Dîvân-ı Hikmet

Divan-ı Hikmet kitabında neredeyse bin yıldır Türk’ün gönül gözünü ışıtan bir ışık saklıdır. Bu ışığın huzmeleri her bir hikmetin satırları arasından süzülerek ruh dünyamızı aydınlatmaya uzun bir zulmet devrinden sonra bütün Türk yurtlarında yeniden başlamıştır. More »

Yesevî Atadan Öyküler

Tarihimizin en büyük isimlerinden biri olan Ahmed Yesevî’nin hikâyeleri yüzyıllar boyunca dilden dile dolaştı. Yüzyıllar önce yaşayan çocuklar bu hikâyelerle büyüdüler, büyükler bu hikâyelerle büyülendiler. Eskiden gönüllerimiz nasıl Ahmed Yesevî ile hayat bulduysa, şimdi de Yesevî’nin hayat dolu nefesi içimizi ısıtacak. More »

Türk Yurtları Üzerine Notlar

Bu kitaptaki yazıların yazılma sürecinde etkin politik-kültürel aktörler olarak yazılarıma konu olmuş -ve bir kısmı ile tanışma şerefine nail olduğum- bazı Türk önderleri, yeryüzündeki fanî hayatlarını tamamlayıp Allah’ın engin rahmetine ve sonsuzluğa tevdi edildiler. Bu çerçevede Azad Bek Kerimî, Ebulfeyz Elçibey, Sadık Ahmed, Rauf Denktaş ve Türk yurtları edebiyatının aşılmaz görünen yüce ismi Cengiz Aytmatov’u rahmetle anmak isterim. More »

İşaret Taşları

Türk yurtlarının ruh dünyasını aydınlatan kutlu kaynaktan birkaç rengi yansıtmak niyetimle yola çıkıyorum. Bu yol boyunca konaklayacağımız her bir ribatta, dergâhta, hankâhda, bir nebze soluklanarak -İnşaallah- “güzel bir yürüyüş“ eyleyeceğiz… Yesi’den, Buhara’dan, Semerkand’dan, Kaşgar’dan güzel kokular taşıyan esintiler getirmeye çalışacağız takatimiz yettiğince… More »

Kafkasyadan Anadoluya Göçler

Geçtiğimiz yüzyılın başlarında Kafkasya’dan Anadolu’ya doğru gerçekleşen ve günümüz Türkiyesi’nin dini, etnik ve kültürel yapısında bile tesirleri süren göçler hakkında çok fazla şey bilinmemektedir. Bu kitap, göç olayını hikaye eden bir eser olmayıp bu ‘muazzam vakıa’nın oluşumunda rol oynayan ve arka planı teşkil eden gerçeklere ışık tutmaya çalışması ile, alanında Türkiye’de yayınlanan ilk eserdir. More »

Pîr-i Türkistan HOCA AHMED YESEVÎ

Hoca Ahmed Yesevi biyografisi ve Divan-ı Hikmet hakkında kitabiyat bilgileri. Dr. Hayati Bice\\\\\\\\\\\\\\\'nin Yesevilik Araştırmaları *** Bu kitapta Pîr-i Türkistan’ın hayatı, etkileri ve “Hikmet” adı verilen şiirlerinden seçmeler sunulmaktadır. Eserde yer alan “Yesevîlik Âdâbı” bölümü ise Ahmed Yesevî’nin kurucusu olduğu tasavvuf yolunun uygulamalarının günümüz insanına ulaşmasını sağlamıştır. More »

Divân-ı Hikmet\'in kavram haritası, Yesevî irşadının önceliklerini göstermektedir. Divân-ı Hikmet’in içerik analizine tabi tutulması hikmetlerdeki mesajların günümüz insanlarına ulaştırılması noktasında faydalı olacaktır. Hikmetlerde üzerinde durulan kavramların ortaya konması, Türk tasavvuf geleneğinin hangi temeller üzerine oturduğunu göstermesi açısından önemlidir. Divân-ı Hikmet’teki bazı sayılı kavramları ele alan örnekler bulunsa da kavramların tamamının ele alınması yönünden bu çalışma öncü niteliktedir. More »

 

Hayati BİCE: “Bir Çıbandır ki Çıkıpdır Kaş ile Göz Arasında…”

 

Stratejik Perspektifle

Türkiye * Azerbaycan * Ermenistan

Ekseni

Hayati BİCE

 

 

