulaşamazdı. Ama bir gün bir hain çıktı ve düşmana gizli çığırı gösterdi. Feldmareşal Prens Baryatinski bu Dağlı’ya hizmetine karşılık al­tın verdi.

Daha sonra Şamil’in Kaluga’da bulunduğu sırada, hain baba evine geldi. Babası haine şöyle dedi:

-Sen hainsin. Sen Dağlı değilsin. Sen insan değil­sin. Sen benim oğlum değilsin.

Sonra oğlunu öldürdü, başını kesip altınlarla bir­likte kayalardan ırmağa attı. Kendisi de uzun yaşayamadı. Köyünde insan içine çıkacak yüzü kalmamıştı. Oğlundan dolayı büyük utanç duyuyordu. Başını alıp bilinmez bir yerlere gitti, bir daha da kendisinden haber alınamadı.

Dağlılar bugün bile hainin kesik başının ırmağa atıldığı yerden geçerken aşağıya taş atarlar. Derler ki, kuşlar bile buradan uçarken, “Hain! Hain!” diye çığrışırlarmış.” (sh. 334-335)

*

Ural’dan Tuna’ya dek

Görkemli bir nehircesine

Dalgalana, ışıldaya

Alaylar ilerliyor.

Bozkır başakları gibi dalgalanıyor

Başlarda beyaz sorguçlar.

Artlarını toz bulutlarına boğarak

Alaca atlılar geçiyor hızla.

Bataryalar yanaşık düzende.

Önde bayraklar dalgalanıyor

Trampetler çalıyor önde.

Toplar seke sarsıla ilerliyor.

Ve ateş emri verildi sanki

Dumanlar saçarak yanıyor fitiller.

Nice savaşlar görmüş, işinin ustası

Ak saçlı bir generalin komutasındalar.

Coşkun bir sel gibi gürültüyle ve dehşetli yavaş

-Bulutlar gibi yavaş nerdeyse-

Yürüyor alaylar.

Kazbek Dağı’nı uğursuz düşünceler almış

Kazbek Dağı kapkara düşlere gömülmüş

Kaşlar çatık, yüz bir karış,

Saymaya kalktı Kazbek Dağı

Sayamadı düşmanı.

 

Evet, sayılamayacak kadar çoktular.

Şarkılarımızda, birimize karşı yüz oldukları söylenir. “Bir kolu kesilen öteki koluyla, kafası kopan vücuduyla çar­pışmayı sürdürüyordu.” -diye anlatır yaşlılarımız o savaşı: -At leşleriyle yollara ve dağ boğazlanna bari­katlar kuruyorduk. Bize o zaman “Yeter kan döktü­ğünüz, direnmeniz boşuna. Ne yapacaksınız yani? Kanadınız var da göğe mi uçacaksınız? Tırnaklarınızla toprağı mı kazacaksınız?” dediler.

Şamil onlara şu karşılığı verdi:

-Kanadımız kılıcımızdır. Tırnaklarımız haançerlerimiz ve oklarımızdır.

Şamil’in komutasında yirmibeş yıl çarpıştı Dağlılar. Bu yıllar içinde Dağıstan’ın yalnız dış görünüşü de­ğişmedi, yer adları, ırmak, dağ, boğaz adları da de­ğişti. Avar Koysu’nun adı Kara Koysu, yani Kara Ir­mak oldu. Yaralı Dağlar, Ölüm Boğazı, Valerik Irmağı, Şamil Çığırı, Şamil Yolu gibi yer adları doğ­du, Şamil Dansı diye bir oyun ünlendi.

Savaşın yüreği Gunib Dağı’nda attı. İmam son na­mazını bu dağın doruklarında kıldı. Dua ederken açtığı ellerine bir kurşun geldi. İmam kımıldamadı bile, namazına devam etti. Dizine ve üzerinde na­maz kıldığı kayaya kan sıçramıştı. Namazını bitir­dikten sonra, müridleri kendisine:

-Yaralısın İmam.-dediler.

-Bu yara ne ki,- dedi İmam; yerden bir tutam ot ko­parıp elinin kanını sildi. -Bu yara iyileşir. Dağıstan kan kaybediyor asıl. İyileşmesi zor olan yara Dağıs­tan’ın yarası.

İşte bu çok zor günlerde İmam yıllar önce kara top­rağın bağrına karışmış olan yiğitleri yardıma çağır­dı: Ahulgo uğruna başkoyan yiğitleri, Hunzah’ta, Salta’da can verenleri, Gergebil’de düşenleri, Dargo şehidlerini…

Köylüsü, önceli, İmam Gazi Muhammed’i de unutmadı, sonra Topal Hacı Murat’ı, Alibekilav’ı, Ahberdilov’u ve daha pekçok yiğidi… Kimi kolsuz, kimi başsız, kimi yürekleri kurşunlanmış, paramparça, Dağıstan topraklarında yatan yiğitlerdi bunlar. Savaş, ölüm demektir. Dağıstan’ın en güzel yüzbin oğlunun ölümü.

Ve tutsak Şamil koca Rusya’yı bir baştan bir başa aşarak başkente götürülürken boyuna yineliyordu:

-Dağıstan küçük, halkımız küçük… Bin kıılıcım da­ha olacaktı ki, gösterecektim onlara!..

Yukarı Gunib’te bugüne dek korunmuş bir taş var­dır. Taşın üzerinde şu yazı okunur: “Tutsak Şamil’i teslim alırken Prens Baryatinski bu taşın üzerine oturmuştur.”

