Dîvân-ı Hikmet

Divan-ı Hikmet kitabında neredeyse bin yıldır Türk’ün gönül gözünü ışıtan bir ışık saklıdır. Bu ışığın huzmeleri her bir hikmetin satırları arasından süzülerek ruh dünyamızı aydınlatmaya uzun bir zulmet devrinden sonra bütün Türk yurtlarında yeniden başlamıştır. More »

Yesevî Atadan Öyküler

Tarihimizin en büyük isimlerinden biri olan Ahmed Yesevî’nin hikâyeleri yüzyıllar boyunca dilden dile dolaştı. Yüzyıllar önce yaşayan çocuklar bu hikâyelerle büyüdüler, büyükler bu hikâyelerle büyülendiler. Eskiden gönüllerimiz nasıl Ahmed Yesevî ile hayat bulduysa, şimdi de Yesevî’nin hayat dolu nefesi içimizi ısıtacak. More »

Türk Yurtları Üzerine Notlar

Bu kitaptaki yazıların yazılma sürecinde etkin politik-kültürel aktörler olarak yazılarıma konu olmuş -ve bir kısmı ile tanışma şerefine nail olduğum- bazı Türk önderleri, yeryüzündeki fanî hayatlarını tamamlayıp Allah’ın engin rahmetine ve sonsuzluğa tevdi edildiler. Bu çerçevede Azad Bek Kerimî, Ebulfeyz Elçibey, Sadık Ahmed, Rauf Denktaş ve Türk yurtları edebiyatının aşılmaz görünen yüce ismi Cengiz Aytmatov’u rahmetle anmak isterim. More »

İşaret Taşları

Türk yurtlarının ruh dünyasını aydınlatan kutlu kaynaktan birkaç rengi yansıtmak niyetimle yola çıkıyorum. Bu yol boyunca konaklayacağımız her bir ribatta, dergâhta, hankâhda, bir nebze soluklanarak -İnşaallah- “güzel bir yürüyüş“ eyleyeceğiz… Yesi’den, Buhara’dan, Semerkand’dan, Kaşgar’dan güzel kokular taşıyan esintiler getirmeye çalışacağız takatimiz yettiğince… More »

Kafkasyadan Anadoluya Göçler

Geçtiğimiz yüzyılın başlarında Kafkasya’dan Anadolu’ya doğru gerçekleşen ve günümüz Türkiyesi’nin dini, etnik ve kültürel yapısında bile tesirleri süren göçler hakkında çok fazla şey bilinmemektedir. Bu kitap, göç olayını hikaye eden bir eser olmayıp bu ‘muazzam vakıa’nın oluşumunda rol oynayan ve arka planı teşkil eden gerçeklere ışık tutmaya çalışması ile, alanında Türkiye’de yayınlanan ilk eserdir. More »

 

RÖPORTAJ: Pîr-i Türkistan Yesevî ve Divân-ı Hikmet Üzerine / Tasavvuf Gazetesi

Dr. Hayati BİCE ile:

Pîr-i Türkistan Yesevî ve Divân-ı Hikmet Üzerine

Ahmed Yesevî’ye olan ilginiz nasıl başladı? Gönlünüze bu ateş nasıl düştü? Bize anlatır mısınız?