1987 yazında asırlık Türk yurdu Nahcivan ile ilgili Sovyet Ermeni taleplerine ilişkin haberler gazetelerde yoğun olarak görülmeğe başlandı. 1989 yılına gelindiğinde Ermeni talepleri bu defa Karabağ‘ı da içine alacak şekilde genişledi ve başta Fransa ve A.B.D. olmak üzere dünyanın birçok köşesinde kitle gösterileriyle yeniden taşındı.
Türkiye kamuoyunu uzun süre işgal eden ve yol açtığı acılı anıları halen de canlı olan Ermeni terörüne de bir yönüyle ışık tutan bu makalemiz, Ermeni soykırımı iddialarının Türk-Rus, Türk-Batı ilişkilerinin tarihi yönelişinden ayrı tutulamayacağı bir gerçektir.
Ünlü Türkçü‘ lerden Ağaoğlu Ahmed Beğ‘in oğlu DP bakanlarından Samed Ağaoğlu 1966‘da Sovyetler Birliği‘ne yaptığı geziden sonra kaleme aldığı eserine “Sovyet Rusya İmparatorluğu” adını veriş gerekçesini şöyle açıklıyor: “…Sovyetler -Birliği gerçekten bir imparatorluktur. Topraklarının genişliği, hakim bir milletin çevresinde toplanmış tabi milletleri, kolonileri; ihtirasları, emelleriyle Roma‘dan Rus Çarlığı‘na kadar gelip geçmiş bütün imparatorluklara benzer. Onlardan ayrı tek rengi kendinden başka imparatorluk istememesi…“
Ermenistan‘da Azerbaycan’a bağlı Karabağ özerk bölgesinin Ermeni toprağı olduğu ve bu sebeple Ermenistan’a bağlanması gerektiği ileri sürülerek yapılan gösteriler, yukarıdaki tarife göre “imparatorluğun iki tabi milleti” arasındaki çekişmeler olarak değerlendirilebilir ilk bakışta. Ancak bölgedeki tarihi gelişmeler gözönünde tutularak yapılacak serinkanlı bir yorum, olayın bir yönüyle tarihi Türk-Rus ilişkilerini ilgilendiren boyutları olduğunu ve hatta konunun Türkiye‘yi ilgilendiren yönlerinin de en az ilki kadar önemli olduğunu ortaya koyacaktır.
1917 Bolşevik Devrimi‘nden sonra kurulan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, gerek Türkiye ile olan ikili ilişkileri ve gerekse bünyesinde barındırdığı -Sovyet kaynaklarına göre- 60 milyonun üzerindeki Türk nüfus bakımından tarihi Türk-Rus ilişkilerinin yeni bir döneminin tarafı olarak kabul edilmelidir. Milliyet ve dini burjuva toplumlarının birer üst yapı kurumu olarak niteleyen Marksizme göre, Sovyet Rusya‘nın uygulama ve hedefleri doktrin yönünden tartışma götürür bir durumdadır. Ancak bizim konuya yönelişimiz, Marksist doktrinin yaralanmasıyla ilgili değil, pratiğe yansıyan yönleriyle Türk-Rus ilişkilerindeki temel çizgiyle ilişkilidir.
1552‘de Osmanlı İmparatorluğu en ihtişamlı günlerini yaşarken Kazan Hanlığı‘nın işgali ile başlayan Türk topraklarındaki Rus yayılması; Kırım, Kafkasya, Azerbaycan, Türkistan‘ın sonraki yüzyıllarda ele geçirilmesiyle devam edecek 1945‘te Stalin devri yöneticilerinden Molotov‘un resmen İstanbul Boğazı‘nda üs ve Kars-Ardahan‘ın ilhakı taleplerine kadar geldi, dayandı.
Tarihi bir süreklilik gösteren bu yayılmada, 1917 Ekim Bolşevik Devrimi sonrasındaki hızlanma dikkat çekicidir. Rus çarlarının 550 yılda ulaşamadıkları topraklara Sovyet devrinin Lenin, Stalin gibi yöneticileri 10-20 yıl içerisinde kesin bir Rus hakimiyetini yerleştirmeği başarmışlardır.

Sovyet Rusya yönetiminin bünyesindeki Türk unsuru ile olan ilişkilerinin yönünü tayin eden başlıca faktör tarihi Türk-Rus çelişkisidir. 1917‘de devrimin hemen sonrasında “Doğu halkları”na her türlü milli ve dini haklarının tanınacağı vaadleriyle destek arayan Lenin ve arkadaşları sistemi sağlama aldıktan sonra gerçek misyonlarını ifa etmeğe başlamışlardır. Tarihin ve coğrafyanın bir kaderi olarak ortaya çıkan Türk-Rus rekabetini hiçbir zaman unutmayan Lenin, Stalin gibi Sovyet yöneticileri her zaman jeostratejik misyonlarının gereğini yerine getirmişler; bu gerekleri icra ederken de asla ve asla ideolojik, hümanist eğilimlere itibar etmemişlerdir.

1917 Mayıs‘ında toplanan I. Bütün Rusya Müslümanları Kongresi‘nde alınan ; her bölgede ayrı bir federe devlet kurulması kararına uygun olarak kongreye katılan Türk toplulukların lider kadroları, bolşeviklerin “Doğu Halkları‘nın bağımsızlık ve self-determinasyon hakları“na saygı gösterecekleri vaadlerinin de cesaretlendirmesi ve en çok da siyasi ve askeri vasatın bağımsızlık ilanını kolaylaştıran şartlarından yararlanarak bağımsız devletlerini teşkil faaliyetlerine başladılar. Bu faaliyetlerin ileride oluşturacağı potansiyel tehlikeyi farkeden bolşeviklerin lideri Lenin, bir tedbir olarak 18 Aralık1917‘de tayin ettiği Kafkasya Komiseri Ermeni asıllı Stepan Şaumyan‘a 30 Aralık 1917 tarihli kararname ile o sırada Rus işgali altında bulunan Doğu Anadolu ve Güney Kafkasya‘da Sovyetler Birliği‘ne bağlı bir Ermenistan devleti kurma yetkisini de verdi. Bugünkü Ermenistan S.S.C.‘nin imâlatında bu yetki belgesi kullanılmıştır. Ancak Türk liderleri de faaliyetlerinde epeyi yol almıştı. 22 Nisan 1918‘de Kafkasya Rusya‘dan ayrıldığını ilan etti ve bağımsız devletini kurdu. Bu sırada Azerbaycan bölgesinde Ermeniler ile Azerbaycan Türkleri arasında büyük çatışmalar cereyan ediyordu. 25 Nisan 1918‘de oluşturulan Bakü Sovyeti, Azerbaycan Türkleri tarafından yıkılarak 28 Mayıs 1918’de Milli Azerbaycan Devleti kuruldu.

15 Eylül 1918‘e kadar Bakü dahil bütün Azerbaycan bolşeviklerden temizlenmişti. Türklerin Azerbaycan ve Kafkasya‘da milli devletlerini kurmasının yarattığı ortamda Gürcistan ve Ermenistan antibolşevik güçleri de milli yapılar içinde teşkilatlandılar ve kendi devletçiklerini kurdular.12 Ocak 1920‘de Azerbaycan Milli Devleti Türkiye, İran ve bazı batılı ülkeler tarafından resmen tanınmıştı.

