Dîvân-ı Hikmet

Divan-ı Hikmet kitabında neredeyse bin yıldır Türk’ün gönül gözünü ışıtan bir ışık saklıdır. Bu ışığın huzmeleri her bir hikmetin satırları arasından süzülerek ruh dünyamızı aydınlatmaya uzun bir zulmet devrinden sonra bütün Türk yurtlarında yeniden başlamıştır. More »

Yesevî Atadan Öyküler

Tarihimizin en büyük isimlerinden biri olan Ahmed Yesevî’nin hikâyeleri yüzyıllar boyunca dilden dile dolaştı. Yüzyıllar önce yaşayan çocuklar bu hikâyelerle büyüdüler, büyükler bu hikâyelerle büyülendiler. Eskiden gönüllerimiz nasıl Ahmed Yesevî ile hayat bulduysa, şimdi de Yesevî’nin hayat dolu nefesi içimizi ısıtacak. More »

Türk Yurtları Üzerine Notlar

Bu kitaptaki yazıların yazılma sürecinde etkin politik-kültürel aktörler olarak yazılarıma konu olmuş -ve bir kısmı ile tanışma şerefine nail olduğum- bazı Türk önderleri, yeryüzündeki fanî hayatlarını tamamlayıp Allah’ın engin rahmetine ve sonsuzluğa tevdi edildiler. Bu çerçevede Azad Bek Kerimî, Ebulfeyz Elçibey, Sadık Ahmed, Rauf Denktaş ve Türk yurtları edebiyatının aşılmaz görünen yüce ismi Cengiz Aytmatov’u rahmetle anmak isterim. More »

İşaret Taşları

Türk yurtlarının ruh dünyasını aydınlatan kutlu kaynaktan birkaç rengi yansıtmak niyetimle yola çıkıyorum. Bu yol boyunca konaklayacağımız her bir ribatta, dergâhta, hankâhda, bir nebze soluklanarak -İnşaallah- “güzel bir yürüyüş“ eyleyeceğiz… Yesi’den, Buhara’dan, Semerkand’dan, Kaşgar’dan güzel kokular taşıyan esintiler getirmeye çalışacağız takatimiz yettiğince… More »

Kafkasyadan Anadoluya Göçler

Geçtiğimiz yüzyılın başlarında Kafkasya’dan Anadolu’ya doğru gerçekleşen ve günümüz Türkiyesi’nin dini, etnik ve kültürel yapısında bile tesirleri süren göçler hakkında çok fazla şey bilinmemektedir. Bu kitap, göç olayını hikaye eden bir eser olmayıp bu ‘muazzam vakıa’nın oluşumunda rol oynayan ve arka planı teşkil eden gerçeklere ışık tutmaya çalışması ile, alanında Türkiye’de yayınlanan ilk eserdir. More »

 

BUHARALI NAKKAŞLAR SİLSİLESİ

BUHARALI NAKKAŞLAR SİLSİLESİ: Nakşbendîyye / Tasavvuf

Tasavvuf tarihinde “Hacegân”Hanedanı olarak bilinen tasavvuf ulularının pek çoğu bugün Buhara başta olmak üzere Maveraünnehr’in değişik köşelerindedir. İki yüzyıl boyu tüm Türkistan coğrafyasında, sultanından köylüsüne bütün insanların gönlünde taht kuran bu insanların himmeti ile İslam’ın en nezih yaşanılır örnekleri dünyaya arz edilmiştir. Silsilenin en merkezindeki insan olan Bahâüddin Nakşbend’in adı bu bereket yüzündendir ki yedi iklim dört bucakta her dilden insanın gönlüne nakşedilmiştir. Bugünün dünyasının hiçbir köşesi yoktur ki o köşede “Buharalı Nakkaşlar Silsilesi”nin bir kenarından tutmuş bir insan bulunmasın. Nakşbendîyye tarikatının başlangıcı, tarikatın esaslarını “kelimât-ı kudsiyye” olarak bilinen Farsça sekiz terimle özetleyen ve kendisinden hâcegân silsilesinin ilk halkası olarak bahsedilen Abdülhâlik-ı Gucdüvânî’ye kadar götürülebilir.

Şah-ı Nakşbend’den asırlarca sonra gelen İmâm-ı Rabbânî (ö. 1034/1624) ve Hâlid-i Bağdâdî (ö. 1242/1827) gibi Nakşbendî müceddidleri yeni ve müstakil tarikat kurucuları değil Nakşbendîyye tarikatının muhtelif kollarının kurucuları olarak görülürler. Bahâüddin’in mânevî gelişmesinde Yeseviyye vasıtasıyla Türk tesirinin de göz ardı edilmemesi lâzımdır. Bugünkü Türkmenistan’daki Yusuf Hemedanî’den Tacikistan’daki Yakub Çerhî’ye, Özbekistan’ın dört bir yanından ulu dağ zirveleri gibi varlıklarını devam ettiren Pir’ler sayesindedir ki Türkistan bugünün dünyasının maneviyat merkezlerinden birisi olmağa devam etmektedir.  Bugünün dünyasında da Nakşbendîlik, sayıları yüzlere varan –meselâ Dağıstanîyye gibi- kolları ile İslâm dünyasındaki en yaygın tarikat konumundadır.

GÖNÜLLER NAKKAŞI: ŞAH-I NAKŞBEND Muhammed Bahâüddin Buharî K.S.

Şah-ı Nakşbend adıyle tüm İslam âlemi ve bütün dünyada tanınan Muhammed Bahâüddin Buhari,   1318 Nisan [718 Muharrem] ayında Buhara’nın Kasr-ı Arifan kasabasında doğdu. 1389 [791] yılında aynı yerde, 71 yaşında Hakk’a yürüdü.

Hazret-i Pîr Şah-ı Nakşbend Muhammed Bahâüddin Buhari’nin eşgali kaynaklarda şöyle vasfedilmiştir: “Orta boylu, tıknazca vücutlu, kır sakallı ve sakalının beyazı siyahından fazla; bıyıkları dudak kırmızılığı görülecek şekilde açık ve üzeri kırpılı idi. Yüzü değirmi denecek şekilde, yanakları hafif kırmızıya yakın ve iki kaşı arası açık, gözleri ela ile kestane karası arası bir renkteydi.”

Şah-ı Nakşbend’in Manevi Eğitimi

Üveysi olarak Abdulhalık Gücdüvanî’nin manevi eğitiminden geçen Şah-ı Nakşbend zahiren ise asıl olarak Seyyid Emir Külal’ın terbiyesinde yetişmiştir. Çocukluğundan büluğ çağına kadar da Nakşbendî silsilesinden Muhammed Baba Semmasi’nin gözetiminde bulunmuştur. Nakşbendî silsilesinin daha önceki mürşidlerinden Hâce Azizan diye bilinen Ali Ramiteni ve Abdulhalık Gücdüvanî başta olmak üzere tümünün himmet ve bereketlerine de manevi olarak muhatab olmuş ve yararlanmıştır.  Şah-ı Nakşbend hakkında yazılan temel kaynaklardan Enisu’t-Talibîn’in verdiği bilgilere göre Hakîm Tirmizi’nin eserlerini okumuş,  fikri olgunluğunda bu eserin etkisi olmuştur.  Tarikat âdâb ve erkânını öğrendiği dönemde gördüğü bir rüya üzerine, kendisinin doğumundan yaklaşık bir asır önce (617/ 1220) vefat etmiş olan Abdülhâlık Gucdüvânî’nin ruhaniyetine intisap etti ve Üveysî lakabını aldı. Ayrıca yıllarca Hakîm Tirmizî’nin (ö. 320/932) ruhaniyetinden faydalanması da Üveysîliği ile ilgilidir Emîr Külâl, doğduğu Suhâr köyünde yapılan bir camiin inşaatı sırasında tuğla taşımakta olan genç Bahâüddin’i yanına çağırarak sülûkunu tamamladığını, artık Türk ve Tacik bütün şeyhlerden faydalanabileceğini söyledi. Mürşidleri gibi Bahâüddin Nakşbend de birçok kaynakta “Meşâyih-i Türk =Türk şeyhleri” diye anılan Yesevî mürşidleriyle irtibat halindeydi. Yeseviyye’nin kurucusu Hoca Ahmed Yesevî’nin kurduğu tarikata mensup olan halifelerinin “hâce” yerine “ata” lakabını taşımalarına bakılarak Hâcegân silsilesinden ayrıldıkları söylenebilir.

