Yusuf İslam’a (Cat Stevens) yapılanlar ışığında

 

‘İslam  Korkusu’nun  kökleri

Dr. Hayati  Bice

İslam’ı “din” olarak seçtikten sonra Yusuf İslam adını alan ünlü sanatçının 26 Eylül 2004 günü ABD’ye yolculuk yaparken maruz kaldığı manevi baskının körüklediği tartışmaları medyada izlerken 1967’den bu yana ABD’de yaşayan ve kendisi ile görüştüğümde Kaliforniya Üniversitesi-LA (UCLA)’da Sosyal Antropoloji profesörü olarak görev yapan M. Nazif Şehrani ile yaptığımız sohbet aklıma geldi. Prof. Dr. Şehrani, bir saha çalışması için 1986 sonbaharında ülkemize geldiğinde kendisi ile görüşürken söz dönüp dolaşıp Batı medeniyeti -İslam kültürü ilişkilerine gelmişti. Bu ççerçevede bugün geriye dönüp baktığımda Prof. Dr. Şehrani’nin çok önemli tesbitler yaptığını görüyorum. Henüz Huntington’un ünlü “çatışma” tezi ufukta görülmemişken Şehrani, bir dergide de yayınladığım sohbetimizde sosyal antropolog sezgisi ile bugünlere ışık tutan sözler söylemişti.

Batı toplumunun giderek nevrotik, psiko-sosyopat bir ruh haline itildiği yolundaki Batı kaynaklı gözlemler hakkında fikrini sorduğum Şehrani bu soruyu şöyle cevaplamış: “Sosyal olaylarda genellemelerle izaha gitmek, hele insan psikolojisini ilgilendiren konularda sevmediğim bir şeydir. Çünkü bence her insan ayrı bir kainattır. Ama ben bunları -nevrotik-psikotik belirtileri-, pekçok örneğini hem de seçkin bir çevrede, üniversite hayatında görüyorum; her yerde de görebilirsiniz. Mesela ABD’de yankesicilik, katillik, alkolizm, serserilik, her seviyede karamsarlık, bedbinlik oldukça yaygındır, hemen herkeste bir tedirginlik mevcut. Ruhi alan depresyondadır. Bunların hepsi materyalistik yaşamanın yol açtığı komplikasyonlarıdır.

Batı’da erkek-kadın ilişkileri Türk-İslam cemiyetindekilerden çok farklı yönlerde gidiyor. Batı’da kadınla erkeğin toplumsal bir sözleşme ile düğün yaparak birlikte bir kaderde karar kılması hemen hemen ortadan kalkmıştır. Yani aile kurma tarihe karışmak durumundadır. Böylesi bir yapıda çocuk doğurmak, çocuk yetiştirmek bir eziyet haline gelmiştir. Bu ise toplumun geleceğini tehdit etmektedir. Şimdi Batı’da en çok kafa yorulan konuların biri, belki de birincisi budur. Batı cemiyeti bu noktadan yıkılmaya ilerlemektedir. Kadın-erkek ilişkilerindeki kural tanımazlık pekçok sapıklığın vasatı haline gelmiştir.

Toplumsal çözülme

Sosyal olayların da matematik gibi bir iç mantığı vardır. Aynı yoldan yürürseniz önünüzde gidenin battığı bataklığa ulaşmanız mutlaktır. Burada -Türkiye’de- toplumsal çözülmenin bazı bellirtilerinin görüldüğünü işitmem beni üzdü. Çünkü bu yolda Türk toplumu Batı’dakinden de perişan olur niye derseniz, Batı’da sosyal güvenceler çok kurumlaşmıştır. Burada sosyal güvenlik, sigorta aile ve İslami müesseselerdir. Bunların bir kısmı zaten sarsılmıştır, aile de dağılırsa çok kötü olur. Bu durum tesbitinin 1986 yılında yapılmış olduğuna tekrar dikkatinizi çekerim. Bu noktada Sn. Şehrani’ye Batı’nın düşünen kafalarının, kararmamış vicdanlarının bu buhranlara çözüm arayıp aramadıklarını, arıyorlarsa ne olduğunu; Batı’da İslam’ın toplumsal tezlerinin oynayacağı rol konusunda Batı entelektüellerinin düşüncelerini, eğilimlerini sormuştum. Prof Dr. Şehrani çok daha önemli bulduğum cevabında şunları dile getiriyordu: “Bu konuda iki tavır var. Birincisi düşünme, tefekkür. Bu yolla İslami hidayete ulaşan oldukça kaliteli kişileri tanıdım. İkinci ancak yanlışlığı oranında yaygın tavır araştırmadan reddetmedir ki temelde korkuya dayanıyor. İslam’dan korku bu: Teknik deyimiyle İslamophobia. Bu bir yerde de İslam’dan nasibsiz kalma bedbahtlığıdır.”