Bolşevikler Rusya‘daki iç savaşı galip olarak tamamladıktan sonra Kafkasya‘ya yöneldiler ve bölgede kurulmuş olan milli devletleri ele geçirdiler. Kafkasya Milli Devleri yıkıldıktan sonra 27 Nisan 1920‘de de Azerbaycan Milli Devleti‘ni yıkarak Azerbaycan‘ı Sovyet topraklarına dahil ettiler. Bolşevik hakimiyetinin tesisinden sonra Kuzey Kafkasya’da otonom cumhuriyet ve özerk bölgeler; Güney Kafkasya ve Azerbaycan‘da Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan S.S.C. ile Nahcivan Özerk eyaleti ve Karabağ Özerk bölgesi kuruldu. Kağıt üzerinde yapılan çizimlerle bu bölgelerin sınırları belirlendi. Yüzyıllardır Azerbaycan ile koparılamaz bir bütünlük gösteren Nahcivan ile Azerbaycan arasına bir yılan gibi yapay bir Ermenistan kuşağı sokuldu.

Bugün Sovyetler Birliği‘nin Ermeni vatandaşlarının hak talep ettiği Nahcivan ve Karabağ bölgeleri böylesi bir tarihi arkaplana sahiptir. İlk olarak 1987 Ağustos‘unda Nahcivan Özerk Eyaleti‘nin Ermenistan‘a bağlanması için dilekçeler hazırlanmış; Moskova‘ya sunulmuş ve nihayet 1988 Şubat’ının son günlerinde Ermenistan’ın başkenti Erivan‘da düzenlenen kitle gösterileriyle Karabağ Özerk Bölgesi‘nin Ermenistan‘a ilhakı talebi gündeme getirilmiştir. Gelen haberler arasında bölgede Azerbaycan Türkleri ile Ermeniler arasında yer yer çatışmalar olduğu haberleri de yer almaktaydı. Bu arada basında yer aldığına göre Azerbaycan Televizyonu 19 Şubat 1988 tarihli yayınında Karabağ üzerine ilhak taleplerinin yersiz olduğunu savunmuştur.

Ermenistan Dedikleri…
Bugünkü Sovyet Ermenistanı Türk Revan Hanlığı‘nın toprakları üzerinde ‚imal‘ edilmiştir. Başkenti olan Erivan adı da Revan‘dan bozmadır. Bölgedeki yüzyıllardır “Göğce göl” diye bilinen; destanlara, türkülere de bu adla geçen güzel gölün güzel ismi de “Sevan”a çevrilerek güya Ermenileştirilmiştir. 1828‘de Rusların Revan Hanlığı‘nı yıkmalarından sonra bölgeye iskan edilen Ermeniler, 19.yüzyıl sonlarında çoğunluğa geçmişlerdir.
Gerek 19.yüzyıl boyunca süren Osmanlı-Rus savaşlarında ve gerekse ihtilal günlerinde bölgedeki Türklere karşı katliamlar da dahil her türlü düşmanlığı gösteren Ermeniler, en son bolşeviklerle birlikte 1920 yılında Azerbaycan Türkleri‘ne karşı harekete geçerek binlercesini katletmişler; sağ kalanları ise Hazar Denizi‘ne doğru çekilmeğe mecbur bırakmışlardır. Ancak bu şekilde bölgedeki nüfus içinde yer edinebilecek bir orana ulaşmışlardır.
Bütün bunlara rağmen 1979 Sovyet verilerine göre Ermenistan S.S.C.’nde 2.982.000 Ermeni’ye karşılık 294.000 Türk vardı ki nüfusun yaklaşık % 10‘unu teşkil etmekteydi. Nahcivan Özerk Eyaleti‘nde ise 250.000 kişilik nüfusun büyük çoğunluğunu Türkler teşkil etmektedir.

Haritaya Bakalım mı…?
Samed Ağaoğlu girişte bahsettiğim kitabında şunları yazmaktadır: “…Bugünkü Sovyet Rusya İmparatorluğu‘nun üç kurucusu ve yapıcısı Büyük Petro, Lenin ve Stalin‘ dir. Moskova Prensliği‘nin hangi sınırlara varması gerektiğini sezerek büyük siyasi planı hazırlayan Petro!.. Petro’dan sonra gelen bütün çarlar, çarlardan sonra da Lenin ve Stalin bu siyasi plandan üslûb değişiklikleri dışında tek fedakarlık yapmış değiller… Kremlin‘de Lenin‘in çalışma odalarını gezerken bürosunun duvarlarını süslemiş büyük haritalara dikkatle baktık. Her biri Rusya‘nın dört yandan varması gereken sınırları gösteriyor. Galiba soldaki harita bütün doğu illerimizi, Karadeniz kıyılarımızı bu sınırların içine almış.“
1924‘de Kafkasya ve Azerbaycan‘da sınırları belirlerken Türk ve müslüman toprakları aleyhine Gürcistan ve Ermenistan‘ın sınırlarını genişleten Türkiye ile hakimiyeti altındaki Türk toplulukları arasına gayrı-Türk ve hrıstiyan bloklar yerleştiren Lenin ile 1943-1944‘te Kafkasya ve Kırım‘daki Türk unsurları anavatanlarından kopararak Sovyetler Birliği‘nin uzak bölgelerine serpiştiren ve 1945‘te Kars-Ardahan‘ı isterken çaktırmadan Türkiye sınırındaki Ahıska Türklerini Gürcistan‘a süren Stalin‘in harita üzerinde çok kafa yordukları anlaşılıyor. Harita karşısında çok düşünmüşler ve Sovyet Rusya İmparatorluğu‘nun geleceğini garantiye almak için neyi gerekli görüyorlarsa acımasızca ve şovenist bir yaklaşımla yerine getirmişlerdir. Haritanın anlattığı budur…