Şah-ı Nakşbend, tasavvufi eğitiminin ilk yıllarında Yesevî silsilesinin bereketinden de istifade etmiştir. Yûsuf el-Hemedânî’nin neslinden Yeseviyye tarikatı mensubu iki Türk şeyh ile ilgi kurdu. Bunlardan Kusem Şeyh ile ilişkisi kısa sürdü; Halil Ata’nın yanında ise on iki yıl kaldı. Bu ilişkiyi şu sözlerle anlatmaktadır: “Seyyid Emir Külal ile aramızda geçen sohbetin üzerinden günler geçmişti ki, bir gece rüyamda Hz. Pir-i Türkistan Ahmed Yesevî’nin takipçisi Hakîm Ata’nın manevi eğitim için beni bir dervişe havale ettiklerini gördüm. Bu rüyayı, anlattığım ninem: “Oğlum, senin terbiyen ve yetiştirilmen için Türk mürşidlerinden nasibin vardır.” diye rüyamı tabir etti. Bundan sonra, ben de tasavvufi terbiyem için tahsis edilen ve rüyamda açık-seçik gösterilen Yesevî meşayihinden zatı aramağa başladım. Bir gün Buhara çarşısında gezerken rüyamda beni eğitimimle görevlendirildiği bildirilen dervişi gördüm. Ancak kendisiyle sohbet etme fırsatımız olmadı. Üzülerek yaşadığımız eve geldim ve oturup üzüntülü bir halde düşüncelere daldım. Tam o sırada yanıma gelen bir başka sufî: “Derviş Halil seni istiyor.” dedi. Bu habere çok sevindim, armağan olarak bazı şeyler alıp davetçi ile birlikte çağrıldığım yere vardım. Beni birçok iltifatlarla karşıladı, beni görmekten sevincini belli ettiler.  Ben kendisine gördüğüm rüyayı anlatmaya başlayacaktım ki, “-Rüyanı anlatmana gerek yok, söyleyeceklerini biliyorum.” dedi. O günden sonra, uzun süre Halil Ata ismindeki bu dervişin sohbetine devam ettim ve hizmetlerinde bulunarak kendisinden yararlandım. Bir süre sonra Maveraünnehr Sultanı vefat edince saltanatı Halil Ata’ya intikal etti. Bölge halkı gelip, Derviş Halil’i saltanatı devralmağa davet ederek Buhara’dan alıp Semerkand’a gittiler. Ben de onlarla beraber gittim ve artık sultan olan Halil Ata, saltanata geçtiği halde ben yine hizmetinden ayrılmadım. O zata hizmetim altı yıl devam etti. Görünüşte diğer danışman ve memurları gibi ben de Sultan Halil’in hizmetinde idim. Halil Ata, diğer görevlilere beni kastederek şöyle derdi: “Bana kim Allah rızası için hizmet ederse o kimse halk katında aziz ve muhterem, Hakk katında da mukarreb ve mükerrem olur.” Hakk’ın takdiri ile altı seneden sonra, Halil Ata’nın saltanatı yıkıldı. Halil Ata’nın saltanatı sırasında tanık olduğum olaylar, kalbimden dünya sevgisinin tamamen çıkmasına sebep oldu ve Buhara’ya döndüm…”

Şah-ı Nakşbend’in Yesevîyye mürşidi Halil Ata ile yaşadığı bu dönem, daha sonraki Nakşbendî geleneğinde pek çok sultanın danışmanı olarak görev yapan sufîlere örnek olmuştur. Bu durumu Türkistan emirleri Timur, Şahruh, Uluğ Bek, Babür gibi hükümdarlar ile Mir Seyyid Bereke, Ubeydullah Ahrâr, Yakub Çerhi, Sadeddin Kaşgari gibi tasavvuf zirvelerinin ilişkilerinde izlemek mümkündür. Şah-ı Nakşbend’in hükümdarlar ile ilişkili olgunluk döneminde de sürmüştür. Birgün kendisini ve yakınlarını konuk eden Herat emiri ile aralarında şu sohbetin geçtiği kayıtlara geçmiştir: “Herat emiri, Şah-ı Nakşbend’e sordu: “Sizin yolunuzda uzlet ve halvet olur mu?” Şah-ı Nakşbend’in cevabı:  “Halvet der Encümen” tabiri, bu yolun en büyüklerinden Abdülhalik Gucdüvani’nin sözüdür.” oldu. Emir tekrar sordu: “Halvet der Encümen’in anlamı nedir?” Şah-ı Nakşbend: “Zahirde [dışta, görünürde] halk ile, batında [içte, kalbde, gönülde] Hakk ile olmak demektir.” buyurdular. Daha sonra Melik sorularını şöyle sürdürdü: “Bu söylediğiniz insan için manevi olarak mümkün müdür?” Şah-ı Nakşbend: “Bu mana mümkün ve müyesser olmasaydı Allah, Kur’an-ı Kerim’de “ O insanları ne ticaret ve ne de alışveriş Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoyar. Bunlar, gönüllerin ve gözlerin döneceği günden korkarlar.” buyurmazdı.” diye karşılık verdi. Belirli sürelerde manevi ilerleme için yapılan halvet uygulamaları haricinde Türkistan tasavvufunda “dünyadan el-etek çekerek uzlet etme” anlayışını yansıtan “ruhbanlık” olmamasında, sufînin dünya işlerinde de üzerine düşeni, eksiksiz olarak yerine getirmesi gerektiğine ilişkin kuralların oluşumunda Şah-ı Nakşbend’in bu sözleri etkili olmuştur.

Nakşbendî silsilesi ile Yesevîyye arasındaki ilişki Şah-ı Nakşbend’den çok daha önce Yusuf Hemedani’nin ardında irşad makamına geçen Hoca Ahmed Yesevî ile Nakşbendî silsilesinin zirve isimlerinden Abdulhalık Gücdüvanî’nin halef-selef oluşlarına kadar gitmektedir.  Yesevîyye ile Nakşbendîyye silsilelerinin Yusuf Hemedani’de birleşiyor olması bu iki tasavvufi ekolün tarih içindeki yakınlığı ve etkileşimi konusunda başka hiçbir yorumu gerektirmeyecek kadar açıktır. İkinci hac yolculuğunda üç gün kaldığı Herat’ta Zeyniyye tarikatının kurucusu Zeynüddin el-Hâfî’yi ziyaret etti.

Şah-ı Nakşbend’in manevi eğitiminde Yesevî’nin pirdaşı, Abdulhalık Gücdüvanî üveysi olarak etkili olmuştur. Tarih içindeki seyrine bakıldığında Nakşbendîyye tasavvufunun diğer İslami meşreblere göre İslam kurallarının en ince ayrıntılarıyla uygulanmasındaki hassasiyetinde Gücdüvanî’nin büyük tesiri olduğu muhakkaktır.