-Bütün karşı koymaların, bütün çabaların boşunaydı-demişti Prens tutsağına.

-Hayır, hiç de boşuna değildi-demişti Şamil de. -Bu savaşın anısını halkımız sonsuza dek yaşatacaktır. Bu savaş pekçok kanlıyı kardeş yaptı, birbirinin canına susamış pekçok köyü birleştirip dost etti, insanlarımızın, ulusumuzun toplumsal bilincini pekiştirip tek bir Dağıstan halkı yarattı. Yurd duygusunu, tek bir Dağıstan ülküsünü kazandık biz bu savaşla, az şey midir bunlar?” (Sh. 340-342)

*

AMA BABAM EN ÇOK ŞAMİL’İ ANLATMAYI SEVERDİ: İmam birgün müridleriyle birlikte bir köye uğra­mış. Köyün yaşlıları düşmanca karşılamışlar İmam’ı.

-Bıktık artık savaşmaktan- demişler. -Barış içinde yaşamak istiyoruz biz. Sen olmasaydın şimdiye ka­dar çoktan anlaşmış olurduk çarla.

-Sizler eskiden Dağlı gibi Dağhydınız. Şimdi Dağıs­tan’ın ekmeğini yiyip düşmana hizmet etmeye mi başladınız? Barışı ben mi bozdum? Tam tersine ba­rışı savunmuyor muyum ben?

-İmam, biz de Dağıstanlıyız, ama biz bu savaşın Dağıstan’ın hayrına olmadığını ve olmayacağını dü­şünüyoruz. Kuru kuruya inatla uzağa gidemez in­san.

-Sizler Dağıstanlı mısınız? Evet, yer olarak Dağıs­tan’da yaşıyorsunuz, ama yürekleriniz tavşan yüre­ği. Dağıstan kan yitirirken, ocağınızın başında pi­neklemek hoşunuza gidiyor sizin. Açın kapıları! Yoksa kılıçlarımızla açarız!

Köyün yaşlıları İmam’la uzun uzun konuşmuşlar, sonunda İmam’ı saygıdeğer, yüksek bir konuk ola­rak köylerine kabul etmeye ve ağırlamaya karar ver­mişler…

Kendinden kat kat güçlü düşmanla giriştiği savaş, pek çok bakımdan Şamil’in daha önce bu devle yap­tığı boğuşmayı andırıyordu. Düşman yabancısı ol­duğu dağlarda, Şamil’e çoğu kez körlemesine saldırıyordu. Şamil ise çevik hareketlerle saldırılardan kurtuluyor, uygun fırsat yakalar yakalamaz arasıra yandan, arasıra geriden kendisi saldırıya geçiyordu.

 

Sanırım her Dağlı Şamil’i kendince düşler, her Dağ­lı’nın kendine özgü bir Şamil tipi vardır. Benim de öyle.

 

Henüz gençtir Şamil. Ahulgo dağında, düz bir kaya­nın üzerine diz çökmüş, namaz kılıyor. Az önce Avar Koysu’nun sularıyla yıkanmış ellerini göğe kal­dırmış. Cüppesinin kolları sıvalı. Dudakları kımıl kımıl. Derler ki, İmam Dua ederken “Allah” dedi mi, insanların kulağına gelen söz “özgürlük” olurmuş, “özgürlük” dedi mi de, “Allah”…

Hazar’ın kıyısında bir daha sonsuza dek görüşme­mek üzere Dağıstan’la vedalaşıyor. Çar’a tutsak düşmüş. Yüksekçe bir kayanın üzerinden Hazar’ın coşkun sularına bakıyor. Dudakları yine kımıl kı­mıl. Ama bu kez duyulan sözler ne “Allah”, ne de “özgürlük”; “Elveda!” diyor İmam. Derler ki, bu sıra­da İmam’ın yanağında küçücük bir damlanın parıl­dadığını görenler olmuş. Ama Şamil, hiçbir zaman ağlamamıştır. Bu küçücük damla da olsa olsa, de­nizden uçup gelen bir serpintiydi bana kalırsa…

İmam’ı Dağıstan’dan götürdüler. Sonra dört yanı mazgallarla dolu bir kale yaptılar. Mazgallardan top ve tüfek namluları görülüyordu. Namlular gerçi ateş kusmuyorlardı ama sanki “Uslu durun Dağlılar, yoksa karışmayız” der gibiydiler. (sh. 343-345-349).

“Dilini de toprağını korur gibi korumalı insan” demişti Şamil, (sh. 378)

*

ŞAMÎL’E SORMUŞLAR: -Dağıstan’da niçin bu ka­dar çok ulus var?

-Birinin basma birşey geldi mi, ötekiler ona yardım etsin, biri şarkı söylerken, ötekiler ona eşlik etsin diye…

*

“Hacı Murat’ın kendisi Şamil’e ihanet edip de Rus­lara geçince Şamil de Naibi için, “Herhalde annesinin söylediği ninnileri unuttu” demişti. Hacı Mu­rat’ın annesinin söylediği ninni şuydu:

“Dinle şarkımı oğul

Gülücükle yanağında

Bir yiğidin şarkısı bu

Yaşayan hep onurla.

 

Belindeki kılıcının

Hakkını verirdi yiğit

Doludizgin koşan ata

Atlar binerdi yiğit.

 

Dağ ırmaklarını geçer gibi

Aşardı sınırları

Kılıcının şimşeğiyle

Keserdi sıradağları.

 

Yüzyıllık meşeleri

Bükerdi tek eliyle

Sen de kartalcığım benim

Böyle bir yiğit olacaksın işte.”