1992 yılında, Türk Cumhuriyetleri’nin 70 yılı bulan komünist baskı döneminden kurutularak bağımsızlıklarını ilan edişinden hemen hemen bir yıl sonra gerçekleşen ilk Ahmed Yesevî Türbesi ziyaretimizin benim için manevi değeri büyüktür. O ilk ziyarette gezi grubundan üç kişi, bu ziyareti bizlere nasip ettiği için birer şükür kurbanı kestirdik ve böylelikle Allah’a hamd ettik. Bu kurbanları kestirişimizden bir yıl sonra üçümüz de Ahmed Yesevî Üniversitesi’nde görev almaya davet edildik. Bunun Türkistan’da görev yapma yönündeki kalbî bir duanın kabulü olarak değerlendirilmesi yanlış olmaz. Fakat şahsen benim için, Hazret-i Pîr-i Türkistan ile tanışıklığın daha öncesi de var. 1990 yılında Medine-i Münevvere’de, Doğu Türkistanlı bir Uygur Türkleri’nden Abdulmecid Kaşgarî adlı bir zat vasıtasıyla Ahmed Yesevî’nin şaheseri Divân-ı Hikmet ile tanışmıştım. Manevî seyrinde kemale ermiş bir sufî olan o zat, bana Divan-ı Hikmet’in Taşkent’te yüzyıl önce yapılmış taş baskısı bir nüshasını verdi: O tarihî kitap, zor okunan Talik yazı formatında basılmış, yer yer sayfa eksiklikleri olan, yıpranmış; ama manevî değerine baha biçilemez bir eserdi. Türkistan Rüyası kitabımda bu eserin “Alın bu kitabı Türkiye’de basın” talimatı ile bana emanet edilmesi hayatımın önemli anılarındandır. Abdulmedcid Kaşgarî’nin bu emir makamındaki ricasından iki yıl sonraki bahsettiğim Türkistan gezimizde Buhara Kapalı Bedesteni’ndeki bir yer sergisinde, Ahmed Yesevî’nin Divan-ı Hikmet’ini 1991 yılı sonunda basılmış, yeni bir kitap olarak Kiril alfabesiyle basılmış görünce çok heyecanlandım ve mevcut üç nüshasını da hemen aldım. Bu üç kitabın ikisi Türkiye’ye dönüşümüzde, armağan olarak değerini bilecek iki dostumun kütüphanesine girdi ve ben de kalan üçüncü nüshayı önüme alarak iki yıl önce verdiğim Divan-ı Hikmet’i Türkiye’de yayınlama sözümü yerine getirme çalışmalarıma başladım. Çalışmam ilerledikçe ve Yesevî’nin manevî dünyasına girmeme kapı açan sözlerini okudukça çok etkilendim. Gönlümdeki Ahmed Yesevî aşkı, hikmetlerini okudukça pekişti. Bütün bu yaşadıklarım roman olacak kadar uzun bir hikâye idi -zaten bu uzun hikâyeyi otobiyografik roman olarak yazdım- ve “Türkistan Rüyası” adı ile H Yayınları arasında da yayınlandı. “Türkistan Rüyası” kitabım, Yesevî Hazretleri’yle manevî ilişkimi, karşılıklı olduğunu umduğum muhabbetimizi ne kadar anlatılabilirse o kadar anlatır.

Sizce özellikle Türk kültür coğrafyasında yaşayan gençlerimizin Ahmed Yesevî Hazretleri hakkında mutlaka bilmesi gereken özellikleri, rol model örnek alması gereken değeri nelerdir?

Yesevî’den feyz almak, hattâ genelde tasavvufî konulara adım atmak için başlangıç yaşını -bir çocuk hastalıkları uzmanı ve üç çocuk babası birisi olarak da söylüyorum- oniki olarak kabul ediyorum. Ahmed Yesevî annesini ve babasını çocuk yaşta kaybetmiş, fakat ilim sahibi bir çevrede yetişmiş, yetiştirilmiş. Onun yaşadığı Sayram Kasabası medreseleriyle, dergâhlarıyla meşhur olan bir yer. Bugün küçük bir kasaba olan Sayram’da dünyaya gelen Hazret-i Yesevî bilgisi ve ilmi sayesinde bütün dünyaya hitap ederek asırlarca yaşayabilen çok önemli bir isim olabilmiş; mesela zengin bir hükümdarın oğlu değilmiş ama manevî ilim mertebelerinde aldığı mesafe ile ruhaniyet yönünden edindiği değer ile ölümsüzlük kazanmıştır diyebilirim.  Bugünün dünyasında da bir insan hangi ortamda olursa olsun, bilgiye ve ilme önem verirse bütün dünyada kalıcı iz bırakabilir.

Ahmed Yesevî’nin hayatına baktığımızda ise çıkarabileceğimiz en büyük ders şudur ki bir insanın ölümsüzlük kazanabilmesi bilime, kültüre ama en önemlisi insana verdiği değerle mümkündür. Ahmed Yesevî, her insanı Allah’ın emaneti olarak görmüş, hayatı boyunca kimseyi hor görmemiş, hattâ her varlığa saygıyla davranmıştır. Türkistan’da bugün de kullanılan çok önemli bir söz var ki hikmetler de de rastladım: “Herkes buğday ben saman, eller yahşi ben yaman”. Bunun anlamı “herkes buğday ben samanım, başkaları iyi kötü olan benim”dir. Bu bir hayat felsefesidir.

Biraz da Divân-ı Hikmet’ten söz eder misiniz? Günümüz insanları Divân-ı Hikmet’ten nasıl faydalanabilirler?