Şah-ı Nakşbend’in yaşadığı sürece “helal lokma”ya dikkat etmiş ve yiyecek-içeceklerinin helal olmasına azami derecede dikkat göstermiştir. Haramdan olduğu kadar şüpheli şeylerden de sakınırlardı. Gaflet ile, öfke ile veya istenmeden hazırlanıp pişirilen yemekten yemezler ve bağlılarına da böyle pişirilen yemekten yedirmezdi.

Müridleri için belli bir giyim tarzından kaçınması, tekkede oturmayı sevmemesi, kısaca geleneksel sûfîliğin birçok yönünü kabul etmemesi, Melâmetî tavrını hatırlatmaktadır.

Hayatı boyunca sohbete çok büyük önem veren ve tasavvufi eğitimde sohbetin yerini sürekli vurgulayan Şah-ı Nakşbend’in bu tavrının temellerini ele veren bir sözü şöyledir: “-Hakk yola girişimin ilk zamanlarında iki kişiyi bir yerde sohbet ederken görsem hemen aralarına katılıp sohbetlerinden faydalanmak isterdim. Eğer yapılan sohbet,  Allah rızasını kazanma doğrultusunda ise, o sohbetten memnun kalır, sevinirdim; eğer sohbete konu olan mevzu Allah yolunda yararsız ise üzülür, incinirdim… Ne zaman bana manevi bir hal gelip bastırsa, halimi anlatacak insan arardım. İsterdim ki birileri hep Hakk’tan konuşsa ben dinlesem; ya da ben Hakk tarafından konuşturulsam da beni bir dinleyen olsa..” Sohbetin muhatabını aradığına işaret eden, anlatılan bu arayış hali, insan psikolojisinin sırlarından birisidir. Herhangi bir yerde sohbet için davet edildiklerinde sohbete dervişlerini de alarak giderdi.

Döneminin sûfîleri yanında medrese âlimleri de kendisine saygı duymuş, o da ulemâya hürmet etmiştir. Çünkü Bahâüddin’e göre, “Bilmiyorsanız zikir ehline sorunuz” (el-Enbiyâ 21/7) âyeti ilim ehline danışmayı emretmektedir. Nakşbendî metinlerinde geçmeyip okunması da Nakşbendî âdâbının bir parçası olmamakla birlikte onun adını taşıyan “Evrâdü’l-Bahâiyye” kendisi tarafından telif edilmiş olabilir.

Buhara ile Bahâüddin Nakşbend arasında kurulan mânevî bağ o kadar kuvvetli olmuştur ki “Belâ-gerdân” (belayı defeden) lâkabı ile anılmış ve Buhara şehrinin mânevî koruyucusu sayılmıştır.

Kendi Sözleri ile Nakşbend Yolunun Kuralları

Tarikat yolunu “Zâhirde halk, bâtında Hak ile olmak” (halvet der encümen) olarak özetleyen Şah-ı Nakşbend, yolun kurallarını anahatlarıyla şöyle özetlemiştir:

“Bizim yolumuz, Allah Rasulü (s.a.v.)’in sünnetine bağlı olmak ve ashabına uymak şeklinde kurulmuştur. Bunun içindir ki, bu yolda az bir amelle çok yol alınır. Bu yol, sohbet yoludur. Gizlilik; şöhret ve felakettir. Sohbetin taraflar için faydalı olabilmesi, tarafların birbirlerinde fani olmasıyla mümkündür. Tarafların birbirlerinde fani olmadığı sohbetten yarar sağlanamaz. Sohbetimize katılanlardan bazısının kalbine muhabbet tohumu ekilmiş ise de,  ne yazık ki, Allah’tan başkasına da yer verilen kalblerde bu tohum yeşerememektedir. Kalblerde muhabbet ağacını bitirip büyütmek ve meyveye dönüştürmek işin esasını teşkil eder. Kimin kalbinde sevgimiz varsa, ister uzakta olsun, ister yakında, o kimse bizimledir ve terbiyemiz altında korunmaktadır.”

“Bizim tarikatımızda rıza makamına erene kadar mürid,  hangi makama eriştiğini bilmemelidir. Rıza makamına eriştikten sonra bu hususta sakınca kalmaz. “Bulunduğu makama rıza göstermeyen salike, o makam perde olur” denilmiştir. Sufî, Allah dostlarından birine yakınlık elde ederse, önceki ve dostluk sırasındaki hallerini tartmalıdır. Yeni edindiği dostluk,  sufînin hallerinde güzelleşme ve gelişme sağlamamışsa bu dostluk kesilmelidir. Dostluğunda fayda görülen bir kimsenin dostluğunu devam ettirmek ise farzdır.”

“Mürşidler, basiret sahibi kimselerdir; gönül gözleri açık olup, Allah’ın ezel lütuflarını bilirler ve ona göre davranırlar. Sufîlerin kusur ve hatalarını görseler de, affederler. Mürşidler, saliklerinin kabiliyetine göre muamele eder.”

“Sufînin gereği gibi yol alabilmesi tarikat hallerinde ‘yakîn’e erişmesine, yani samimi olarak inanmasına ve hizmette bulunmasına bağlıdır. Sufînin yakîne erebilmesi ise ancak mürşidinin himmette bulunmasıyla olur. Mürşidlerin himmetiyle kazanılan yakîn ise bozulmaz ve elden çıkmaz. Yapılan ibadetler ve mücahedeler üzerinde mürşidin himmeti varsa, yolun sonu Allah’a vuslattır.”

“Zikrin beklenen sonucu vermesi de yine mürşidin himmetine bağlıdır. Kâmil bir mürşidden alınıp yerine getirilen zikir vuslata götürür. Mürşidsiz eda edilmeye çalışılan zikir, nafile bir ibadet olsa bile, kişiyi vuslata götürmez. Bu yola henüz girmiş bulunan dervişin, yola daha önce koyulmuş müridlerimizle sohbette bulunması gerekir. Böylece sohbetimize girmeye kabiliyet kazanır.”

“Bizim işimiz, istekliyi, bir yere geldikten sonra bizden koparıp maksudu ile birleştirmektir. Dervişlerini hakkıyla terbiyeye ehil olan gerçek mürşidler, süluk ettirecekleri çocukları alıp, himmet sütüyle onları büyütüp, besleyip manevi büluğa erdirirler. Daha sonra da onları kendilerinden ayırıp Allah katına iletirler. Sonrasında müridi Âlemlerin Rabbi olan Allah terbiye eder.”

“Gerçek derviş ayağına batan bir dikenin bile niçin battığını bilir; bilmelidir de. Hiç bir gönül yoktur ki, Allah’ın onun üzerinde nazarı olmamış olsun. Bu yüzden gönül kazanmak için gayret etmek gerekir.”

“Sufî, sürekli olarak yerine getirdiği bir nafile ibadeti, daha sonra arada sırada yerine getirmeye başlarsa o ibadetin kendisine bir faydası olmaz. Arada sırada nafile ibadet terkedilebilirse de bu terki, nefsin hoşuna gidecek hale getirmemelidir.”

“Mürşidlerin kılıcı kınından sıyrılmış durumdadır. İnsanlar bazan o kılıçlara kendilerini vurur ve perişan olurlar. Kimseye durup dururken kılıç vurmazlar.”

“Allah’ın Resulü (s.a.v.)’in duası bereketiyle bu ümmette herhangi bir hayvan suretine zahiren değişme olmaz; ancak manen değişim olur.”

“Allah’ın veli kulları, O’nun bir takım sırlarını anlarlar; fakat anladıklarını ilahî izin olmadan açıklayamazlar. Sırları gizlemek kâmil kişilerin işidir: Tarafımızdan zaman zaman bazı kişilerin tehlikeli halleri açıklanmaktadır. O açıklamalar, bizim kendi isteğimizle olmamaktadır.”