“Bir Çıbandır ki Çıkıpdır Kaş ile Göz Arasında…”
Bugünkü Sovyet Ermenistan’ı, Türk Revan Hanlığı’nın toprakları üzerinde “imal” edilmiştir. 1917 Mayıs’ında toplanan I. Bütün Rusya Müslümanları Kongresi’nin aldığı her bölgede birer federe devlet kurulması kararına uygun olarak kongreye katılan Türk topluluklarının lider kadroları, ortamın bağımsızlık ilanını kolaylaştıran şartlarından yararlanarak, 22 Nisan 1918’de Birleşik Kafkasya Cumhuriyeti’ni ve 28 Mayıs 1918’de Azerbaycan Cumhuriyeti’ni -özellikle Ermenilere karşı büyük mücadeleler vererek- kurdular. Ancak bu milli devletlerin kuruluşundan önce I. Bütün Rusya Müslümanları Kongresi’nin aldığı kararlardan ürken Lenin, bu faaliyetlerin oluşturacağı potansiyel tehlikeyi fark ederek, 18 Aralık 1917’de Kafkasya Komiserliği’ne tayin ettiği Ermeni asıllı Stepan Şaumyan’a, 30 Aralık 1917 tarihli kararname ile o sırada Rus işgali altında bulunan Güney Kafkasya topraklarında “Sovyetler Birliği’ne bağlı bir Ermenistan” kurma yetkisini vermişti. İşte bugünkü Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin imalatında bu yetki belgesi kullanılmıştır.

Tarihi Revan Hanlığı toprakları üzerine inşa edilen Ermenistan’ın başkenti “Erivan”ın adı bile Revan’dan bozmadır. Bölgede yüzyıllardır “Göğce Göl” diye bilinen, destanlara ve türkülere de bu adla geçmiş bulunan güzel gölün, güzelim ismi de, “Sevan”a çevrilerek ‘Ermenileştirilmiş’tir.
Gerek 19. yüzyıl boyunca süren Osmanlı – Rus savaşlarında ve gerekse bolşevik devrim günlerinde, Güney Kafkasya’daki Türklere karşı kıtal de dahil her türlü düşmanlığı gösteren Ermeniler, 1920 yılında bolşevik güçlerle birlikte Azerbaycan Türkleri’ne karşı harekete geçerek binlercesini katletmişler, sağ kalanları ise Hazar Denizi’ne doğru çekilmeye mecbur bırakmışlardır.
Ancak bundan sonradır ki Ermeniler, Güney Kafkasya’nın bir bölümündeki nüfusun içinde yer edinebilecek bir orana ulaşmışlardır. Bütün bunlara rağmen 1979 Sovyet resmi verilerine göre Ermenistan S.S. Cumhuriyeti’nde 2.982.000 Ermeni’ye karşılık, 294.000 Türk vardır ki nüfusun yaklaşık % 10’unu oluştururlar.

Bolşevikler, Rusya’daki iç savaşı galip olarak tamamladıktan sonra, Kafkasya’ya yönelerek, kurulmuş olan milli devletleri ele geçirdiler. 27 Nisan 1920 tarihinde, Azerbaycan Cumhuriyeti bolşeviklerin eline geçti. Kafkasya’da bolşevik hakimiyetinin tesisinden sonra Kuzey Kaf kasya’da otonom cumhuriyet ve özerk bölgeler; Güney Kafkasya’da ise Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan S.S. Cumhuriyetleri ve Nahcivan Özerk Cumhuriyeti ile Karabağ Özerk Bölgesi kuruldu. Kağıt üzerinde yapılan çizimlerle bu bölgelerin sınırları belirlendi. Yüzyıllardır Azerbaycan ile koparılamaz bir bütünlük gösteren Nahcivan ile Azerbaycan arasına ‘bir yılan gibi’ yapay bir Ermenistan kuşağı sokuldu.
1924’de Kafkasya ve Azerbaycan’da sınırlar belirlenirken, Türk ve müslüman toprakları aleyhine, Gürcistan ve Ermenistan’ın sınırlarını genişleten ; Türkiye ile hakimiyetleri altına aldıkları Türk toplulukları arasına gayrı – Türk ve hristiyan bloklar yerleştiren Lenin ile, 1943-1944’de Kafkasya ve Kırım’ın Türk sahiplerini anavatanlarından kopararak, Sovyetler Birliği’nin uzak bölgelerine serpiştiren ve 1945’de Kars ve Ardahan’ı talep ederken, Türkiye sınırındaki Ahıska Türkleri’ni Türkistan’a süren Stalin’in, harita üzerinde uzun süre kafa yordukları anlaşılıyor.
Anadolu ile Kafkasya arasında Ermenilerin rol oynayacağı tampon bir bölge oluşturma fikri, Ruslardan önce Osmanlı imparatorluğu’nu çökertmek isteyen Batılı emperyalistler -başta İngilizler- tarafından ortaya atılmıştır. Sultan II. Abdülhamid devrinde İngiltere hesabına çalışan ünlü Türkolog, musevi asıllı gezgin Arminius Vambery’nin İngiliz Dışişleri Bakanlığı için hazırladığı raporlar, Kafkasya’da bir “Ermenistan” oluşturulması fikrinin gelişimine ışık tutacak niteliktedir. Vambery, 1.7.1895 tarihli raporunda şunları belirtmektedir: “…En son Royal Geographical Society toplantısında coğrafi ve ırkı açıdan bir Ermenistan’ın mevcut olmadığı fikrini savunan Mr. Lynch’e de bütünüyle katılmaktan kendimi alamıyorum. Eğer Avrupa güçleri böyle bir eyalet yaratmak istiyorlarsa işte o zaman işleri çok zordur. Çünkü Ermeniler Osmanlı İmparatorluğu’nun her taratma dağıldıkları için, sözüm ona, Ermenistan, en aşağı Erzurum, Doğu Be yazıt, güneyde Diyarbakır ve Batıda Edirne’ye kadar uzanmak zorundadır…” 
Vambery aynı konuyu işlemeğe devam ettiği, 1.11.1895 tarihli raporunda da, İngiltere’nin Osmanlı imparatorluğu uyruğundaki Ermenileri kışkırtma faaliyetlerinin niteliğine dikkat çekerek, “… Bu gün kimse İngiltere’nin insancıl engellerine kanacak kadar saf değildir. Asıl amaç Anadolu ile Kafkasya arasında tampon bir bölge yaratmak olsa dahi bu proje, pratik bir çözüm olarak görülmemelidir. Bu projeyi gerçekleştirebilmek için herşeyden önce coğrafi bir Ermenistan yaratmak gereklidir.
Oysa ki, etnik açıdan bölgedeki müslümanlar, Ermenilerden beş kat daha fazla nüfus yoğunluğuna sahiptirler…” demek suretiyle o günün gerçeklerini dile getirmektedir. Bu raporların yazılmasından 25 yıl sonra bir Ermenistan Devleti’ni Anadolu ile Kafkasya arasına tampon bir bölge olarak sokmayı başarabilen Rusların fikir babasının İngilizler olduğu anlaşılmaktadır. Böylece 25 yıl gibi bir sürede, bir devletin nasıl üretildiğini anlamamız, daha sonraki yıllarda Filistin’de üretilen İsrail Devleti’nin oluşumunu anlamamızı da kolaylaştıracak niteliktedir.