Divan-ı Hikmet çalışmamın ilk baskısı Türkiye Diyanet Vakfı yayını olarak 1993 yılı sonlarında 144 hikmeti içeren bir kitap halinde gün yüzüne çıktı. Daha sonra elime ulaşan hikmetlerin de eklenmesi ile son baskılarda bu rakam 217’ye ulaştı. Nihayet geçtiğimiz günlerde Taşkent’te yapılan bir baskı ile karşılaştırdığımda tesbit ettiğim hikmetlerin de eklenmesi ile Türkiye Türkçesinde yayınlanmış, Yesevî hikmetlerinin sayısı 252’yi buldu. Bu  252 hikmet, H Yayınları arasında basılan Divân-ı Hikmet’in Türkiye Türkçesine aktarılması ile oluşana baskıdaki rakamdır. Bazı insanlar merak ettiği için şunu da belirteyim: Basılan hikmet sayısının giderek artışının nedeni yeni bulunan el yazmaları incelendiğinde basılanlardan farklı yeni hikmetlerin ortaya çıkmasıdır.

Genelde tasavvuf geleneğimizin, özelde ise Yesevîliğin Türk dünyasının manevî şekillenmesinde mutlak etkisi hemen herkesçe kabul edilen bir durumdur. Tasavvuf kültürümüz ve geleneğimiz günümüzün manevî çoraklaşma içerisindeki dünyasına nasıl taşınabilir? Özellikle tasavvufa ilgi duyan üniversiteli gençlerimizi düşünerek neler tavsiye edeceksiniz?

Osmanlı asırları boyunca ehl-i tasavvufun devlet nezdindeki yeri, kısa süreli istisnalar dışında daima mümtaz bir mevki olmuştur. Bunu devletin kurucusu Osman Gazi-Edebalı ilişkisinden son sultanlardan V. Mehmed Reşad’ın Mevleviliğine kadar getirebiliriz. Bu konu, edebiyatımızda çokça da işlenmiştir. Cumhuriyet’in kuruluşu sürecinde tasavvufî ocakların kapatılması ve din işlerini deruhte etmek üzere organize edilen Diyanet kurumunun “zahirî bir söylem”de kalması tasavvufî geleneklerin yeni nesillere aktarılmasında sancılara ve sakıncalı tabloların zuhuruna bâis olmuştur. Halk nezdinde Allah dostlarının şahsında temsil edilen tasavvuf hiçbir zaman etkisiz olmamıştır, ancak tasavvufi kültür birikiminin yeni nesillere aktarılmasındaki zaaf, “sahte şeyh”, “yalancı-mürşidimsi” kişiliklere fırsat vermiştir. Buna ilişkin arızaları konu alan haberler hepimizin hafızalarındadır. “Sahte şeyh” demişken, Ahmed Yesevî hikmetlerinin pek çok yerinde, “maneviyat hırsızlığı” yapan bu türden “yalancı sufî”lere dikkat çekildiğini söylemeliyim. Bu durumun arz ettiği acil ihtiyaçlar yetkili makamları “İrfan Merkezleri” adı verilen bir yapılanmaya yöneltmiştir. Son bir yıl içerisinde bu kapsamda ciddi arayışların var olduğunu ve bunların bir kısmının hayata geçirilmesi için yapılan hazırlıkların son aşamasına getirildiğini biliyorum. Bu noktada Bosna’da yürürlükte olan resmî tasavvuf kurumlaşması örneğinin dikkate alınması gerektiğini söylemeliyim.

Günümüz insanının, iyi değerlendirmesi gereken avantaj, Ahmed Yesevî, Yunus Emre, Muhyiddin Arabî, Sadreddin Konevî, Mevlâna Celâleddin Rûmî, Niyazî Mısrî, İsmail Hakkı Bursevî gibi büyük tasavvuf önderlerinin hemen tüm eserlerinin günümüz okuru için yeniden yayınlamış olmasıdır. H Yayınları’na gelen tasavvufa meraklı bir günümüz okuru, bu isimlerin onlarca eseri ile buluşabilecektir.

Yesevî-Nakşbendî silsilelerinin kavşak noktası olan Yûsuf Hemedânî’nin, Prof. Dr. Necdet Tosun tarafından günümüz Türkçesine aktarılan “Hayat Nedir?” adı ile yayınlanan eserinden bir alıntıyı aktarmak isterim: Ahmed Yesevî’nin mürşidi olması yanında Nakşbendî-Hacegân silsilesinde de çok önemli bir isim olan Hemedânî’ye sorarlar: “Kendisiyle sohbet edebileceğimiz, manevi bir zat, bir mürşid-i kâmil ile karşılaşamazsak ne yapalım?” O da şöyle yanıtlar: “Tasavvuf ehlinden, kemâli kabul edilmiş mürşidlerin kitaplarından hergün sekiz varak (=onaltı sayfa) okuyun. Bu şekilde o mübârek Zat ile sohbet etmiş gibi olursunuz.”