“Dervişler, vakitlerini israf etmezler, vakti paradan önemli görürler; bu günün işini yarına bırakmazlar.  Bu bakımdan dervişlere “ibnü’l-vakt” [vaktin değerini iyi bilip değerlendiren kimse]  denmiştir.”

“Zamanımızın tasavvufun isteklileri, ne istediklerini bilmezler. Bir kimse gayret gösterip kulluk hizmetlerinde bulunsa, Allah o kimsenin kalbine Rabbini arzulama duygusunu ekip bize gönderir, biz de o kimsenin Allah’ın lütfundan bir nasibi varsa sevk ederiz. Gerçekte mürşid Allah’tır.”

“Allah’ın dostu olan velilerden bazısının Allah katında kusurlarına bakılmayıp affolunmaları, fena [yokluk] halinde iken o kusuru işlemelerindendir. Yoksa, insan olarak velinin işlediği kusur, veli olmayanın işlediği kusura göre daha ağır cezayı gerektirir.”

“İki günü birbirine denk olan zarardadır. Bir gün sonrası bir gün evvelkinden daha kötü olan kimse Allah’ın lanetini hak eder. Bir sonraki günü bir önceki gününden daha iyi olmayan noksandır.” Bu haber bir hadis olup, zahiri amelleri içine aldığı gibi batın amellerini de içine almaktadır. Zahirî amellerde yükselmenin bir sınırı vardır. Batınî amellerin ise sınırı ve sonu yoktur.”

“Sufî, her zaman Allah’a teveccühte bulunmaya, O’nun muhabbetiyle hallenmeye ve O’nun sırlarını keşfedip büyüklüğü karşısında erimeğe devam etmelidir. Bunlarda makamdan makama geçme ile beraber, bu geçişlerin sonu yoktur.  İstidadı olan için sürekli yücelme ve yükselme vardır.”

***

İrşad makamında kendisine halef olan Alaeddin Attar’ın anlattıkları ise günümüzde sıklıkta çarpıtılarak tasavvuf aleyhinde kullanılan tasavvufta mürşide duyulan muhabbetin hakikatini ortaya koymaktadır: “Şah-ı Nakşbend’e bağlandığım ilk günlerde muhabbetleri bende öyle eser bırakmıştı ki, kendilerini görmeden bir an bile kalsam bana uzun yıllar gibi geliyordu. Bir an bile sohbetlerinden uzak kalamıyor, mübarek yüzünü görmeden duramıyordum. Kendisine bağlılığım ve muhabbetim bu ölçüde devam ederken bir gün bana dönüp şöyle buyurdular: “-Sen mi beni dost edindin, yoksa ben mi seni?” Dedim ki: “Siz sultanımız ben fakire iltifat buyurdunuz, bendeniz de sizi dost edindim.” Bunun üzerine buyurdular ki: “Bir saat kadar beklersen, doğru olan sana bildirilir.”  O andan itibaren bende kendilerine muhabbetten eser kalmadı. Dediler ki : “Gördün mü? Muhabbet, dostluk benden midir, yoksa senden midir?” Hakiki Sevgili, kabul perdesini “Yuhibbuhüm” yüzünden kaldırıp açmadıkça, hangi yiğit ayağını “Yuhibbunehü”  tarafına atabilir?” sözleriyle Maide suresi 54. ayetine işaret ettiler…”

Şah-ı Nakşbend’in Halefleri

Değerli bir âlim ve müellif olan Muhammed Pârsâ, Nakşbendîliğin ulemâ kesimi tarafından benimsenmesinde etkili olan ilk Nakşbendî şeyhidir. Pârsâ’nın beş müridinden hiçbiri halife bırakmamıştır. Bahâüddin Nakşbend’in tarikatın yayılmasında önemli katkıya sahip olan halifesi ise Alâeddin Attâr’dır Haleflerinden Ubeydullah Ahrâr (ö. 895/1490), yetiştirdiği müridleri vasıtasıyla Nakşbendî tarikatının Türkistan’da en önemli tarikat olmasını ve Hindistan’dan Balkanlara kadar bütün İslâm dünyasında yayılmasını sağlamıştır. Ahrâr’ın irşad faaliyetleriyle Nakşbendîyye, Türkistan’ın en yaygın tarikatı haline gelmiş, Türkistan’ın doğu, batı ve güneyinde teşekkül eden kollarıyla nüfuzunu arttırmış, doktriner yapısı da kuvvetlenmiştir.

Ubeydullah Ahrâr’ın önemli bir  halifesi olan Kütahya Simavlı Molla Abdullah İlâhî vasıtasıyla tarikat Anadolu’ya getirilmiş ve Anadolu, Türkistan’dan sonra Nakşbendîyye’nin ikinci büyük merkezi olmuştur. İstanbul’daki ilk Nakşbendî tekkesi 1490 yılında  Molla Abdullah İlâhî’nin arkadaşı Seyyid Emir Buharî tarafından kurulmuş olup halen de mevcuttur. Seyyid Emîr Buhârî’nin faaliyet merkezi önceleri Fatih semtindeki evi olmuş, Fatih’te II. Bayezid’in desteğiyle bir tekke inşa etmiş ve daha sonra Ayvansaray’da bir tekke daha kurmuştur.

Nakşbendîyye, Herat’a Nizâmeddin Hâmûş’un halifesi Sadeddîn Kâşgarî tarafından götürülmüş ve tarikat böylece güneye doğru yayılarak Maverâünnehr sınırları dışına çıkmıştır. Sadeddîn Kâşgarî’nin en tanınmış müridi ise ünlü müellif Abdurrahman Câmî’dir. Tarikatın Doğu Türkistan’da yayılmasındaki öncü isim olan Mahdûm Âzam olarak ünlenen Hâcegî Ahmed el-Kâsânî cehrî zikre de izin vermiş, Bahâüddin Nakşbend başta olmak üzere ilk dönem Nakşbendî meşâyihinin sakındığı veya açıkça yasakladığı mûsikili âyin ve semâ, baş açık gezmek ve cemaatle teheccüd namazı kılmak gibi bazı uygulamaları kabul etmekte bir mahzur görmemiştir.

İmâm-ı Rabbânî Ahmed Farûk Sirhindî tarafından kurulan Müceddidiyye kolu, Nakşbendîyye’yi Hindistan’ın en faal tarikatlarından biri haline getirmiş, Hint alt kıtası Türkistan ve Anadolu’dan sonra tarikatın üçüncü büyük merkezi olmuştur. Müceddidiyye’yi Nakşbendî geleneğinden farklı kılan diğer bir özellik de Sirhindî’nin letâif konusundaki analizleri ve seyr ü sülûku sistematize edişidir. Sirhindî, sülûkünün başlangıcında vecd halinin ifadesi olan şiirlerinde terennüm ettiği vahdet-i vücûdu sonraları seyrü sülûkte sadece bir aşama ve hakikate ulaşmada düşük bir mertebe görerek terk etmiş, vahdet-i şühûd görüşünü temellendirmeye çalışmıştır. Nakşbendîyye’de Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin sistematik düşüncelerine yönelik eleştirel tavrın, tarikatın Müceddidiyye kolunun kurucusu İmâm-ı Rabbânî öncesinde kökleri bulunmamaktadır.