Çarpıcı sözlerine devam eden Şehrani, “Bu yaygın tavır geçen yüzyılda sömürgelerde insanları ezen, sömüren emperyalist stratejilerin de temel dayanağıdır. Bunlar etkileri alanında nüfuz ettikleri sahalarda civilisation (medenileştirme) maskesi altında modern misyonerler olarak çalıştılar. Bu tavır etkisini yer yer bugün de İslam dünyasında sürdürüyor. Batılı bugün fundamentalist (radikal) İslamcı diye pekçok kuruluşu karalama yoluna başvuruyor. İslam ülkelerini adeta İslam ile korkutuyorlar” demiş ve sözlerini şöyle noktalamıştı.

“Bundan 15-20 sene önceden beri – (yani 1960’lardan itibaren H.B.) -İslam hakkında birçok araştırmalar yapıldı ve yayınlandı; kitaplar yazıldı. Bunların birçoğu İslam’ı kötü gösterme çabalarının sonucudur. Özetle “Bu İslam var ya, kötüdür, muhtevasında iyi hiçbir şey yoktur” demektedirler. Müslümanları “reactioner (mürteci), fanatik diye niteliyorlar.” Prof. Dr. M. Nazif Şehrani’nin bu tesbitleri yapmasından bu yana geçen yaklaşık 20 yıllık sürede; Sovyet imparatorluğu’nun dağılışı, Bosna savaşı, ABD’nin “Yeni Dünya Düzeni” oluşturma çabası ve nihayet son yılların bilinen gelişmeleri olan ve hâlâ güncelliğini koruyan Afganistan ve Irak’ın ABD tarafından işgali gibi devasa olaylara tanık olduk.

Bu devasa olaylar yanında eski pop yıldızı Yusuf İslam’ın ABD’ye girişinin engellenmesi gibi mahiyeti itibarıyla küçük ancak arkaplanına bakıldığında üzerinde cildlerle yazı yazılabilecek bir olay yaşandı.

İslamiyet’i kabul ettikten sonra Yusuf İslam adını alan 70’li yılların ünlü pop sanatçısı Cat Stevens, 26 Eylül 2004 günü ABD’ye giderken bulunduğu uçak güvenlik gerekçeleriyle başka bir havaalanına indirildi. Yusuf İslam onlarca saat nezarette tutularak sorgulandı. Prof. Dr. Şehrani’nin “İslamofobi, İslam’dan nasibsiz kalma bedbahtlığıdır” şeklindeki tesbitini acıyla hatırlamama yol açan bu olay oldukça trajikomik bir durumdu. Bu saygısızlığı protesto eden Yusuf İslam 2 Ekim 2004 tarihli The Guardian gazetesine yaptığı bir açıklamada “İslam korkusu” adını verdiği durumu şöyle özetliyordu: “Hepimiz kötü filmler görmüşüzdür, şükür ki çoğu çabucak unutulur. Bununla birlikte, sonuncusunu zihnimden silmek zor: Bir gizem mi, komedi mi yoksa bir aksiyon muydu?.. “Bir dakika bekle!” kendimi ABD göçmen ofisinde üç FBI ajanı önünde bulduğumu düşündüm, “kötü biri miydim?”…