Dün dündür : Bugün Ermenistan
Tarihi arkaplanına kısmen işaret ettiğimiz Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki milli meselenin gündeme gelmesi de, Ermenilerin yeni den genişleme çabaları ile oldu. 1987 Ağustosunda 1920 yılında imzalanan Türkiye – S.S.C.B. Antlaşması ile Azerbaycan’dan başka bir ülkeye bağlanamayacağı kayıt altına alınmış olan Nahcivan Özerk Cumhuriyeti’ndeki % 10’lük Ermeni azınlığı, Sovyet Ermenistan’ına bağlanma isteği ve 75.000 imzalı dilekçeyle, S.S.C.B. Politbürosuna müracaat ederek dilekçelerini Mihail Gorbaçov’un danışmanı Alexandre Yakovlev’e vermişlerdir. İmzalayıcıları arasında Ermenistan Komünist Partisi ileri gelenlerinin de bulunduğu bu dilekçe mektup, S.S.C.B. lideri Gorbaçov’un ‘açıklık’ politikasının bir yan ürünü olan ve rejim muhaliflerinin seslerini duyuran “Glastnost” dergisinde yayınlandı. Bu mektup – dilekçe de,
“Karabağ’ın dağlık kesimi, Zengezur ve Nahcivan bölgelerinin, Bolşevik devriminden sonra, Ermeni toprakları olarak kabul edildiği öne sürülüyor ve şu görüşler savunuluyordu : “Ancak bu karar Ermeni topraklarının Türkleştirilmesi hayalini güden Türkiye’nin baskısı ile kağıt üzerinde kaldı. Bugün Nahcivan’da Ermeni kalmadığı gibi Ermenilerin tarihi eserleri de barbarca yok edilmektedir. Karabağ’ın dağlık bölgesinde ise Ermenilerin nüfusu giderek azalmakta, buna karşı Azerbaycan Türklerinin nüfusunun oranı artmaktadır. Çağdaş panislamizmin Türk savunucuları açıkça, ‘imparatoriçe Katerina’nın bizden kopardığı toprakları, komünistler tek kurşun atmadan bize iade edecekler’ diyorlar. Bunlar Nahcivan ve Karabağdaki Ermeni, Rus halklarını göçe zorlamakla kalmıyor, NATO’cu Türkiye’nin planlarını da gerçekleştirerek, Sovyet sınırları boyunca Türk köyleri de kuruyorlar. Hakkaniyet namına, Lenin’in vasiyeti namına size başvuruyor ve tarihi Ermeni toprakları olan Karabağ ve Zengezur ile Nahcivan’ın sosyalist Ermenistan’a ilhak edilmesini ısrarla rica ediyoruz…”
Bu sözlerle sona eren dilekçenin Ocak ayı sonunda yayınlanmasını, Ermenilerin Erivan başta olmak üzere bölgede düzenledikleri kitle gösterileri takip edecektir. Daha sonra Ekim ayında Ermenistan S.S.C.’nin başkenti Erivan’da yürüyen Ermeniler, Nahcivan ve Karabağ’ın Azerbaycan’dan ayrılarak Ermenistan’a bağlanmasını talep etmişlerdir. Son olarak 18-19 Şubat 1988 tarihlerinde yine aynı maksatla kitle gösterileri düzenlenmiştir. Buna karşılık Azerbaycan televizyonu “aşırı görüşlü Ermeniler”in isteklerinin kesinlikle dikkate alınmayacağını bildirmiştir. Öte yandan Ermeni kaynakları Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de Ermenilere karşı fiili saldırılar meydana geldiğini iddia etmişlerdir.
Resmi makamların bütün bu olanlar karşısındaki tutumu Karabağ Bölgesi komünist Partisi I. Sekreteri’ni görevinden almak şeklinde gerçekleşmiştir. Bölgeye gönderilen Komünist Parti Politbüro üyesi iki raportör olayın Sovyetler Birliği için ciddi rahatsızlıklara yol açacak bir vasıf kazanmasından duydukları kaygıyı dile getirmişlerdir. Ermeni gösterilerinin giderek kitle çapında bir eylem boyutu kazanmasından sonra S.B.K.P. I. Sekreteri Mihail Gorbaçov, 25 Şubat l988’de bölgede bulunan Politbüro temsilcisi tarafından Ermenistan S.S.C. Radyo ve Televizyonu’nda okunan mesajında “meselenin geleneklerin ruhuna ve Leninist milliyetler teorisine uygun şekilde çözümleneceğini” ve yetkililere bunun için süre tanınması gerektiğini bildirmiştir. Gecikmeli olarak Sovyet resmi TASS ajansı tarafından dünyaya duyurulan bu mesaj, Azerbaycan S.S.C. Radyo ve Televizyonu’nda da yayınlanmıştır.
Ermenilerin kendi tarihi toprakları olduğunu iddia ettikleri Karabağ Özerk bölgesi Kuzey Azerbaycan’ın merkezinde yer almakta ve bölgedeki yerleşim yerleri olan; Terter (Mirbeşir), Agdam, Yevlak, Laçın, Kelbecer, Akçabedi, Berde, Askeran şehirlerinde nüfus çoğunluğu Türklerde iken sadece ; Suşa, Noraçin ve bölgenin idari merkezi Han-kendi (Stepanekert) şehirlerinde Ermeni nüfusu % 60’a ulaşmaktadır. Karabağ’daki Ermeniler de bölgenin yerli halkı olmayıp, çeşitli Orta doğu ülkelerinden bolşevik ihtilalinden sonra bölgeye yerleştirilen göç menlerdir.
Bütün Karabağ bölgesindeki nüfusun % 75’ini teşkil eden Ermenilerin sayışı sadece, 123.076’dır. Ermenilerin hak iddia ettikleri bir diğer Türk diyarı olan Nahcivan’da ise 241.000 kişilik nüfusun % 14 kadarı Ermenilerden oluşmaktadır.
Toplu dilekçenin verilmesinden sonra 18 Ekim 1987’de Ermenistan’ın başkenti Erivan’da bin kadar gösterici, Karabağ’ın Ermenistan’a bağlanmasını talep ederek bir gösteri yaptılar. Bu sırada A.B.D.’de bulunan Mihail Gorbaçov’un eşi Raisa, A.B.D.’deki Ermeni lobisinin kendisine sunduğu “1915’te Ermenileri Türklerden Kurtaran Ruslara Şükran İfadesi” isimli hediyeyi teşekkürle kabul ediyordu. Gorbaçov’un Ekonomik İşler Başdanışmanı Ermeni asıllı Abel Agambegyan ise, Paris’te Fransız Komünist Partisi’nin Ermeni asıllı üyelerinin düzenlediği bir ziyafette, “Karabağ’ın mutlaka Ermenistan’a bağlanacağını” ilan ediyordu. Bu şekilde Sovyetler Birliği dışındaki Ermeniler de Karabağ konusunda tavır almağa, bulundukları ülkelerde kamuoyunu Karabağ’ın Ermenistan’a ait olduğuna ikna için çaba göstermeğe davet ediliyorlardı.