Müceddidiyye’nin başarısında Ahmed Sirhindî’nin oğlu Muhammed Ma‘sûm ile tarikatı Suriye, Anadolu ve İstanbul’a taşıyan halifesi Murad Münzevî Buhârî’nin büyük katkısı olmuştur. Şeyh Murad Münzevî Buhârî’nin vefatından yaklaşık altmış yıl sonra Müceddidiyye, Nakşibendiyye’nin ilk tekkesinin şehrin fethinden (1463) hemen sonra, Rumeli Beylerbeyi İskender Paşa tarafından kurulduğu Bosna’ya intikal etmiştir. Hüseyin Zukiç, Saraybosna’da tahsilini tamamlayıp İstanbul’a gittiğinde Murad Münzevî Tekkesi postnişini Mehmed Çanakhisârî’ye intisap etmiş, hilâfet aldıktan sonra şeyhinin emriyle gittiği Buhara’da Bahâeddin Nakşibend’in türbesine bitişik hankâhta yedi yıl kalıp Bosna’ya dönmüştür. Bu silsile bugün Bosna’da varlığını sürdürmektedir.

Müceddidiyye’nin yayılışı Abdullah Dehlevî’nin faaliyetleriyle yeni bir aşama kaydetmiştir. Mazhar Cân-ı Cânân’ın önde gelen halifesi olan Abdullah Dehlevî’nin Delhi’de şeyhinin türbesinin bulunduğu mevkide inşa ettirdiği hankâh kısa sürede Hint alt kıtasında ve ötesinde tarikatın merkezlerinden biri olmuş, sadece Hindistan’dan değil Mısır, Şam, Bağdat, Rusya, Çin ve Tibet’ten gelen müridler burada toplanmaya başlamıştır. Abdullah Dehlevî’nin en ünlü halifesi, kendisine tarikatı Osmanlı topraklarında yayması için yetkilendirdiği Hâlid Bağdâdî ile birlikte Nakşbendiyye’de Hâlidiyye adıyla yeni bir kol ortaya çıkmış ve bu kol hemen hemen bütün Ortadoğu ve Türkiye’de Müceddidîliğin yerini almıştır. Bugün Türkiye’de yaygın olan Nakşbendî kolları Halidî silsilelere sahiptir. Hâlid Bağdâdî’nin Kafkasya ve Dağıstan’a gönderdiği ünlü halifesi İsmail Sirâcüddin Şirvanî vasıtası ile tarikat Kuzey Azerbaycan’da da yayılma zemini bulmuştur. Kafkasya’nın ünlü imamı Şamil de bu silsilenin müntesibidir. Bu silsileden Şeyh M. Nazım Kıbrısî günümüz dünyasında, Nakşbendiliğin bütün kıtalarda yayılmasına hizmet eden bir isim olmuştur.

Ebediyete Göç Ahvâli

Ömrünün son anlarında Kasr-ı Arifan’daki çok sevdiği bağında kazılmasını emrettiği kabri çevresinde asırlar içerisinde yapılan binalar ile oluşan ve günümüze kadar gelen külliye, Sovyet işgalinin en acımasız, din karşıtı propagandanın en yoğun olduğu dönemlerde de fonksiyonuna devam etmiştir.

Zamanın velilerinden Abdü’l-Kuddüs, Şah-ı Nakşbend’in defni esnasında şahid olduklarını şöyle anlatıyor:

“Ahirete teşriflerinde, bizzat defin hizmetlerinde bulundum. Ne zaman ki kendisini kabirde yerlerine koyduk; “Muhakkak ki kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçe veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur.” sözünün anlamı ortaya çıktı.”

***

NAKŞBENDİYYE’NİN ON BİR KURALI: Kelimât-ı Kudsiyye

Abdulhalık Gücdüvanî’nin tesbit ettiği sekiz düsturu Nakşbendî tarikatının esasını teşkil eder. Bu sekiz kurala daha sonraları büyük bir ihtimalle Bahâüddin Nakşbend tarafından üç kural (vukūf-ı zamânî, vukūf-i adedî, vukūf-i kalbî) daha eklenerek Nakşbendîyye tarikatının on bir esası olarak sistemleştirilmiştir. “Kelimât-ı kudsiyye” diye meşhur olan kurallar şunlardır:

  1. HÛŞ DER DEM: Dervişin aldığı her nefeste gafletten kaçınması, Hakk’ı unutmaması. Alınan her nefeste hazır olmak, yani her nefeste huzuru muhafaza etmek, Allah’tan gafil olarak tek nefes almamak anlamındadır. Sadeddin Kaşgarî bu ölçüyü “Bir nefesten bir nefese geçerken asla gaflete düşmemek ve huzurda olmak” diye tarif eder. Hoca Ubeydullah Hazretleri de şöyle ifade ediyorlar: “Bu yolda nefesi muhafaza ve ona riayet etmeği mühim tutmuşlardır. Gerektir ki her nefes huzur ve bilgi ile alınıp verilsin. Nefesini koruyamayanlara yolunu şaşırmış gözüyle bakarlar.”

Şah-ı Nakşbend: “Bu yolda terakkinin temeli nefes üzerindedir. Her nefeste hale bakmalı ve mazi ile istikbali düşünmekten uzak kalmamalıdır. Nefesin giriş ve çıkışında iki nefes arasını öyle muhafaza etmelidir ki hiçbir nefes vücuda gafletle girip vücuttan gafletle çıkmasın.

Kübrevîyyenin pîri Necmüddin Kübrâ nefes sırrını şöyle anlatır: “Allah’ın zat ismi “He” harfinden ibaret olup başındaki “elif” ve “lam” harfleri tarif edatıdır, işte her nefeste bu harf ve isim cereyan eder. Sahibi ister farkında olsun, ister olmasın. O şey ki, içinde o isim cereyan etmez, hayata lâyık değildir. Öyleyse bütün canlıların nefes alış ve verişleri, bilen ve bilmeyen için hep o isimledir. Marifet yolcusuna düşen görev, bu inceliği bilmek ve her nefeste Allah ile olarak huzuru elde tutmaktır.”

  1. NAZAR BER KADEM: Yürürken gaflete sebep olacak herhangi bir şeyi görmemesi için dervişin gözünü ayağına dikmesi. Bu ıstılah “göz ayağa bakacak” manasına gelir. Sâlik, şehirde, sahrada, yolda, her yerde gözünü ayağına mıhlayacak, daima yere bakacak ve onu başıboşluktan, dilediği yere bakmaktan koruyacaktır. Bu ölçüde, göz nereye değerse oraya akan gönlün perişanlıktan kurtarılması ve kendi iç âlemine bağlı kalması hikmetini okuyoruz.
  2. SEFER DER VATAN: Lüzumsuz seyahatlerden vazgeçip kendini beşerî sıfatlardan ilâhî sıfatlara ulaştıracak olan iç âlemindeki yolculuğa yönelmesi. “Vatanda sefer” manasına gelen bu tabir, müridin, kötü ahlakından ve beşerî sıfatlarından sıyrılıp iyi ahlak ve melekî sıfatların yurdu olan aslî vatanına sefer etmesini gösterir. Mürşid aramak için girişilen maddî seferler de bu mananın içindedir. “Hacegân” yolunda, mürşidini buluncaya kadar sefer edip ondan sonra mürşidin hizmetinde ikamete geçmek ve iç seferini tamamlamak başlıca kaidelerdendir.
  3. HALVET DER ENCÜMEN: Sûrette ve zâhirde halk içinde bulunurken mânen ve bâtınen Hak ile beraber olması. Mecliste, toplulukta yalnızlık.. Hoca Bahâüddin Nakşbend hazretlerine sormuşlar: Sizin tarikatınızın esası nedir? Buyurmuşlar: “Halvet der encümen, toplulukta yalnızlıktır. Zahirde halk, batında hak ile olmak.”

Abdulhalık Gücdüvanî’nin tesbit ettiği sekiz düsturu Nakşbendî tarikatının esasını teşkil eder. Bu sekiz kurala daha sonraları Bahaeddin Nakşbend tarafından üç kural daha eklenerek Nakşbendîyye tarikatının on bir esası olarak sistemleştirilmiştir.