 

Anne gülümseyen küçük yüze bakar ve şarkısında söylediği sözlere inanırdı: oğlunu, biricik Hacı Murat’ını gelecekte ne çetin sınavların beklediğini bil­meden. …

Oğlunun Şamil’den ayrılıp Ruslara geçtiğini öğre­nen anne, bir başka şarkı söylemişti:

Sarp kayalardan bir uçuruma atladın,

Korkmadın hiçbir yükseklikten.

Şimdi bir dipsiz kuyudur yerin,

Sen artık evine dönebilmezsin.

 

Arsızca saldınp kendi Dağlarına,

Kaç çabuk, gizlen, karanlıklara.

Oysa kendin düşmana bir ganimetsin,

Sen artık evine dönebilmezsin.

 

Acı dolu, kapkara günlerim benim,

Bu nasıl analık, ben bilemedim.

Kapana düştün, demir tırnaklı bir kafes içindesin,

Sen artık evine dönebilmezsin.

 

İmam’ı küçük gördün, Çar’dan nefret ettin,

Ama dur, bunlar daha hiçbir şey değil:

Öz dağlarını bile sevmesini bilmedin

Sen artık evine dönebilmezsin.

Bilindiği gibi Hacı Murat, daha sonra Ruslardan kaçıp yeniden dağlara dönmek istedi, ama kendisini kaçarken yakalayıp öldürdüler, başını kestiler. O zaman acılı ananın bir başka şarkısı duyuldu dağ­larda:

 

Kalktı balta, baş yok artık omuzda

Ama boş bir söylenti bu, boş bir söylenti

Savaş kurallarında, kanlı çarpışmalarda

Öyle gerekli ki o baş bize, öyle gerekli ki.

Bir yol kıyısına gömülü başsız ölü

Ama boş bir söylenti bu, boş bir söylenti

Kuşatılmış dağlarda, göğüs göğüse çarpışmalarda

O omuzlar öyle gerekli ki bize, o kollar öyle gerekli ki.

Keskin kılıçlara, sivri hançerlere sorun:

Sağ mı ölü mü Naibi Şamil’in?

Dağlar artık barut kokmaz mı oldu,

Topraktan dumanlar yükselmiyor mu?

Adı kartalca yükseklerde uçardı

Soldu, söndü bu ad yaşamının sonuna doğru

Bu utanç lekesini şimdi, kılıçlar temizliyor

Bu yaşam eğriliğini şimdi, kılıçlar düzeltiyor.”

*

ŞAMİL’İN ANNESİNİN ŞARKISI: “Şarkıda ya gülme, ya gözyaşı vardır. Bize, Dağlılara ise, şu anda ne gülme, ne gözyaşı gerekli. Biz savaşıyoruz. Erkeklik, yüreklilik, nice yıkıma uğramış olursa olsun, sızlanmamalı, yakınmamalı, ağlamamahdır. Öte yandan, sevinip gülmemiz için ortada hiçbir neden yok. Yüreklerimiz üzünç, acı dolu. Dün, mescidin orda dans edip şarkı söyleyen gençleri cezalandırdım. Aptallık bu yaptıkları. Eğer bir kez daha görürsem yine cezalandırırım. Sizlere şiir, şarkı gerekliyse Kur’an okuyun…”

İmam Şamil, Dağıstan’da şarkı söylenmesini böyle yasaklamıştı.

 

…Ama yine de sağ kaldı şarkılar, bize değin ulaştı­lar, üstelik de, talihin bir cilvesi olarak, bunlara bugün “Şamil Şarkıları” denilir.

Şamil’in annesinin şarkısından sözedecektik… Ahulgo köyünün düşman eline geçtiği günler… Ahulgo savaşı pek çok kahraman yaratmıştı. Ama bu kahramanların hepsi orada, savaş alanında kal­dılar. Düşmana tutsak düşmek istemeyen yaralılar kendilerini Avar Koysu’ya atıyorlardı. Kuşatılanlar arasında Şamil’in kızkardeşi ve onun çocukları da vardı.

İşte bu çetin günlerde yaralanan İmam, kendi köyü Gimri’ye geldi. Daha atının dizginlerini müridlerine uzatmadan, birinin şarkı söylediğini duydu. Şarkı da değil, bir ağıttı bu:

“Ağlayın ey Dağlılar, ağlayın Şehidlere ağlayın, yiğitleri ululayın. Ahulgo kalesini düşmanlar aldı Bir tek Dağlı sağ kalmadı…”

Ağıtta daha sonra tek tek şehidlerin adları sıralanı­yor, kara haberi duyunca dağlardaki bütün pınar­ların kuruduğu söylenerek, herkesin karalar bağlaması isteniyordu. Yine, dağlıları koruması, İmam’a güç vermesi, Petersburg’da Çar’ın elinde bulunan Şamil’in oğlu Cemaleddin’i koruması için Tanrı’ya yakarılıyordu.

Şamil bir taşın üstüne oturdu, parmaklarını kınalı, gür sakalının içine daldınp çevresindekileri süzdü, sonra:

-Yunus, dedi, -kaç dize var bu ağıtta?

-Yüziki dize, İmam.

-Ağıdı yakanı bul, yüz kırbaç vur, iki kırbacı bana bırak,

Yunus kırbacını çekti.

-Ağıdı kim yaktı? Kimseden karşılık yok.

-Ağıdı kim yaktı, dedim!