18 Şubat 1988’de Ermenistan’ın başkenti Erivan’da düzenlenen “çevre kirlenmesini protesto” mitingi; provakatör Ermeniler tarafından ‘Karabağ Mitingi’ne dönüştürüldü. Bunu takiben Dağlık Karabağ Sovyeti, Azerbaycan Türklerinden 30 üyenin bulunmadığı bir oturumda yediye karşı 110 oyla Karabağ’ın Ermenistan’a bağlanması yönünde bir karar aldı ise de bu karar, SBKP Politbürosu tarafından geçersiz sayıldı. Bu karar karşısında, giderek daha fazla sayıda kişinin katılımıyla kitle gösterileri düzenleyen, grev ve boykotlar organize ederek protesto eylemlerini genişleten Ermeniler, Gorbaçov ile görüşen temsilcilerine verilen “çözüm”. sözünün sonucunu alabilmek için bir ay süre tanıdılar.
Bu günlerde Batılı ülkelerdeki Ermeni lobileri de sürekli olarak Karabağ konusunun gündemde tutulmasına çalışıyorlar. Paris’teki Er meniler, 26 Şubat 1988 günü Sovyet Büyükelçiliği önünde bir gösteri yaparak, Karabağ’ın Ermenistan’a bağlanması talebini tekrarlamışlardır. Ermenilerin oluşturduğu bir heyetin, Sovyetler Birliği’nin Fransa Büyükelçisi’ne sunduğu dilekçede, “Karabağ bölgesindeki Ermeni çoğunluğun yasal isteklerinin yerine getirilmesi” istenmekteydi. Bu ta-lebleri açıklayan Ermeni sözcüleri, düşmanlarının Sovyetler Birliği değil, Türkiye olduğunu vurgulamaktan da kaçınmamışlardır.
27 Şubat 1988 günü Erivan’da alınan gösteri yapmama kararına uymayan Ermenilerin, Karabağ’ın idari merkezi Hankendi’nde yaptıkları taşkınlıklar esnasında 2 Azerbaycan Türk’ünün öldürüldüğünün Azerbaycan’da duyulması üzerine, Bakü’nün kuzeyindeki 234.000 nüfuslu endüstri şehri Şumgayt’ta, 26’sı Ermeni olmak üzere 32 kişinin ölümüyle sonuçlanan çatışmalar çıktı ve bunun üzerine şehirde sıkıyönetim ilan edildi. 8 Mart 1988’de Erivan’da bir araya gelen 300.000 kadar Ermeni, “Şumgayt Kurbanlarını Anma” adıyla bir toplantı düzenlediler. Daha sonraki günlerde gerginlik giderek tırmanırken Dağlık Karabağ Yerel Komünist Partisi, 17 Mart 1988’de bölgenin Ermenistan’a bağlanması yönünde bir karar aldıysa da, S.S.C.B. Yüksek Prezidyumu 23 Mart 1988 tarihli toplantısında “sınırları değiştirmek için bir toplumun devlete baskı yapması kabul edilemez” şeklinde bir karar alarak Ermeni taleplerinin kabul edilemeyeceğini ilan etti. Ancak bu sırada Karabağ Özerk bölgesiyle Ermenistan arasındaki ilişkilerin gelişmesi yolunda alınan kararlar ve Şuşa’daki bir Ermeni kilisesinin restorasyonuna izin verilmesi gibi tavizlerle Ermeniler yatıştırılmağa çalışıldı. Olayların kısmen yatışmasını takiben 2 Mayıs 1988’de Azerbaycan ve Ermenistan K.P. I. Sekreterleri değiştirildi. 15 Haziran 1988’de Ermenistan Yüksek Sovyeti’nin aldığı Karabağ’ın Ermenistan’a ilhakının kabul edildiği şek lindeki karar, Azerbaycan ve Sovyetler Birliği Yüksek Prezidyumu tarafından reddedilerek geçersiz sayıldı. 1988 Kasım sonlarına kadar kıs mi bir sükunet kazanan konu, 25 Kasım 1988’de Ermenistan Yüksek Sovyeti’nin, yeniden Karabağ’ın Ermenistan’a bağlandığı şeklinde bir karar alması ile tekrar tırmanmağa başladı. Özellikle Nahcivan ve Gence şehirlerinde etnik gerilimin tırmanması sonunda yüzlerce kişi yaralanırken, Gence’de 6 kişinin hayatlarını kaybettiği öğrenildi. Azerbaycan’ın birçok yerleşim merkezinde sıkıyönetim ve gece sokağa çıkma yasağı uygulanmaya konurken, Azerbaycan’da bulunan 300.000 civarındaki Ermeni’nin önemli bir kısmı Ermenistan’a göç ederken, Ermenistan sınırları içinde kalmış bulunan Azerbaycan Türkleri de aksi yönde bir göç olayını başlatıyordu.
Öte yandan Şubat sonundaki Şumgayt olayları sanığı olarak yargılanan 97 Azerbaycan Türk’ünden 38’inin mahkemesi sona ermiş ve cinayet suçundan 15’er yıl hapis cezasına çarptırılmışlardı; olayların elebaşıları oldukları gerekçesiyle Moskova’da yargılanan 3 kişiden Ahmed Ahmedoğlu adlı Azerbaycan Türk’ü kurşuna dizilmek suretiyle idama mahkum edilmişti. Alınan sıkı tedbirlere rağmen Bakü’de binlerce Azerbaycan Türk’ü düzenledikleri gösterilerde Ahmedoğlu’nun resimlerini taşıyor, ve yargılamanın Azerbaycan’da tekrarlanmasını talep ediyorlardı.
Bu şekilde giderek tırmanan ve alınan sıkı güvenlik tedbirlerine rağmen önlenemeyen Azerbaycan Türkleri – Ermeniler arasındaki milli me sele Sovyetler Birliği içindeki dengeleri zorlayacak sınırlara ulaşıyordu. Konu bütün Sovyet kamuoyunu etkilerken, konuya ilişkin açıklamalarda bulunan rejim aleyhdarlığı ile tanınan Andrey Saharov, olaylardan dolayı açıkça Azerbaycan Türklerini suçlayarak, Ermenilerin yanında yer alıyordu. Konunun Sovyetler Birliği içinde giderek dini bir yön aldığının bir işareti olan bu gelişmelerin ilginç bir örneği de, Türkistan’ın “Kazakistan” adıyla bölünen bölgesindeki bir yetkilinin II. Dünya savaşı yıllarında bölgeye sürülen birkaç yüz Ermeni’nin bölgeden çıkartılması için resmen Moskova’ya müracaatı ile ortaya çıkıyordu. Bu Kazak Türk’ü yetkili “ileride bu, birkaç yüz Ermeni’nin de yaşadıkları Türkistan bölgesinin Ermenistan’a bağlanmasını isteyebileceğini, böyle bir talebe muhatap olmadan önce konunun kökten çözümlenmesi için bu birkaç yüz Ermeni’nin derhal Ermenistan’a nakledilmesinin gerektiğini” açıkça ifade ederken, Azerbaycan’da meydana gelen olayların bütün Türk bölgelerinde dikkatle izlendiğini de göstermiş oluyordu.
Sovyetler Birliği’nin Rus hakimlerini zora sokan etkin gerilimin şimdilik sona ermesini sağlayan gelişme ise 7 Aralık 1988 günü, Ermenistan’da pek çok yerleşim merkezini etkileyerek, gayrıresmi rakamlara göre yüzbin Ermeni’nin ölümüne yol açan, Richter ölçeğine göre 8 şiddetindeki deprem oldu. Jeolojik depremin yıkıntıları kaldırıldıktan sonra etnik depremin nasıl sonuçlanacağı, Sovyetler Birliğindeki milliyetler meselesinin alacağı yeni yön 1989 yılının gündemindeki konular arasında ilk sıralarda yer alacağa benzer… Ba’de harab-ül Ermenistan…