  1. HUŞ DER DEM: Alınan her nefeste hazır olmak, yani her nefeste huzuru muhafaza etmek, Allah’tan gafil olarak tek nefes almamak anlamındadır. Mevlana Sadettin Kaşgarî bu ölçüyü “Bir nefesten bir nefese geçerken asla gaflete düşmemek ve huzurda olmak” diye tarif eder. Hoca Ubeydullah Hazretleri de şöyle ifade ediyorlar: “Bu yolda nefesi muhafaza ve ona riayet etmeği mühim tutmuşlardır. Gerektir ki her nefes huzur ve bilgi ile alınıp verilsin. Nefesini koruyamayanlara yolunu şaşırmış gözüyle bakarlar.”

Şah-ı Nakşbend: “Bu yolda terakkinin temeli nefes üzerindedir. Her nefeste hale bakmalı ve mazi ile istikbali düşünmekten uzak kalmamalıdır. Nefesin giriş ve çıkışında iki nefes arasını öyle muhafaza etmelidir ki hiçbir nefes vücuda gafletle girip vücuttan gafletle çıkmasın.

Kübrevîyyenin pîri Necmüddin Kübrâ nefes sırrını şöyle anlatır: “Allah’ın zat ismi “He” harfinden ibaret olup başındaki “elif” ve “lam” harfleri tarif edatıdır, işte her nefeste bu harf ve isim cereyan eder. Sahibi ister farkında olsun, ister olmasın. O şey ki, içinde o isim cereyan etmez, hayata lâyık değildir. Öyleyse bütün canlıların nefes alış ve verişleri, bilen ve bilmeyen için hep o isimledir. Marifet yolcusuna düşen görev, bu inceliği bilmek ve her nefeste Allah ile olarak huzuru elde tutmaktır.”

  1. NAZAR BER KADEM: Bu ıstılah “göz ayağa bakacak” manasına.. Sâlik, şehirde, sahrada, yolda, her yerde gözünü ayağına mıhlayacak, daima yere bakacak ve onu başıboşluktan, dilediği yere bakmaktan koruyacaktır. Bu ölçüde, göz nereye değerse oraya akan gönlün perişanlıktan kurtarılması ve kendi iç âlemine bağlı kalması hikmetini okuyoruz.
  2. SEFER DER VATAN: “Vatanda sefer” manasına gelen bu tabir, müridin, kötü ahlakından ve beşerî sıfatlarından sıyrılıp iyi ahlak ve melekî sıfatların yurdu olan aslî vatanına sefer etmesini gösterir. Mürşid aramak için girişilen maddî seferler de bu mananın içindedir. “Hacegân” yolunda, mürşidini buluncaya kadar sefer edip ondan sonra mürşidin hizmetinde ikamete geçmek ve iç seferini tamamlamak başlıca kaidelerdendir.
  3. HALVET DER ENCÜMEN: Sûrette ve zâhirde halk içinde bulunurken mânen ve bâtınen Hak ile beraber olması. Mecliste, toplulukta yalnızlık.. Hoca Bahaeddin Nakşbend hazretlerine sormuşlar: Sizin tarikatınızın esası nedir? Buyurmuşlar: “Halvet der encümen, toplulukta yalnızlıktır. Zahirde halk, batında hak ile olmak.”

Ve buyurmuşlar : “Bizim tarikatımızın esası sohbettir. Halktan uzaklaşmakta şöhret, şöhretteyse afet vardır. Hayr cemiyettedir; cemiyet de sohbette. Elverir ki, her iki tarafın hakkı verilsin ve birinden birine saplanıp kalınmasın.

Evliya-yı Kebir buyurdular: “Toplulukta yalnızlık şudur: Zikir insanı öyle kaplayacak insan kendisini zikre öyle verecek ki, en kalabalık ve şamatalı yere girse hiç bir şey işitemez olacak.”

Ubeydullah Ahrar: “İnsan kendisini topyekûn zikre verse, beş altı günde öyle bir mertebeye erişir ki, halkın çağrıştığı ve birbiriyle didiştiği hep zikir görünür. Kendi konuştukları da.”

  1. YÂD-KERD: Diliyle veya gönlüyle Hakk’ı zikretmesi. Dilin kalble beraber zikridir.

Sadettin Kaşgarî: “Zikir taliminin usulü şöyledir ki, şeyh kalbiyle tevhid kelimesini söylerken, mürid kendi kalbini hazırlayacak ve şeyhin yüreğine karşı tutup gözlerini yumacak, dilini damağına yapıştıracak, dişlerini sıkacak, nefesini tutacak ve yalnız kalbiyle zikre başlayacak. Nefesini hapsetmekte sabır gösterecek ve bir nefeste üç kere tevhid kelimesini çekecek. . Böylece zikrin halavetini kalbinde arayacak.

Ubeydullah Ahrar: “Yâd-ı Kerd, zikirde tekellüf, mübalağayla ısrardan ibarettir.”

“Zikirden murad, kalbin Allah’tan bilgi edinmesidir. Bu bilgi meydana gelince zikir yerini buldu demektir. Eğer gönül ehli sohbetinde bu bilgi meydana gelmezse zikre devam etmek lazımdır. Zikirde en kolay ve sağlam yol, nefesini göbeği altında hapsedip dudağını dudağına ve dilini damağına yapıştırmak suretiyle olandır. Kalbin hakikati o duygu ve anlayış merkezi olmaktır ki, her tarafa yönelir, dünyayı ve dünya işlerini hep o düşünür ve göz açıp kapayıncaya kadar yerleri, gökleri ve bütün âlemleri dolaşır, işte onu bütün fikirlerden caydırıp, tiksindirip, yürek dediğimiz maddî et parçasına döndürmek ve zikirle bağlamak lazımdır. O türlü ki, Tevhid Kelimesindeki (lâ) hecesini yukarıya çekip (ilahe) lafzını sağ tarafına atarak (illallah) kelimesini şiddet ve kuvvetle kalbe indirerek, yükleyerek. Öyle ki; zikrin harareti bütün vücuda yayılmış hissetmeli ve o hararet içinde erimeli. . Tevhit kelimesinin nefy tâbir olunan “lâ ilâhe” kısmında, mürid, kendi vücudiyle beraber mutlak bir yokluğa dalacak, ispat kısmında “illallah” ise varlığı yalnız Allah’a tahsis edecektir. Mürid bütün zamanını bu zikre bağlayacak ve hiç bir faaliyet kalbin atışı gibi onu bu zikrinden alıkoyamayacaktır. Nihayet zikr kalbin zarurî sıfatı haline gelecektir.

Kalb, üç köşeli bir et parçası şeklindedir ki, sol memenin altındadır ve insan hakikatinin toplu merkezidir. Bu et parçası öyle bir kelimedir ki, toplu hakikat onun manasıdır. Toplu insan hakikati de öyle bir özdür ki, bütün kâinat onun mufassal ifadesidir. Her yemişin çekirdeğinde kendi ağacı öz halinde bulunduğu gibi, kalpte de bütün kâinat özleştirilmiştir. Hâsılı, kalb, bütün mevcutların hülasa halinde nüshası ve sonsuz sırların toplanma noktasıdır. Kalbe yol bulan murada erer, ona yol bulmak da gönül ehlinin hizmetine erişmekle olur. O zaman müride öyle bir keyfiyet yüz gösterir ki, eşya ve hadiselerin dedikodusundan kurtulup can ve gönül sohbetine ve Allah bilgisine erer. Hiç bir zahmet ve meşakkat çekmeksizin de Allah’tan gayri ne varsa onlardan el çeker. Eşyanın terkindeki hikmeti, hürriyeti, zikr hakikatini mürid o zaman anlar.”