Bu sırada iki gözü iki çeşme, beli bükülmüş, yaşh bir kadın yaklaştı: İmamın annesiydi bu, elinde bir meydan süpürgesi tutuyordu.

-Oğlum, bu ağıdı ben yaktım. Evimizde bugün yas var. Al şu süpürgeyi buyruğunu yerine getir.

İmam biraz düşündü, sonra annesinin elinden sü­pürgeyi alıp duvara dayadı.

-Ana, sen eve git.

Ana, oğluna bir göz attı, evinin yolunu tuttu, ilerde, köşeyi dönünce, duvarın ardına gizlenip gözlemeye başladı. Şamil kemerini çözdü, kılıcını çıkardı, Çer­kes cüppesini fırlatıp attı.

-Anaya el kaldırılmaz! Onun suçunu oğlu olarak ben üzerime alıyorum.

Yarı beline kadar soyunup toprağa uzandı, müridine:

-Kırbacını neden gizledin?- diye sordu. ÇÇıkar ve ne diyorsam yap!

Mürid kararsızdı. İmam kaşlarını çattı. Bunun ne anlama geldiğini mürid çok iyi bilirdi.

Vurmaya başladı İmam’a. Ama döver gibi değil, okşar gibi vuruyordu. Şamil firlayıp yerden kalktı:

-Sen yat! diye bağırdı müride.

Mürid soyunup yere uzandı. Şamil kamçıyı üç kez şaklattı. Müridin sırtında kıpkırmızı üç yara izi ka­bardı.

-Nasıl vuracakmışsın, anladın mı! Al kırbacını ve benim gibi vur!

Mürid, İmam’ı kırbaçlamaya başladı. Her vuruşunu sayıyordu:

-Yirmisekiz, yirmidokuz…

-Hayır, daha yirmiyedi oldu, doğru say!

Müridin alnından terler boşanıyordu. İmam’ın sırtı, üzerine yolların, çığırların çaprazlaştığı, ardarda ko­yun sürülerinin geçtiği bir dağ yamacı gibi olmuştu.

Sonunda ceza bitti, mürid derin derin soluyarak bir taşın üzerine çöktü. Şamil üstünü giydi, silahlarını kuşandı, çevresindekilere dönüp:

-Dağlılar! dedi. -Bize bir tek şey gerek:: savaşmak! Şarkılar düzüp ağıtlar yakacak zamanımız yok. Varsın düşmanlarımız şarkı yaksın üzerimize. Kılıçlarımızla öğretelim onlara bunu. Gözyaşlarınızı si­lin, hançerlerinizi bileyin. Ahulgo’yu yitirdik ama, Dağıstan daha sağ ve savaş daha bitmedi.

O günün üzerine, Gunib de düşüp son savaş sesleri dinene dek Dağıstan tam yirmibeş yıl daha savaştı.

Birkaç gün süren Gunib savaşının en ateşli anlarından birinde İmam, mescidde dua ediyordu, ilk karısı Fadimat:

-Dağıstan hiçbir zaman böyle bir yıkım göörmedi! dedi

-Yanılıyorsun Fadimat, dedi Şamil. -Dağısstan daha önce de böyle bir yıkım gördü.

-Ne zaman?

-Senin gibi bir karım varken, üzerine Şuaynat’la ev­lendiğim zaman!

İmam gülümsedi. Hemen oracıkta, mescidde yat­makta olan yaralı müridler de gülümsediler. İmam’ın ilk kez gülümsediğini gören bütün Dağıs­tan gülümsedi.

Dağıstan’ın en güç anında, yarattığı, varlıklanndan övünç duyduğu herşeyin yıkıldığı bir anda gülüyor­du İmam. Tutsak düşmesine bir kaç saat kalmışken gülüyordu.

Ama sonra birden sustu, ciddileşti. Üç karısını yanyana oturttu:

-Bana rahmetli anamın yaktığı ağıdı söyleyin!

Fadimat, Nefisat, Şuaynat, üçü bir ağızdan söyledi­ler:

“Ağlayın ey Dağlılar, ağlayın…” Şarkının son ezgileri de bitti. Gökte ay doğmuştu.

-Bir kez daha söyleyin! dedi İmam, sesi üzünçlüydü.

Fadimat, Nefisat, Şuaynat bir kez daha söylediler. Bu kez şarkı daha uzaklara ulaştı. Ayışığı ile aydınlanan üzünçlü kayalar, salkım söğütler, Gunib ka­yınları duydu şarkıyı.

-Bir kez daha!

Şarkı çok daha uzaklara ulaştı. Gunib çevresinde yanan köyler uzak dağların ötesindeki suskun köy­ler ve mezarlarında müridler duydu şarkıyı. Şafak sökmek üzereydi. Cenk yeniden başladı. En sonun­cu çarpışmaydı bu artık. Son silah sesleri de kesilip savaş alanına sessizlik çöktüğünde şarkı da duyul­maz olmuştu.