Kitaba ulaşmanın çok zor, ancak el ile çoğaltılabilen kitap sayısının da çok çok kısıtlı olduğu o zamanlarda yapılan bu tavsiye beni hep etkilemiştir. Bu nedenle bana “Ahmed Yesevî’den nasıl faydalanabiliriz?” diye soran gençlere Divan-ı Hikmet’ten her hafta dört-beş şiir okumalarını söylüyorum. Böylece yaklaşık bir yıl içerisinde şu anda elimizde olan, Türkçe olarak tarafımdan yayına hazırlanan Divan-ı Hikmet’teki iki yüz elli iki hikmetin tamamı okunmuş ve Hazret-i Pîr-i Türkistan Ahmed Yesevî’nin sohbet halkasına manevî olarak dâhil olunmuş olunacaktır.

Son yıllarda, sevinerek müşahede ettiğim üzere, Divan-ı Hikmet’ten Fütühat’a kadar uzanan geniş bir yelpazede yayınlanan tasavvuf klasiklerinin, gençler nezdinde gördüğü ilgi, toplumumuzdaki tasavvufî bilgilenme konusundaki eksiklikleri azaltmaya adaydır. Zekâ düzeyi genel ortalamanın üzerindeki genç insanların bu tasavvuf ulularının eserlerini hazmederek okumak suretiyle -Batı’da, kendini eğitme (self education) denilen yöntemle- maneviyat yolunda ilerlemeleri mümkündür. Nitekim, dergâhlar resmen kapalı olsa da yerine ikame edilen yapılanmalarla, tasavvufî gelenek arasındaki zihniyet uçurumunu “fark” eden zamanımızın muhakkik gençleri, teorik çözümlemeler yapmanın yanısıra, nev-zuhur tasavvufî yapılanmaların başlarındaki kişileri de sorgulamağa başlamıştır. “Avam tasavvufu” denilen ‘Halk Müslümanlığı’ yanında “entellektüel bir tasavvuf”u arayışın teorik planda da olsa ortaya çıkması, önemli bir gelişmedir.

Elbette ki, tasavvuf geleneğinde bir silsileye biat yolu dahil olmak, zikir halkalarından feyz almak ihmal edilemez ama, öncelikle kendisini yetiştirmiş olarak bir mürşide vâsıl olup biat alacak olan‘yetenekli bir genç’ bu türden bir ön eğitimle, kısa bir sürede çok büyük mesafeler kat edecektir.

Teknolojinin sağladığı imkânlar ile bir “global dergâh”a dönüşen dünyada gündeme gelen  “online biat” yolu ile bir tasavvuf silsilesine intisabın kolaylaştırılması gibi uygulamalar, tasavvuf tarihi yönünden çok dikkate değer bir gelişmedir. Tarihî kaynaklarda mektub vasıtası ile mürid kabul eden Aziz Mahmud Hüdaî divanındaki bir şiiri ile biat kabul eden Kuddusî örneklerini bilmeyenler, bu tür uygulamaları bir “âhir zaman bid’ati” olarak görse bile, yeryüzünde Allah zikrini çoğaltan bu uygulamalar önümüzdeki yıllar ve hatta asırlarda muhabbetullahın gönüllerde neşv ü nema bulup kök salmasındaki en önemli yöntem haline gelebilecektir. Son olarak bir vaad olarak şunu söylemeliyim: Günümüzdeki manevî ihtiyaçları göz önüne alarak hazırlayacağım “Küreselleşen Dünyada Bireyselleşen Tasavvuf” başlıklı makalemi güncelleyerek Tasavvuf Gazetemizin muhakkik okurları ile paylaşmayı düşünüyorum.

Tasavvuf Gazetesi’nin genç okurlarına neler söylemek istersiniz?

Hayatın ilk yirmi yılı, yaklaşık dörtte birlik kısmı, geri kalan dörtte üçlük kısmını önemli ölçüde etkiliyor. Bu yüzden bu röportajımızı okuyacak gençler, gençlik yıllarında tasavvufî bir edebi edinmek, âlemde neden var edildiklerini anlamak için gayret göstermeli;  Ahmed Yesevî’nin hayatından kendilerine ders çıkartmalıdır. Bu noktada çok rahatlıkla söyleyebilirim ki, Hazret-i Yesevî örnek alınabilir. Hiçbir genç kendisini ve sahip olduğu manevî kapasiteyi hor görmemeli, bir insan teki olarak dünyaya gelmesinin önemli olduğunu bilmelidir. Her gencimiz dünya çapında bir insan olabileceği umudunu içinde taşımalı ve yeşertmelidir.

Son olarak UNESCO tarafından duyurulan 2016: Yesevî Yılı hakkında neler diyeceksiniz?