  1. BÂZ-KEŞT: Zikir yaparken kelime-i tevhidin ardından, “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” (Allahım! Maksadım sensin, gayem senin rızânı kazanmaktır) cümlesini tekrarlaması. Zikirde istenmeden hatıra gelen, iyi ve kötü her fikri nefyetmek, kovmak. Zikirde kalbin “Allahım, benim muradım sensin, senin rızandır; başka hiç bir şey değil!” itminanına ermesi şarttır. Kalbde başka alakalara yer kaldıkça böyle bir itminan teşekkül edemez ve zikr halis olamaz. Başlangıçta bu itminana erilemese de yine zikri bırakmamak ve bu his elde edilinceye kadar zikre devam etmek gerekir.

Ubeydullah Ahrar: “Bâz-ı Geşt Allah’a dönüş ve adını her anışta Allah’ı murad ediniştir.”

Aliyüddin: “Başlangıçta ilk zikir emrini aldığım zaman “Allahım, benim muradım sensin, senin rızandır; başka hiç bir şey değil!” fikrini benimsemedim, böyle bir iddiadan utandım. Zira bu iddiada sadık değildim. Yalan söylemiş olacaktım. Hâlimi mürşidime anlattım, dediler ki: “İnsan bu sözde sadık olmasa bile yalanını hakikat haline getirinceye kadar onda sabit olmalıdır.” Sonradan işin hakikatini anladım. Tam doğruluk, işte, yalanı bile gerçeğe çevirmeğe bakan bu sebat ve ısrardadır.

  1. NİGÂH-DAŞT: Kelime-i tevhidi söylerken aklından bütün yersiz düşünceleri atması. Havatır’ın, yani kalbe ânî olarak gelen yabancı ve nefyi gereken his ve fikirlerin murakabesidir. Öyle ki, mürid, bin kere Allah’ın ismini andığı halde hatırına bir kere bile yabancı fikir gelmemelidir.

Ubeydullah Ahrar: “Nigâh-ı Daşt, dille söylemeksizin Allah’a dönüş halini muhafaza etmektir.”

Ubeydullah Ahrar halifelerinden Kasım buyurdular: “Nigâh-ı Daşt o dereceye erişmelidir ki, güneşin doğuşundan batışına kadar müridin gönlüne hiç bir yabancı şey uğramamalıdır. Öyle ki, insanda hayal kuvveti kendi kendini azletmiş hale gelmelidir. Hakikat ehlince malumdur ki, hayal kuvvetini yarım saat için bile yok edebilmek son derece güç ve nadirlerin nadiri bir iştir. Ancak bazı üstün velîlerin kârı olabilir.”

Sadeddin Kaşgarî: “Mürid, bir veya iki saat, hatta mümkün olduğu takdirde daha fazla zaman içinde kendisini “havâtır” dan korumalıdır.”

  1. YÂD-DAŞT: Her zaman Hak’tan âgâh olması. İlk yedi prensibin hedefinin bu sonuncusunu gerçekleştirmek olduğu söylenir.  Her an ve mekanda, vicdan ve zevk yoluyla Allah’tan haberli olmak hal-i.. Bazıları bu hal-i kendinden geçmeksizin huzur şeklinde ifade etmişlerdir. Yine hakikat ehline göre bu hal, Hakkın, “şühud” aynasından müridi istilasından gelir.

Hoca Ubeydullah Ahrar: “Yâd-ı Daşt, Nigâh-ı Daşt halini derinleştirmekten ve bilgiyle kullanmaktan ibarettir.”

  1. VUKUF-U ZAMANÎ: “Vukuf-u Zamanî” nefs murakabe ve muhasebesinden ibarettir.

Şah-ı Nakşbend: “Müridin bütün uğraşma ve didinmelerini neticeye bağlayan ve onu muradına eriştirmekte en büyük müessirlerden biri olan “Vukuf-u Zamanî”, insanın her an kendi halini bilmesi halinin şükrü mü, özrü mü gerektirdiğini anlaması demektir.”

Yakup Çerhî: “Bahaüddin Nakşbend, bize,  kabz (sıkışma) halinde istiğfar; bast (genişleme) halinde de şükür ile emir buyurmuşlardır. İşte bu iki hale dikkat ve riayet “Vukuf-u Zamanî” dir.

Ubeydullah Ahrar: “Müridin olanca kar binası, “Vukuf-u Zamanî” işinde saat üzerine kurulmuştur. Yani müridin halindeki nizam, vaktini muhafaza etmeğe bağlıdır. Ta ki, aldığı her nefes, huzur ile mi, gafletle mi geçmektedir, bilsin. Muhasebe, her geçen saatin huzur veya gaflet noktasından hesaplanmasıdır. Eğer vaziyette noksan varsa “Bâz-ı Geşt” usulüne sarılıp amele yeniden başlanması lazımdır.”

  1. VUKUF-U ADEDÎ: Zikir sayısına dikkat ve riayet işi. Hoca Bahaeddin-i Nakşbend, kalbi zikirde sayıya dikkat ve riayetin dağınık “havâtır” ı toplayıp sildiğine işaret ederler. “Hacegan” yolunda “Vukuf-u Adedî”, mücerret sayı saymak değil, sayı çerçevesi içinde kalbî zikri derinleştirmektir. Gerektir ki bir nefeste, 3, 5, 7 veya 21 kere Allah ismi zikredilsin ve bu kemiyet ölçüleri mutlaka tek rakamlarla bitsin.

Alaeddin Attar: “Dava nicelikte değil, nitelikte çok zikirdir; yani, huzur ve şuurla çok zikir. Kemiyet ne kadar fazla olursa olsun, eseri has olmayınca boşuna yorgunluk demektir. Zikrin eseri, Tevhid kelimesindeki nefy kısmında beşerî vücudun yokluğa karıştığına, ispat kısmında da ülûhiyet cezbelerinden bir tecelli göründüğüne delâlet eden hallerle meydana çıkar.

Şah-ı Nakşbend: “Vukuf-u Adedî” denilen hassa, Ledün ilminin ilk mertebesidir. Bu görüşten murad, başlangıçta bulunanlara ait tasarruf ve cezbe eserleri olmak gerektir.

Alaeddin Attar: “Öyle bir halet ve keyfiyet ki, yakınlık ve Ledün ilminin başlangıcı onda tecelli eder. “Vukuf-u Adedî” nin Ledün ilminde başlangıç noktası olduğu, Mutlak Bir’in âleminde belirmesi sırrından haber vermesiyledir. “Vahid”in, esasta, sayılara çekirdek teşkil etmesi gibi.

Ledün ilminin ilk merhalesi olan “Vukuf-u adedî” böyle bir anlayışa ermektir. Ledün ilmi öyle bir bilgidir ki, yakınlık ehline ancak Allah’ın talimiyle malum olur; akla bağlı deliller ve müşahedelerle değil… Nitekim Kur’an Hızır’ı Ledün ilmine malik olmakla över. Yakîn ilmiyle Ledün ilmi arasında fark şudur ki, yakîn ilmi, ilâhî zat ve sıfat nurunu idrakten ibaretken, Ledün ilmi, Allah’tan ilham yolu ile manaları kavramak işidir.

  1. VUKUF-U KALBÎ: İki anlamı vardır. a) Zikir edicinin her an Allah’ı bilmesi. Bu, “Yâd-ı Daşt” türünden bir iştir.

Ubeydullah Ahrar: “Vukuf-u Kalbî” Allah’tan agâh olmakta bir gönül halidir. Öyle ki, gönülde, Allah’tan gayri hiç bir şey olmasın. Zikirde zikredilenden agâh olmak ve gönlü O’na inhisar ettirmek. Bu agâhlığa, görüş, eriş, vücut ve “Vukuf-u Kalbî” derler.