Neyle suçlandığımı anlamaya çalıştım

Diğer 200’den fazla yolcunun yanısıra beni ve 21 yaşındaki kızkardeşimi taşıyan Boeing 747 uçağından Bangor adı verilen bir havaalanında acilen inmemiz istendi. Bu korkunç bir hata gibi göründü. Biletim Washington’aydı. FBI görevlisi ismimin nasıl hecelendiğini sordu. “Y-U-S-U-F,” diye tekrarladım sabırlı bir biçimde. Afallamış göründü. “Hecelediğiniz şekilde olduğundan emin misiniz?” Nashville’e elimde bir kayıt bandı ile yeni müzikal fikirlerimi açıklamaya gidiyordum. Ortada isim ya da kimlik karışıklığı mı vardı, hâlâ bilmiyorum. Bana bir neden söyleme gibi bir zorunlulukları yoktu; yeşil vizeden feragat etmem cevap talep etme ya da sorgulama yapma hakkından mahrum etmişti beni. Telefonuma el konulduğu için 33 saat boyunca onunla-kızkardeşi- ya da ailemle iletişim kuramadım. Üç kez araç değiştirilip 200 milden fazla bir yol kat ederek Boston’a götürüldüm. Boston Logan Havaalanı odasında tutulurken bir süreliğine televizyona baktığımda bana karşı toplu karalamalar ve iddiaların konuşulduğunu farkettim. Şaşırtıcı olan ne ile suçlandığım konusunda herhangi bir açıklama yapılmamasına ilaveten bu iddiaları cevaplama şansımın olmamasıydı. Sadece bu emrin, “yukarıdan” geldiği söylendi bana. Sonunda perde aralandı ve ışık sızdı; çilemden kurtarıldım ve evime gitmek için salıverildim. “Özgürlük topraklarında” böyle bir şey olabileceği asla aklıma gelmezdi. Batı’da yaşayan Müslümanların korkuları net bir biçimde doğrulanmış oldu: İslamfobia bir teori değil, bir gerçek ve İngiltere ya da başka yerlerdeki sıradan pekçok Müslüman bu sorundan muzdarip. Dini sınıflandırmanın sadece bir diğer kurbanı mıydım ben?…”

11 Eylül’den sonra çok şey değişti

Türk basınına da oldukça geniş olarak yansıyan Yusuf İslam’ın sözlerini içeren bu yorum-haber Prof. Dr. M. Nazif Şehrani’nin ta 1986’larda dikkatlere sunduğu “İslamofobi”nin ulaştığı vahim durumu yeterince gözler önüne seriyor.

Aslında Yusuf İslam’ın başına gelenlerin son birkaç yıldır tüm dünyada yayılan İslam karşıtı tavırların dikkate değer bir örneği olması dışında istisnai bir durum olmadığı da herkesin bildiği bir gerçek.

ABD’de 11 Eylül 2001 tarihinde düzenlenen terörist saldırılardan sonra artan şekilde ayrımcılığa maruz kalan Müslümanların uğradıkları kötü muamele hakkında ilk ciddi veriler yayınlanmağa başladı. Ford Vakfı tarafından finanse edilen ve Columbia Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırma, New York’ta yaşayan tahminen 600 bin Müslümanın özellikle 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında olumsuz yönde değişen imajları ve uğradıkları sıkıntılarını ortaya koydu. 1998’de başlatılan araştırmanın sonuçlarına göre, New York’ta en hızlı büyüyen dini grup durumunda olan Müslümanların şehirde 140 cami ve 14 okulu bulunuyor.