UNESCO her yıl bu türden anma takvimleri ilan etmektedir. 2016 yılı da ebedi âleme göç edişinin 850. Yılı dolayısıyla “Ahmed Yesevî Yılı” olarak ilan edilmiştir. Bu türden anmalar, sembolik değerde olsa bile yapılan faaliyetler ile anılması duyurulan kişinin tanınması ve anlaşılması yönünden büyük bir fayda sağladığını görüyorum. Birçok akademisyen arkadaşımızın düzenlenen panel, konferans ve sempozyumlara katıldığını ve hazırlık içerisinde olduklarını biliyorum. Şahsen Yesevî ve Yesevîlik üzerinde çeyrek asırdır emek veren birisi olarak -yakın dostlarımın da çok iyi bildiği gibi- ülkenin her yayından gelen Yesevî etkinliklerine yetişmekte zorlanıyorum. Yine bu yıl vesilesi ile, çeşitli STK’lar ve yerle yönetimler tarafından çocuk ve gençlere yönelik Divân-ı Hikmet’ten Seçmeler kitapları hazırlanmaktadır. Bu kapsamda H Yayınları’nın hazırladığı ve 12-15 yaş grubu  düşünülerek hazırlanmış “Çoban Ata’dan Çocuklara Yesevîhan Öyküleri” adlı çalışmamın da çok yakına elinize ve en önemlisi çocuk ve gençlerimizin gönüllerine ulaşacağını müjdelemek isterim.

 

Yoğun çalışma temponuz içinde fikirlerinizi paylaştığınız için okurlarımız adına çok teşekkür ederiz.

 

Estağfirullah… Evliyaullaha hizmetin önemini bilen birisi olarak ben sizlere teşekkür etmeliyim.

Ahmed Yesevî’ye olan ilginiz nasıl başladı? Gönlünüze bu ateş nasıl düştü? Bize anlatır mısınız?

1992 yılında, Türk Cumhuriyetleri’nin 70 yılı bulan komünist baskı döneminden kurutularak bağımsızlıklarını ilan edişinden hemen hemen bir yıl sonra gerçekleşen ilk Ahmed Yesevî Türbesi ziyaretimizin benim için manevi değeri büyüktür. O ilk ziyarette gezi grubundan üç kişi, bu ziyareti bizlere nasip ettiği için birer şükür kurbanı kestirdik ve böylelikle Allah’a hamd ettik. Bu kurbanları kestirişimizden bir yıl sonra üçümüz de Ahmed Yesevî Üniversitesi’nde görev almaya davet edildik. Bunun Türkistan’da görev yapma yönündeki kalbî bir duanın kabulü olarak değerlendirilmesi yanlış olmaz. Fakat şahsen benim için, Hazret-i Pîr-i Türkistan ile tanışıklığın daha öncesi de var. 1990 yılında Medine-i Münevvere’de, Doğu Türkistanlı bir Uygur Türkleri’nden Abdulmecid Kaşgarî adlı bir zat vasıtasıyla Ahmed Yesevî’nin şaheseri Divân-ı Hikmet ile tanışmıştım. Manevî seyrinde kemale ermiş bir sufî olan o zat, bana Divan-ı Hikmet’in Taşkent’te yüzyıl önce yapılmış taş baskısı bir nüshasını verdi: O tarihî kitap, zor okunan Talik yazı formatında basılmış, yer yer sayfa eksiklikleri olan, yıpranmış; ama manevî değerine baha biçilemez bir eserdi. Türkistan Rüyası kitabımda bu eserin “Alın bu kitabı Türkiye’de basın” talimatı ile bana emanet edilmesi hayatımın önemli anılarındandır. Abdulmedcid Kaşgarî’nin bu emir makamındaki ricasından iki yıl sonraki bahsettiğim Türkistan gezimizde Buhara Kapalı Bedesteni’ndeki bir yer sergisinde, Ahmed Yesevî’nin Divan-ı Hikmet’ini 1991 yılı sonunda basılmış, yeni bir kitap olarak Kiril alfabesiyle basılmış görünce çok heyecanlandım ve mevcut üç nüshasını da hemen aldım. Bu üç kitabın ikisi Türkiye’ye dönüşümüzde, armağan olarak değerini bilecek iki dostumun kütüphanesine girdi ve ben de kalan üçüncü nüshayı önüme alarak iki yıl önce verdiğim Divan-ı Hikmet’i Türkiye’de yayınlama sözümü yerine getirme çalışmalarıma başladım. Çalışmam ilerledikçe ve Yesevî’nin manevî dünyasına girmeme kapı açan sözlerini okudukça çok etkilendim. Gönlümdeki Ahmed Yesevî aşkı, hikmetlerini okudukça pekişti. Bütün bu yaşadıklarım roman olacak kadar uzun bir hikâye idi -zaten bu uzun hikâyeyi otobiyografik roman olarak yazdım- ve “Türkistan Rüyası” adı ile H Yayınları arasında da yayınlandı. “Türkistan Rüyası” kitabım, Yesevî Hazretleri’yle manevî ilişkimi, karşılıklı olduğunu umduğum muhabbetimizi ne kadar anlatılabilirse o kadar anlatır.