Saygın tutsaktı imam. Silahlarını ve atını geri verdi­ler, kendisine karılarını verdiler, ama Dağıstan’ında bırakmadılar O’nu. Kuzeye, uzaklara bir yerlere götürdüler. Dağıstan’ından kala kala bir tek yaşlı anacığının yaktığı ağıt kalmıştı. Bu ağıdı O’na üç karısı bir ağızdan söylemişti. Sonra Nefisat’la Şuay­nat kaldılar. Sonra, -bu kez artık uzak Arap çöllerinde ve ölmek üzereyken- kendisinin de son şarkı­sı olan Şuaynat’tan dinledi şarkıyı.” (sh. 419-425)

*

CEMALEDDİN’İN ŞARKISI: Sekiz yaşındaki tutsak, Dağıstan’a yirmidört yaşında bir delikanlı olarak döndü. Oğlunun dönebilmesi için İmam’ın çokça güç, sabır ve kurnazlık göstermesi gerekti. Şamil, değiş-tokuş için elinde tutsak bulunan Rus askerle­rini önerdi, Çar’a. Ama Çar bütün önerileri geri çe­virdi. Genç Dağlı ona Petersburg’da gerekliydi. Oğlunu öldürmekle gözdağı vererek Şamil’i bu anlamsız savaşa son vermesi için kandırmaya çalış­tı. Ama Şamil söz dinlemiyordu. Oğlunun ağzından (belki de oğlunun kendisi) Çar’ın çok güçlü ve yenil­mez olduğunu yazdılar. Dağıstan kan yitiriyordu; daha fazla direnmenin, daha çok yüreği dağlayıp daha büyük acılar ve yıkımlar yaratmaktan başka bir sonucu olmayacaktı.

İnatçı İmam’ı yola getirmek olanaksızdı. Bu arada Hacı Murat birkaç müridiyle birlikte Çar’dan yana geçmiş, ama ailesini, annesini, karısını, kızını ve oğlunu bu yanda, dağlarda bırakmıştı. Doğal olarak Hacı Murat’ın ailesi olduğu gibi Şamil’in eline geçmişti. Şamil Hacı Murat’a, eğer dönmezse oğlunun başını uçuracağını, anasını, karısını ve kızını ise canları ne isterse yapsınlar diye askerlerine teslim edeceğini yazmıştı.

Hacı Murat ailesini içinde bulunduğu güç durum­dan kurtarmak, böylece de inatçı İmam’a karşı ver­diği savaşta eli kolu bağlı durumdan kurtulmak is­tiyordu. O günlerde söylediği bir söz var Naibin:

“Elim, kolum bir urganla bağlı ve urganın ucu Şamil’de”. Şamil’e Hacı Murat’ın ailesini salıvermesi için herhangi bir kurtulmalık önermek sözkonusu bile olamazdı. Hacı Murat’ın kurtulmalık vererek ailesine kavuşmak istediğini duyan Şamil şöyle demişti: “Herşeyin üstüne bu adam bir de çıldırmış galiba.”

Ama Hacı Murat’ı bağlayan urganın ucu Şamil’in elindeyse Hacı Murat’ın elinde de, doğruca Şamil’in yüreğine uzanan bir ipin ucu vardı. Bu ip, Cemaleddin’di. Hacı Murat, Vorontsov’a başvurarak, “Çar, Cemaleddin’i salıversin, dedi. O zaman Şamil de belki ailemi bana geri verir. Anam, karım, çocuk­larım onun elindeyken O’na karşı savaşmam demek kendi ailemi kendi ellerimle boğup öldürmem de­mektir.”

Vorontsov, Hacı Murat’ın dileğini Çar’a iletti. Çar, değiş tokuşa razı olmuştu, Şamil’e bir mektup yaz­dılar: “Hacı ailesini salıverirsen Murat’ın, oğluna kavuşursun.”

Şamil güç bir seçimle karşı karşıyaydı. Üç gün üç gece ne kendisi ne ailesi gözlerini kırpmadı. Dör­düncü gün İmam. Hacı Murat’ın oğlu Buluç’u yanına çağırdı.

-Şen Hacı Murat’ın oğlu musun?

-Evet, ben Hacı Murat’ın oğluyum, İmam.

-Peki, babanın ne yaptığını biliyor musun?

-Biliyorum, İmam.

-Ne diyorsun buna?

-Ne diyebilirim, İmam?

-O’nu görmek istiyor musun?

-Hem de nasıl!..

-Peki, seni, yanma ananı, nineni ve bacını da katıp babana göndereceğim.

-Hayır, olmaz İmam, gidemem. Benim yerim Dağıs­tan. Oralar, O’nun bulunduğu yerler Dağıstan de­ğil.

-Gitmen gerek Buluç, buyruğumdur bu sana.

-Gidemem İmam. İstersen hemen şimdi buracıkta vur başımı, ama gidemem.

-Bakıyorum sen de baban gibi dikbaşlısın..

-Sana baş kaldırmak aklımızın köşesinden geçmez İmam. Ama benden oraya gitmemi isteme. En iyisi beni cepheye gönder. Yaşamımın şuncacık değeri yoktur, bilesin.

-Düşmana karşı.

O gün Şamil, Buluç’a en güzel hançerlerinden birini armağan etti.

-Bu hançeri, baban gibi ustalıkla kullan. Yalnız, onun gibi kime vuracağını şaşırma.

Hacı Murat’ın düşündüğü alışveriş gerçekleşmedi. Oğlu onun yanına geçmek istememişti. Böylece Cemaleddin de babasına dönemedi.

Ama Şamil boş durmuyor, oğluna kavuşmak için türlü düzenler kuruyor. Öteki oğlu Gazi Muhammed’i, Tsinandali’ye, Gürcü prenseslerinin sarayına bir baskına yolladı. Baskın sonunda Prenses Çavçavadze ve Orbeliani, Şamil’in tutsağı oldular.

Artık Şamil kendi koşullarını dayatabilirdi Çar’a. Gürcü prensesleri kurtarmak için Çarın yapmaya­cağı şey olamazdı. “Oğlumu verirsen prenseslerini veririm.” Şamil’in son sözü buydu.