Son 6 yıllık bir dönemi kapsayan ve çok sayıda akademisyen ve öğretim görevlisinin yürüttüğü araştırmanın sonuçları Columbia Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde Ekim ayı başında başlayan bir konferansta tartışmaya açıldı. Columbia Üniversitesi’nden İslam uzmanı Prof. Peter J. Awn, 11 Eylül saldırılarından sonra A.B.D.deki Müslümanların çoğunun rahatının bozulduğunun anlaşıldığını teyid etti. New York Times gazetesinde Andrea Elliot imzasıyla haberleştirilen araştırmanın sonuçlarına göre, 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra Müslümanlar, işlerini kaybetmekten, nefret duygularına hedef olmaya kadar uzanan geniş bir alanda ciddi ayrımcılıklara maruz kaldılar. Ayrımcılığa Karşı Amerikan-Arap Komitesi’ne göre İslam’a inanan en az 7 kişi bu tür “nefret saldırıları” yüzünden hayatını kaybetti.

Suçsuz insanlar sınır dışı edildi

Yine araştırmaya göre, çoğu Müslüman ülkelerden olmak üzere 80 bin kişi İç Güvenlik Bakanlığı’nca fişlendi ve terörizm bağlantılı saldırılarla hiçbir ilgileri olmamasına rağmen yaklaşık 13 bin kişi sınır dışı edildi. En çok başörtülü Müslüman kadınların ayrımcı tavırlara maruz kaldığını ifade eden araştırmaya göre, kamu okullarına giden 102,000 civarındaki Müslüman öğrencinin de Müslüman oldukları için okul arkadaşlarının sözlü ya da fiziksel saldırılarına maruz kaldıkları kaydedildi.

Müslümanların medyada nasıl yer aldıkları ve nasıl resmedildikleri konusunu da inceleyen araştırmacılar, 11 Eylül saldırılarından sonra Müslümanlara medyada daha olumsuz bir şekilde yer verildiğini ortaya çıkardı.

800 gazete makalesinin yanısıra kullanılan fotoğraflar ve televizyon haberlerinden Müslümanların terörizme destek veren insanlar olarak gösterilmesi yönünde bir eğilim olduğu belirlendi. Saldırıların hemen akabindeki altı ay içinde Müslümanlarla ilgili kaleme alınan makalelerin yüzde 4’ünün bu türden olduğu, saldırıların ilk yıldönümünde ise bu oranın yüzde 14’e yükseldiği belirtildi.

“İslamofobi” Üretiminin Başarısı

Dört Amerikalı’dan biiri Müslümanlardan nefret ediyor. ABD’deki Müslüman sivil toplum kuruluşlarının en önemlilerinden olan İslam -Amerikan İlişkileri Konseyi (CAIR) tarafından yapılan bir araştırma ise Amerikalıların dörtte birinin Müslüman karşıtı görüşler taşıdığını ve İslam dininin, takipçilerine şiddet ve nefret aşıladığına inandığını ortaya koydu.

Araştırma, Amerikalı 1000 yetişkinle telefon aracılığıyla yapıldı. Her dört katılımcıdan birinin ciddi seviyede Müslüman karşıtı his ve görüşler taşıdığı belirlendi. Bu kişilerin yüzde 26’sı İslam dininin şiddet ve nefreti öğrettiğine, yüzde 27’si Müslümanların diğer insanlara göre yaşama daha az kıymet verdiğine, yüzde 29’u ise Müslümanların Amerikan hayat tarzını değiştirmek istediğine inanıyor.

Bu bulgular Prof Dr. Şehrani’nin daha 1986 yılından dikkat çektiği “İslamofobi”nin toplum içinde nasıl da kök saldığını ortaya koyuyor. Yine Şehrani’nin işaret ettiği şekilde “İslamofobi”nin etki altına aldığı kitlenin genel topluma göre lümpen ve “göreceli” olarak daha kültürsüz bir toplum kesiti olduğunu da kanıtlayan araştırma sonuçlarına göre İslam ve Müslümanlara karşı en olumsuz tavrı takınanlar genelde beyaz, erkek, az eğitimli, siyasi olarak muhafazakar ve ülkenin güneyinde yaşayanlar -İspanyolca konuşanlar- olarak kaydedildi.

—————————————————-

*Bu makale 1 Kasım 2004 tarihli Yeni Şafak gazetesinin Düşünce Günlüğü sayfasında yayınlanmıştır.

http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2004/kasim/01/dusunce.html