Sizce özellikle Türk kültür coğrafyasında yaşayan gençlerimizin Ahmed Yesevî Hazretleri hakkında mutlaka bilmesi gereken özellikleri, rol model örnek alması gereken değeri nelerdir?

Yesevî’den feyz almak, hattâ genelde tasavvufî konulara adım atmak için başlangıç yaşını -bir çocuk hastalıkları uzmanı ve üç çocuk babası birisi olarak da söylüyorum- oniki olarak kabul ediyorum. Ahmed Yesevî annesini ve babasını çocuk yaşta kaybetmiş, fakat ilim sahibi bir çevrede yetişmiş, yetiştirilmiş. Onun yaşadığı Sayram Kasabası medreseleriyle, dergâhlarıyla meşhur olan bir yer. Bugün küçük bir kasaba olan Sayram’da dünyaya gelen Hazret-i Yesevî bilgisi ve ilmi sayesinde bütün dünyaya hitap ederek asırlarca yaşayabilen çok önemli bir isim olabilmiş; mesela zengin bir hükümdarın oğlu değilmiş ama manevî ilim mertebelerinde aldığı mesafe ile ruhaniyet yönünden edindiği değer ile ölümsüzlük kazanmıştır diyebilirim.  Bugünün dünyasında da bir insan hangi ortamda olursa olsun, bilgiye ve ilme önem verirse bütün dünyada kalıcı iz bırakabilir.

Ahmed Yesevî’nin hayatına baktığımızda ise çıkarabileceğimiz en büyük ders şudur ki bir insanın ölümsüzlük kazanabilmesi bilime, kültüre ama en önemlisi insana verdiği değerle mümkündür. Ahmed Yesevî, her insanı Allah’ın emaneti olarak görmüş, hayatı boyunca kimseyi hor görmemiş, hattâ her varlığa saygıyla davranmıştır. Türkistan’da bugün de kullanılan çok önemli bir söz var ki hikmetler de de rastladım: “Herkes buğday ben saman, eller yahşi ben yaman”. Bunun anlamı “herkes buğday ben samanım, başkaları iyi kötü olan benim”dir. Bu bir hayat felsefesidir.

Biraz da Divân-ı Hikmet’ten söz eder misiniz? Günümüz insanları Divân-ı Hikmet’ten nasıl faydalanabilirler?

Divan-ı Hikmet çalışmamın ilk baskısı Türkiye Diyanet Vakfı yayını olarak 1993 yılı sonlarında 144 hikmeti içeren bir kitap halinde gün yüzüne çıktı. Daha sonra elime ulaşan hikmetlerin de eklenmesi ile son baskılarda bu rakam 217’ye ulaştı. Nihayet geçtiğimiz günlerde Taşkent’te yapılan bir baskı ile karşılaştırdığımda tesbit ettiğim hikmetlerin de eklenmesi ile Türkiye Türkçesinde yayınlanmış, Yesevî hikmetlerinin sayısı 252’yi buldu. Bu  252 hikmet, H Yayınları arasında basılan Divân-ı Hikmet’in Türkiye Türkçesine aktarılması ile oluşana baskıdaki rakamdır. Bazı insanlar merak ettiği için şunu da belirteyim: Basılan hikmet sayısının giderek artışının nedeni yeni bulunan el yazmaları incelendiğinde basılanlardan farklı yeni hikmetlerin ortaya çıkmasıdır.

Genelde tasavvuf geleneğimizin, özelde ise Yesevîliğin Türk dünyasının manevî şekillenmesinde mutlak etkisi hemen herkesçe kabul edilen bir durumdur. Tasavvuf kültürümüz ve geleneğimiz günümüzün manevî çoraklaşma içerisindeki dünyasına nasıl taşınabilir? Özellikle tasavvufa ilgi duyan üniversiteli gençlerimizi düşünerek neler tavsiye edeceksiniz?