Türkiye’nin “Ermeni Sorunu”
Sovyet Rusya’nın Azerbaycan bölgesinde izlediği milliyetler politikası, Türk-Rus ilişkilerine olduğu kadar günümüzde Türkiye’nin başına belâ edilmeğe çalışılan Ermeni meselesine de ışık tutmaktadır.
Şu günlerde hızı kesildiği için pek üzerinde duran yok ya, diplomatlarımıza karşı Ermeni saldırılarının yoğun olarak sürdüğü günlerde yetkili-yetkisiz ağızların söyledikleri arasında neler yoktu ki; Ermenilere geçmişte bir kötü muamele yapılmış olsa bile Osmanlı Devleti tarafından yapılmış olacağı için Türkiye’yi ilgilendirmeyeceğine varana kadar. Hatırlarsınız. Ama hiç kimsenin çıkıp “-Yahu bu Ermeni istekleri farz-ı muhal gerçekleşse bu işten kârlı çıkacak kim olur?..” diye kafa yorduğunu görmedik, duymadık, okumadık !..
Diyelim ki, Ermenilerin talep ettiği (Erzurum, Erzincan, Ağrı, Sivas, Elazığ, Diyarbakır, Bitlis, Siirt, Muş, Van, Hakkari illerimizi içine alan) ‘Vilayet-i Sitte’ üzerinde kurulması düşünülen ASALA Sovyeti gerçekleşti. Bu Sovyet hangi fonksiyonu yerine getirir?
Gelin haritaya bakın cevap vermeden önce! Böylesi bir suni oluşum, Türkiye ile Sovyetler Birliği’nin Türk halklarının “en muhayyel” fiziki birlikteliğini dahi, Kaf Dağı’nın ardında bırakacaktır. Hatta bu durumda, Güney (İran)Azerbaycan ve Kerkük’teki Türk unsurların Türkiye ile oluşacak mesafeli durumu da açıkça görülmektedir. Lütfen haritanın fısıldadıklarına kulaklarımızı tıkamayalım. Yine bir gün Ermeni saldırıları başlarsa, aynı ‘kanları yerde kalmayacak’ aldatmacalarıyla vakit kaybetmeden olayın arkaplanına eğilelim.