Ve işte beklenen gün… Arada küçük bir ırmak akı­yor… Bu yanda özgürlüklerine kavuşmayı bekleyen Gürcü prensesler, öte yanda, Rus askerlerinin eşliğinde İmam’ın oğlu. Şamil de atına binmiş, ırmak kıyısında duruyor. Cemaleddin’i seçebilmek için karşı kıyıdaki kalabalığı tarıyor gözleri. Öyle uzun bir süredir görmediler ki birbirlerini, bakalım baba oğulu. oğul babayı tanıyabilecek mi hemen?

İmam’a karşı kıyıdaki kalabalık arasından kaputu altın apoletli çelimli, genç bir subayı gösterdiler; genç subay, öteki subay arkadaşlarına birşeyler söylüyor, onlarla kucaklaşıyordu. Sonra orada, bi­raz açıkta duran bir genç kızın yanına yaklaştı ve elini öptü. Arada bir, bu kıyıya beyaz bir atın üs­tünde duran babasına göz atıyordu.

İmam hiçbir davranışı kaçırmamak istercesine gözünü genç subaydan ayırmadan:

-Bu mu benim oğlum? diye sordu yanındakilere.

-Evet İmam, dediler. Cemaleddin, oğlun O’dur.

-Karşı kıyıya bir çerkes cüppesi götürün, giyinsin; bizim silahlarımızdan götürün, kuşansın. Artık, bir Çar subayı değil, Dağıstanlı bir savaşçıdır O. Üze­rindeki şu sırmalı, süslü şeyleri de ırmağa atın! Yoksa O’nu o üzerindekilerle yanıma yaklaştırmam.

Cemaleddin babasının isteğini yerine getirip üzerindekileri değiştirdi. Çerkeş cüppesi giydi, Dağlı silah­larını kuşandı. Ama cüppesinin ve papağının altın­da, Cemaleddin’in yüreği ve başı vardı ve bunları hiçbir biçimde değiştirmek olanağı yoktu.

Ve işte sonunda Cemaleddin ırmağı geçti, babasına yaktaştı:

-Oğlum!

-Baba!

Cemaleddin’e bir at verdiler. Vedeno’ya kadar bü­tün yolu baba-oğul birlikte, yanyana aştılar. Arada bir baba soruyordu:

-Söyle Cemaleddin, buraları anımsıyor musun? Şu kayaları, köyümüzü, Gimri’yi, Ahulgo’yu?..

-Baba, o sıralar çok küçüktüm.

-Söyle, birkez olsun Dağıstan için dua ettin mi? Dualarımızı unutmamışsındır herhalde? Kur’an’daki ayetleri?

Cemaleddin isteksizce:

-Bulunduğum yerde, elimin altında bir Kurr’an yok­tu, baba,dedi.

-Cenab-ı Allah’ın önünde bir kez olsun secdeye var­madın mı yani? Dua etmedin mi? Oruç tutmadın mı? Namaz kılmadın mı?

-Baba, konuşmamız gerek.

Şamil atını mahmuzlayıp oğlunun yanından ayrıldı.

Ertesi sabah İmam oğlunu yanına çağırdı.

-Güneşin dağların ardında yükselişine bak, Cemaleddin. Güzel bir görünüm, değil mi?

-Güzel, baba.

-Bu dağlar, bu güneş için canını vermeye hazır mı­sın?

-Baba, konuşmamız gerek.

-Konuş öyleyse.

-Baba, Çar yüce. Çar çok varsıl. Çar çok güçlü. Bu dağların acınasılığını, bu dağların yoksulluğunu, karanlığını böylesine savunmak niye? Rusların bü­yük bir dili, yazını, müziği var. Bırak gelsinler. Rus­ya’yla birleşmekten Dağıstan yalnızca kazanacaktır. Gerçeği görmenin, silahları kınına sokup eski yara­ları sarmanın zamanıdır. İnan bana, Dağıstan’ı sen­den daha az sevmiyorum…

-Cemaleddin!

-Baba, bütün Dağıstan’da hiç değilse bir kez olsun yanmamış bir tek köy, yaralanmamış bir tek kaya, üzerine kan sıçramamış bir tek taş yok!

-Görüyorum ki senin bu yaralı kayaları koorumak için ne hazırlığın, ne de yeteneğin var.

-Baba!

-Ben gayrı senin baban değilim. Ve meğer sen de benim oğlum değilmişsin. Senin böyle konuştuğunu duyan ölüler mezarlarından fırlamalıydılar. Ya ben, yaşayan ben ne yapmalıyım, senden bu sözleri duy­duğum şu anda? Dağlar bile nasıl karardı görüyor musun?

Şamil en yakın adamlarını ve aile üyelerini topladı,

-İnsanlar! Sizlere oğlumun bana neler deddiğini söy­lemek istiyorum. Oğlum Çar’ın büyük, güçlü, varsıl olduğunu ve bizim boşuna savaştığımızı söylüyor. Silahlarımızı atmalı ve Çar’a boyun eğmeliymişiz. Bu sözleri değil söylemeye, düşünmeye bile cesaret edecek adamı Dağıstan’da bir an bile tutmam sanırdım kendimi. Ama bugün bu sözler, üstelik de bi­zim evimizde söyleniyor. Hem de kim söylüyor? Be­nim oğlum! Dağıstan’ı ve beni rezil etmesi için Çar’ın gönderdiği bu adama ne yapayım ben şimdi? Düşman süngüleri Dağıstan’ın ve benim göğsüme kaç kez saplanmıştır, bağrımızı paramparça etmiş­tir, sizler çok iyi biliyorsunuz. Bu kez benim kendi ellerimle dövdüğüm, Çar’ın bileyip üzerime saldığı bir süngü saplandı yüreğime. Ne yapayım ben şim­di?