Osmanlı asırları boyunca ehl-i tasavvufun devlet nezdindeki yeri, kısa süreli istisnalar dışında daima mümtaz bir mevki olmuştur. Bunu devletin kurucusu Osman Gazi-Edebalı ilişkisinden son sultanlardan V. Mehmed Reşad’ın Mevleviliğine kadar getirebiliriz. Bu konu, edebiyatımızda çokça da işlenmiştir. Cumhuriyet’in kuruluşu sürecinde tasavvufî ocakların kapatılması ve din işlerini deruhte etmek üzere organize edilen Diyanet kurumunun “zahirî bir söylem”de kalması tasavvufî geleneklerin yeni nesillere aktarılmasında sancılara ve sakıncalı tabloların zuhuruna bâis olmuştur. Halk nezdinde Allah dostlarının şahsında temsil edilen tasavvuf hiçbir zaman etkisiz olmamıştır, ancak tasavvufi kültür birikiminin yeni nesillere aktarılmasındaki zaaf, “sahte şeyh”, “yalancı-mürşidimsi” kişiliklere fırsat vermiştir. Buna ilişkin arızaları konu alan haberler hepimizin hafızalarındadır. “Sahte şeyh” demişken, Ahmed Yesevî hikmetlerinin pek çok yerinde, “maneviyat hırsızlığı” yapan bu türden “yalancı sufî”lere dikkat çekildiğini söylemeliyim. Bu durumun arz ettiği acil ihtiyaçlar yetkili makamları “İrfan Merkezleri” adı verilen bir yapılanmaya yöneltmiştir. Son bir yıl içerisinde bu kapsamda ciddi arayışların var olduğunu ve bunların bir kısmının hayata geçirilmesi için yapılan hazırlıkların son aşamasına getirildiğini biliyorum. Bu noktada Bosna’da yürürlükte olan resmî tasavvuf kurumlaşması örneğinin dikkate alınması gerektiğini söylemeliyim.

Günümüz insanının, iyi değerlendirmesi gereken avantaj, Ahmed Yesevî, Yunus Emre, Muhyiddin Arabî, Sadreddin Konevî, Mevlâna Celâleddin Rûmî, Niyazî Mısrî, İsmail Hakkı Bursevî gibi büyük tasavvuf önderlerinin hemen tüm eserlerinin günümüz okuru için yeniden yayınlamış olmasıdır. H Yayınları’na gelen tasavvufa meraklı bir günümüz okuru, bu isimlerin onlarca eseri ile buluşabilecektir.

Yesevî-Nakşbendî silsilelerinin kavşak noktası olan Yûsuf Hemedânî’nin, Prof. Dr. Necdet Tosun tarafından günümüz Türkçesine aktarılan “Hayat Nedir?” adı ile yayınlanan eserinden bir alıntıyı aktarmak isterim: Ahmed Yesevî’nin mürşidi olması yanında Nakşbendî-Hacegân silsilesinde de çok önemli bir isim olan Hemedânî’ye sorarlar: “Kendisiyle sohbet edebileceğimiz, manevi bir zat, bir mürşid-i kâmil ile karşılaşamazsak ne yapalım?” O da şöyle yanıtlar: “Tasavvuf ehlinden, kemâli kabul edilmiş mürşidlerin kitaplarından hergün sekiz varak (=onaltı sayfa) okuyun. Bu şekilde o mübârek Zat ile sohbet etmiş gibi olursunuz.”

Kitaba ulaşmanın çok zor, ancak el ile çoğaltılabilen kitap sayısının da çok çok kısıtlı olduğu o zamanlarda yapılan bu tavsiye beni hep etkilemiştir. Bu nedenle bana “Ahmed Yesevî’den nasıl faydalanabiliriz?” diye soran gençlere Divan-ı Hikmet’ten her hafta dört-beş şiir okumalarını söylüyorum. Böylece yaklaşık bir yıl içerisinde şu anda elimizde olan, Türkçe olarak tarafımdan yayına hazırlanan Divan-ı Hikmet’teki iki yüz elli iki hikmetin tamamı okunmuş ve Hazret-i Pîr-i Türkistan Ahmed Yesevî’nin sohbet halkasına manevî olarak dâhil olunmuş olunacaktır.

Son yıllarda, sevinerek müşahede ettiğim üzere, Divan-ı Hikmet’ten Fütühat’a kadar uzanan geniş bir yelpazede yayınlanan tasavvuf klasiklerinin, gençler nezdinde gördüğü ilgi, toplumumuzdaki tasavvufî bilgilenme konusundaki eksiklikleri azaltmaya adaydır. Zekâ düzeyi genel ortalamanın üzerindeki genç insanların bu tasavvuf ulularının eserlerini hazmederek okumak suretiyle -Batı’da, kendini eğitme (self education) denilen yöntemle- maneviyat yolunda ilerlemeleri mümkündür. Nitekim, dergâhlar resmen kapalı olsa da yerine ikame edilen yapılanmalarla, tasavvufî gelenek arasındaki zihniyet uçurumunu “fark” eden zamanımızın muhakkik gençleri, teorik çözümlemeler yapmanın yanısıra, nev-zuhur tasavvufî yapılanmaların başlarındaki kişileri de sorgulamağa başlamıştır. “Avam tasavvufu” denilen ‘Halk Müslümanlığı’ yanında “entellektüel bir tasavvuf”u arayışın teorik planda da olsa ortaya çıkması, önemli bir gelişmedir.