Azerbaycan’ın “Ermeni Sorunu”
Tarihi perspektif içindeki yerini işaret ettiğimiz Azerbaycan Türkleri-Ermeni meselesi, Ermenilerin atağı ile yeni bir safhaya girmiş bulunmaktadır.
1987 ortalarında başlayarak ve 1988 boyunca hiç gündemden inmeyen bir konu olarak, dünya kamuoyunun dikkatlerini çekmeğe devam eden Sovyetler Birliği’ndeki Ermenistan ve Azerbaycan S.S. Cumhuriyetleri arasındaki milli mesele, herkesten daha fazla bizi ilgilendirmektedir; Türkiye’nin ‘Ermeni Sorunu’ ile Ermenistan’ın, Azerbaycan’ın Karabağ üzerindeki hak talepleri aynı tarihi zemine yaslanan birer olgudur.
Dünyanın her yerine dağılmış olan Ermeni topluluklarının, Sovyet Ermenistan’ındaki Ermeni eylemlerine açıkça destek vermesi ve Batılı ülkelerin bu meselede her türlü diplomatik kaygıyı bir yana bırakarak, Ermeni taleplerinin yanında yer alması son derecede dikkat çekicidir.
Öte yandan Sovyetler Birliği’ndeki Ermeni taleplerini destekler nitelikte faaliyetlerin Avrupa’da da boy göstermeğe başladığı görülmektedir. Paris’teki Ermeniler 26 Şubat 1988’de Sovyet Büyükelçiliği önünde gösteri yaparak Erivan’da ortaya atılan Karabağ’ın Ermenistan’a bağlanması talebini tekrarlamışlardır.
Ermenilerin oluşturduğu bir heyet S.S.C.B.’nin Paris büyükelçisine verilen dilekçeyi sunmuşlardır. Dilekçede “Karabağ bölgesindeki Ermeni çoğunluğun yasal isteklerinin yerine getirilmesi” istenmektedir. Bu arada açıklama yapan Ermeni sözcüleri, düşmanlarının Sovyetler Birliği değil, Türkiye olduğunu vurgulamaktan da kaçınmamışlardır. Henüz sıcaklığını koruyan bu olayların haritaya bakıldığında tarihi Türk aleyhdarı politikayı gözler önüne seren Nahcivan Özerk Eyaleti’nin Ermenistan’a bağlanarak bu tarihi Türk yurdunun tarihe karışmasıyla sonuçlanma ihtimali gözden uzak tutulmamalıdır.
Komünist olsun veya olmasın bütün Rusların -istisnalar mahfuz olmak kaydıyla- Türklük aleyhdarı uygulamaların taraftarı olduğunu gösteren son bir belge yakınlarda Sovyetler Birliği’nin komünist yönetimine karşı Batı Avrupa’da faaliyet gösteren Londra merkezli Europian Liasion Group (Avrupa İrtibat Grubu) adlı antikomünist bir teşkilatın yayınladığı broşürde yer alan haritadır. Bu haritada da vatanımızın doğu toprakları Ermenistan ve güneydoğu toprakları da Kürdistan olarak gösterilmiştir. Komünist de olsa, antikomünist de olsa bir Rus’un milli meseleler söz konusu olduğunda aynı Rus tavrı gösterebildiğini gösteren bu örnek bizi kızdırmamalı; sadece biraz olsun düşündürmelidir.
***
Dünya üzerindeki mesafelerin küçüldüğü günümüzde dünyadaki Türkler arasındaki mesafeleri her anlamda büyütmek isteyenlerin varlığını ve niyetlerini fark etmemiz zaten yeteri kadar açılmış olan mesafelerin kapatılması yolunda ciddi bir adım
olacaktır.
(Bu yazı Tercüman gazetesinde, 3-5 Mart 1988 tarihlerinde Dr.Oğuz Karaçay imzasıyla yayınlanmış ve bazı yerleri zaman içinde meydana gelen bazı değişiklikler dikkate alınarak redakte edilmiştir. H.B.)

KAYNAK: Dr. Hayati BİCE / Türk Yurtları Üzerine Notlar / 2. Baskı / Akçağ Yayınları

 

KAYNAK: Dr. Hayati BİCE / Türk Yurtları Üzerine Notlar / 2. Baskı / Akçağ Yayınları