Yakınları İmam’ın sözlerini üzünçle dinliyordu. Yal­nızca anne söylenen bu sözlere bir türlü inanamıyordu.

Şamil Cemaleddin’e döndü:

-Ey dağların düşmanı! Sesini duyamayacağım bir yere gideceksin! Baban yok artık, Dağıstan’ın yok! Gürcü prensesleri seninle değiştirmiştim, seni kiminle değiştireyim? Ne yapayım ben seni?

-Ne istersen yap, baba. Vur, öldür, istersen, ama önce dinle,

-Yeter!.. Allah bana, “Düşmanı öldürr!” diyor. Bense O’na, “Bu düşman değil, yolunu şaşırmış bir oğul­dur” diyorum. “Elimden parmağımı kesecek gücüm yok!” diyorum. Yaşayacaksın… Ama üzerindeki şu hançeri çıkar. Silah savaşmaya hazır olan içindir.

Şamil oğlunu uzak bir köye gönderdi. Cemaleddin bu köyde, dalından kopmuş bir yaprak gibi yaşadı. Onulmaz yürek yarası, kötü beslenme, alışkın ol­madığı iklim sonucu vereme yakalandı, İmam sava­şıyor, oğlu ise, güngüne sararıp soluyordu. Ağır bir yargı giymişti sanki. Bu arada İmam’dan habersiz olarak Fadimat oğlunu görmeğe geldi. Ekmekten yapılmış oyuncaklar getirmişti yanısıra. Hamurdan yapılıp ekmek gibi pişirilmiş hançer, kartal ve kılıçtı bunlar. Avludan tezek getirip ocakta bir ateş yaktı ana. Ekmekten oyuncakları bu ateşte ısıttı, üzerlerine konan külleri üfleyerek temizledi, sonra küçük bir bebeği besler gibi, ikiye böldüğü sıcacık ekmeği Cemaleddin’e uzattı:

-Ana, sütü yetmedi mi, dağkeçisinin sütüne alıştı­rır bebeğini.

Cemaleddin şaşkın gözlerle bakıyordu annesine. Sanki ilk kez görüyordu onu. Birden onun genç, gü­zel olduğu günleri anımsadı. Çocukluğunda da bu ekmeklerle beslerdi annesi kendisini. Ata benzeyen beşiği başında, aslan sütüyle beslenmiş bir gencin şarkısını söylerdi. Beşiğindeki küçücük yastığının altında tahtadan bir hançer dururdu.

Cemaleddin tıpkı çocukluğunda olduğu gibi:

-Anne! diye bağırdı birden.

-Cemal, oğlum, döndün bana! diye karşılık verdi annesi.

Cemaleddin annesine bakıyordu. Sönmeye yüz tu­tan ocağın başında hasta oğlunun üzerine eğilen anne, tıpkı yaşamının şafağında olduğu gibi ona ninniler söylemeye başladı.

İmam, müridleriyle birlikte, oğlunun hiç bilmediği uzak bir yerlerde savaşıyordu. Karısı Fadimat ise, göz göre göre ölmekte olan ilk yavrusuna ayrılık şarkıları söylüyordu,

Hemen oralarda bir yerde, kayaların arasında bir ır­mak inliyor gibi geldi Cemaleddin’e. Kapının orda, kuru otlar üzerinde bir buzağı yatıyordu sanki.

Gimri’deki evlerini, babasını, kendisine armağan edilen ilk atı anımsadı. Annesi, bir yağmur iplikçiğinden  gökyüzüne  tırmanan  neşeli  Dingir-Dangarçu’nun şarkısını okuyordu…

Öz dağları geliyordu Cemaleddin’in gözünün önüne. Karlar eriyor, sular kayaların arasından çağıldayarak akıyordu. Sıradağlar boyunca bulutlar yüzüyor­du gökte. Dört yanından Dağıstan çevreliyordu, bir yaban yerde unutulup kalmış Cemaleddin’i. Annesi ise durmadan şarkı söylüyordu. Oğlu olan anaların şarkılarını, oğlu ölen anaların şarkılarını, oğullar öl­dükten sonra kalan şarkıları Şamil, Hacı Murat, Gazi Muhammed, Hamza Bey, Yiğit Hoçbar, Portu Fadimat, Nadir Şah’ın bozgun şarkılarını, gidip de dönmeyenler üzerine yakılmış ağıtları söylüyordu.

Ocakta ateş sönmüştü. Dağıstan’sa ateşler içindeydi.

Her iki ateş de Cemaleddin’in gözlerine yansıyordu.

Annesinin söylediği şarkılar canlandırmıştı delikan­lıyı. Dağıstan’a duyduğu sevgi canlanmış, yüreğini yakmağa başlamıştı. Fadimat, “Haydi, git, babanın yanında cenge gir” dedi oğluna.

-Anne ben Dağıstan’a daha şimdi döndüm. Babam­la işte şimdi karşılaştım. Bana silahlarımı getir. Ben, Şamil’in oğluyum. Evde, ocak başında ölme­meliyim. Şu anda çarpışmalar nerde en yoğunsa, beni oraya götür.

Ananın söylediği şarkılar baba buyruklarının yapamadığını yapmıştı… (Sh. 430-437).