Elbette ki, tasavvuf geleneğinde bir silsileye biat yolu dahil olmak, zikir halkalarından feyz almak ihmal edilemez ama, öncelikle kendisini yetiştirmiş olarak bir mürşide vâsıl olup biat alacak olan‘yetenekli bir genç’ bu türden bir ön eğitimle, kısa bir sürede çok büyük mesafeler kat edecektir.

Teknolojinin sağladığı imkânlar ile bir “global dergâh”a dönüşen dünyada gündeme gelen  “online biat” yolu ile bir tasavvuf silsilesine intisabın kolaylaştırılması gibi uygulamalar, tasavvuf tarihi yönünden çok dikkate değer bir gelişmedir. Tarihî kaynaklarda mektub vasıtası ile mürid kabul eden Aziz Mahmud Hüdaî divanındaki bir şiiri ile biat kabul eden Kuddusî örneklerini bilmeyenler, bu tür uygulamaları bir “âhir zaman bid’ati” olarak görse bile, yeryüzünde Allah zikrini çoğaltan bu uygulamalar önümüzdeki yıllar ve hatta asırlarda muhabbetullahın gönüllerde neşv ü nema bulup kök salmasındaki en önemli yöntem haline gelebilecektir. Son olarak bir vaad olarak şunu söylemeliyim: Günümüzdeki manevî ihtiyaçları göz önüne alarak hazırlayacağım “Küreselleşen Dünyada Bireyselleşen Tasavvuf” başlıklı makalemi güncelleyerek Tasavvuf Gazetemizin muhakkik okurları ile paylaşmayı düşünüyorum.

Tasavvuf Gazetesi’nin genç okurlarına neler söylemek istersiniz?

Hayatın ilk yirmi yılı, yaklaşık dörtte birlik kısmı, geri kalan dörtte üçlük kısmını önemli ölçüde etkiliyor. Bu yüzden bu röportajımızı okuyacak gençler, gençlik yıllarında tasavvufî bir edebi edinmek, âlemde neden var edildiklerini anlamak için gayret göstermeli;  Ahmed Yesevî’nin hayatından kendilerine ders çıkartmalıdır. Bu noktada çok rahatlıkla söyleyebilirim ki, Hazret-i Yesevî örnek alınabilir. Hiçbir genç kendisini ve sahip olduğu manevî kapasiteyi hor görmemeli, bir insan teki olarak dünyaya gelmesinin önemli olduğunu bilmelidir. Her gencimiz dünya çapında bir insan olabileceği umudunu içinde taşımalı ve yeşertmelidir.

Son olarak UNESCO tarafından duyurulan 2016: Yesevî Yılı hakkında neler diyeceksiniz?

UNESCO her yıl bu türden anma takvimleri ilan etmektedir. 2016 yılı da ebedi âleme göç edişinin 850. Yılı dolayısıyla “Ahmed Yesevî Yılı” olarak ilan edilmiştir. Bu türden anmalar, sembolik değerde olsa bile yapılan faaliyetler ile anılması duyurulan kişinin tanınması ve anlaşılması yönünden büyük bir fayda sağladığını görüyorum. Birçok akademisyen arkadaşımızın düzenlenen panel, konferans ve sempozyumlara katıldığını ve hazırlık içerisinde olduklarını biliyorum. Şahsen Yesevî ve Yesevîlik üzerinde çeyrek asırdır emek veren birisi olarak -yakın dostlarımın da çok iyi bildiği gibi- ülkenin her yayından gelen Yesevî etkinliklerine yetişmekte zorlanıyorum. Yine bu yıl vesilesi ile, çeşitli STK’lar ve yerle yönetimler tarafından çocuk ve gençlere yönelik Divân-ı Hikmet’ten Seçmeler kitapları hazırlanmaktadır. Bu kapsamda H Yayınları’nın hazırladığı ve 12-15 yaş grubu  düşünülerek hazırlanmış “Çoban Ata’dan Çocuklara Yesevîhan Öyküleri” adlı çalışmamın da çok yakına elinize ve en önemlisi çocuk ve gençlerimizin gönüllerine ulaşacağını müjdelemek isterim.

 

Yoğun çalışma temponuz içinde fikirlerinizi paylaştığınız için okurlarımız adına çok teşekkür ederiz.

 

Estağfirullah… Evliyaullaha hizmetin önemini bilen birisi olarak ben sizlere teşekkür etmeliyim.