*

ŞAMİL’İN BİR YAZICISI VARDI: Muhammed Tahir el-Karahi. Şamil O’nu hiçbir zaman tehlikeli yerlere sokmazdı. Ama Muhammed Tahir bu durumdan hiç hoşnut değildi. Birgün:

-İmam, dedi, yoksa bana güvenin mi yok? Beni de cenk alanına gönder!

-Herkes ölse bile sen sağ kalmalısın, Tahir. Elde kı­lıç çarpışan savaşçılarımızdan yitenlerin yerlerine yenilerini buluruz, ama senden başka eli kalem tutanımız yok. Sen, savaşlarımızın kitabını yazmayı sürdür.

 

Muhammed Tahir kitabını bitiremeden öldü, ama oğlu babasının işini sürdürdü. Bu kitabın adı şöy­leydi: “İmam’ın Kılıcının Bazı Savaşlardaki Işıltısı”.

Şamil’in büyük bir kitaplığı vardı. Yirmibeş yıl, on katır yükü tutan bu kitapları ordan oraya taşıyıp durdu. Bu kitaplar olmadan yaşayamazdı. Gunib Dağı’nda tutsak alınırken, kitaplarıyla kılıcının kendisine bırakılmasını rica etti. Kaluga’da yaşadığı sıralar durmadan kitap isterdi. Şöyle derdi: “Kılıç yüzünden pek çok savaşın yitirildiği olmuştur, ama kitap yüzünden bir tek savaş bile yitirilmemiştir.”

Cemaleddin Rusya’dan döndüğünde imam oğlundan üstündekileri çıkarıp Dağlı giysileri giymesini istedi, ama kitaplanna dokunmadı. “Bu gavur kitapları”nın ırmağa atılmasını önerenlere de şöyle dedi: “Bu kitaplar bizim üzerimize ateş açmadı, köylerimizi yakmadı, insanlarımızı öldürmedi. Kim ki kitabı aşağılar, kitap da onu bir paralık eder.” (sh. 459-460).

*

“Benim Dağıstanım” kitabında Resul Hamzatov’un İmam Şamil île ilgili yazdıkları hemen hemen bu kadar. Görüldüğü kadarıyla yazar tarihî realiteyi mümkün olduğunca doğru olarak yansıtmaya çalış­mış. Kimi yerlerdeki İslam ile ilgili hassasiyet azlığı yazarın kendisine mi aittir, yoksa çevirenin İslamî kültürüyle mi ilişkilidir doğrusu anlayamadık. Ayrı­ca kitaptan alıntıladığımız bölümlerde, bu kitabı Türkiye’de okuyabllmemizi sağlayan çevirene duy­duğumuz saygıyla, dilde göze batan bazı aşırılıkları hoşgörünüz, diyorum.

—————————

(*) Rasul Hamzatov : Dağıstan’ın büyük halk şairi Rasul Hamzatov 8 Eylül 1923 tarihinde Dağıstan’ın Hunzah bölgesinde Tsada köyünde doğdu. 1943 yılında SSCB Yazarlar Birliği üyeliğine seçildi. Hamzatov’un ilk kitabı da yine 1943 yılında Avar dilinde yayınlanmıştır. 1950 yılından itibaren de uzun süre Dağıstan Yazarlar Birliği Başkanı olarak görev yaptı.

Rus ve Avar dillerinde kaleme aldığı şiir ve nesirlerden oluşan birçok kitabı var. Şiirlerinden bazıları ve Benim Dağıstanım anı-söyleşi türündeki kitabı Mazlum Beyhan tarafından Türkiye Türkçesine çevrildi.

Şairin şiirlerinden bazıları Raymond Paus, Yuri Antonovi, Aleksandr Pahmutov gibi ünlü kompozitörler bestelenmiştir.

Rasul Hamzatov’un doğumun 80. yıldönümü ve 81. yaşına girmesi  dolayısıyla 10 Eylül 2003 tarihinde kutlamalar yapıldı. Dağıstan yetkililerinden Magomed İsayev, “Rasul bizim bir tanemiz, bölge insanları onun jübilesinin en güzel şekilde gerçekleşmesi için elinden gelen her şeyi yapacaktır” demişti. Hamzatov’un doğduğu ev olan halk şairi babası Hamzat Tsadas’ın müze evi de bu yıldönümü vesilesi ile restore edildi. 

Rasul Hamzatov, 2.11.2003 tarihinde Moskova Merkez Hastanesi’nde hayatını  kaybetti. Uluslararası Yazarlar Birliği Başkanı Şovkat Niyazi, Dağıstan’ın ünlü şairi Rasul Hamzatov’un 2 Kasım 2003 günü  saat 13:30’da tedavisi için yatmakta olduğu Moskova Merkez Hastanesi’nde hayata gözlerini kapadığını açıkladı.

Bütün dünyada Kafkasyalı olmaktan gurur duyduğunu her zaman dile getiren ünlü yazarın cenazesi 3.11.2003 tarihinde Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Putin’in de katıldığı büyük bir törenle Dağıstan’da defnedildi.

—————–

DİPNOTLAR:

( l ) Yazarın Dr. Oğuz Karaçay müstear adıyla yazdığı bu yazı  ‘Benim Dağıstanım’da Şeyh Şamil’ başlığı ile Türk Edebiyatı Dergisi’nin 160. ve Türk Yurdu Dergisi’nin 8. cild 4.sayısında yayınlanmıştır.

( 2 ) Resul Hamzatov, Benim Dağıstanım (çev. Mazlum Beyhan), Düşün Yay. İstanbul, 1984.