  1. b) Zikredicinin gönüle yönelmesi. Mecaz yolu ile gönül dedikleri, ucu sivri ve kenarları yuvarlak üçgen şeklindeki et parçasına. O et parçası sol memenin altındadır ve bütün dikkatin üzerinde toplanacağı noktadır. “Vukuf-u Kalbî”den murat fizikî kalbin zikirden asla gafil olmayarak zikir harareti ile erimesidir. Şah-ı Nakşbend “Vukuf-u Kalbî” ye ait bu iki noktayı lazım ve mühim tutmuştur.

Bir ayet gereğince, Allah her yerde hazırken nasıl Kâbe’ye dönülerek O’na el açılıyorsa, can ve gönül Kâbesi, kalbe yönelmek suretiyle yol bulunuyor ve onsuz olmuyor. Zira insan, içinde bulunduğu taayyün suretleri ve hayvanî ruhu bakımından istikametlerin zindanında mahpustur. Ama, yine aynı insan, öz hakikatiyle cihet ve istikametlerin dışındadır. Bu bakımdan cihet ve istikametin esiri, cihetsizliği yine cihette aramak zorunda kalıyor. Ve yine bu bakımdan mecaz yoluyle, gönül denilen et parçası da ruh hakikatinin nişanesi ve bir tür cihet tayini noktası oluyor. Hakikate yol için bu mecaz noktasına yönelmek ve Ledün ilminin anahtarını orada bulmak lazımdır.

(KAYNAK: REŞAHAT, M. Sâfi, Yay. Haz. N. F. Kısakürek)

***

NAKŞBENDİLİKTE DERVİŞİN EĞİTİM METODU : Seyr ü Sülûk

Nakşbendîyye’ye intisap eden müride intisap sırasında şeyh ya da onun yetki verdiği kişi her gün icra edeceği zikirleri öğretir. Tarikatın bazı kollarında farklı uygulamalar bulunmakla birlikte genellikte zikrin hafî olarak icra edilmesi esastır. Nakşbendîlik’te “ism-i zât zikri” ve “nefy ü isbât zikri” adı verilen başlıca iki tür zikir vardır. İsm-i zât zikrinde “Allah” ismi mürşidin tavsiyesine göre günde bin veya birkaç bin defa tekrarlanır. Mürid zikir esnasında “beş latife” (letâif-i hamse) üzerinde yoğunlaşır. Önce göğsün sol tarafında ve sol memenin altında olduğu kabul edilen “kalp latifesi”ne yönelerek zikre başlar, kalbi de zikrin lezzetini hissedip zikre iştirak eder hale gelince kalbin yanı sıra sağ memenin altında olduğu kabul edilen “ruh latifesi”ne yoğunlaşarak zikre devam eder. Ruh da zikre iştirak edince bunlara sırasıyla sol memenin üstündeki sır, sağ memenin üstündeki “hafî”, göğsün ortasındaki “ahfâ” zikirleri eklenir. Letâifin yerleri konusunda farklı görüşler öne sürülmüşse de genel kabul gören diziliş bu şekildedir. İki kaş arasında bulunduğu kabul edilen nefsin de zikre katılmasından sonra bütün bedenin zikretmesi sağlanır. Buna “sultânü’l-ezkâr” veya “zikr-i sultânî” adı verilir.

Daha sonra nefyü isbât zikrine geçilir. Bu zikirde kelime-i tevhid nefes tutularak ve genelde üç aşamada okunur. “Lâ” derken tutulan nefes göbek altından başa çekilir, “ilâhe” derken sağ omuza indirilir, “illallah” derken göğsün solunda bulunan kalbe vurulur. Bu zikrin icrasında nefesin tutulması bazı âlimlerle Kübreviyye tarikatı mensuplarınca eleştirilmiştir. Nefyü isbât zikrinin gayesi nefsin kötü arzularını yok etmek ve letâifi fenâ haline ulaştırmaktır. Letâif fenâ haline ulaşınca arşın üzerindeki asıllarına yükselir. Bu asıllardaki yolculuğunu tamamlayan letâifin imkân dairesindeki yükselişini bitirdiğine ve sâlikin velâyet-i suğrâ mertebesine ulaştığına inanılır. Ardından sâlik seyrü sülûkünü velâyet-i suğrâ dairesinde sürdürür. Bunu velâyet-i kübrâ, velâyet-i ulyâ, kemâlât-ı nübüvvet, kemâlât-ı risâlet, kemâlât-ı ülü’l-azm dairelerinin seyri takip eder.

İsm-i zât ve nefyü isbât zikirlerinden sonra belli âyet ve kavramların derinlemesine tefekküründen ibaret olan murakabeler devresine geçilir. Murakabe, feyzin Allah’ın zâtından sâlikin letâifine gelişini beklemek ve düşünmektir. Birinci murakabe olan “murâkabe-i ahadiyyet”te İhlâs sûresi bağlamında bütün kemal sıfatlarına sahip ve noksan sıfatlarından uzak olan Allah isminin mânası tefekkür edilir ve feyzin bu mertebeden sâlikin kalp latifesine geldiği düşünülür. Bu murakabe, imkân dairesinin seyri esnasında ism-i zât ve nefyü isbât zikirlerinden sonra yapılır. Velâyet-i suğrâ mertebesinde yapılan ikinci murakabeye “murâkabe-i maiyyet” denir. Burada, “Her nerede olursanız O (Allah) sizinle beraberdir” âyetinin (el-Hadîd 57/4) anlamı üzerinde derinlemesine düşünülür. Velâyet-i kübrâ mertebesinin başlangıcında yapılan “murâkabe-i akrabiyyet”te ise “Ve biz ona (insan) şah damarından daha yakınız” âyeti (Kāf 50/16) tefekkür edilir. Dördüncü murakabe olan “murâkabe-i muhabbet”e velâyet-i kübrâ mertebesinin ilerleyen aşamalarında başlanıp velâyet-i ulyâ mertebesinin sonuna kadar icra edilir. “Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler” (el-Mâide 5/54) bu murakabenin âyetidir. Beşinci murakabe “murâkabe-i zât-ı baht” olup kemâlât-ı nübüvvet mertebesinde ve sonraki bütün mertebelerde yapılır. Allah’ın zâtını (zât-ı baht) düşünmek zor bir iş olduğu için bazı Nakşbendî kollarında bu son murakabe icra edilmez. Murakabeleri hakkıyla tamamlayan ve yukarıda anılan yedi dairenin yanında diğer on dairenin de mertebelerini aşan sâlik seyrü sülûkünü tamamlamış sayılır. Murakabelerde bazı âyetlerin tefekkür edilmesi ve on yedi mertebenin aşılması usulü Nakşbendîliğin Müceddidiyye kolunun kurucusu İmâm-ı Rabbânî tarafından temellendirilip bu kola mensup bazı şeyhlerce sistematik hale getirilmiştir.

Nakşbendîyye seyrü sülûkünde önemli unsurlardan biri de râbıtadır. Tasavvufta genel bir ilke olan şeyhi sevme ve onu örnek alma prensibi zamanla Nakşbendîyye’de şeyhin sûretini düşünme, onların ifadesiyle râbıta uygulamasına dönüşmüş olmalıdır. Râbıtanın gayesi kalbi dünyevî düşüncelerden temizlemek, mürşidin ruhaniyetinden feyiz almak ve gıyabında onunla mânevî beraberlik tesis etmek şeklinde açıklanmaktadır.

Nakşbendîlik’te topluca icra edilen zikre “hatm-i hâcegân” ismi verilir. Adına ilk defa XVI. yüzyılda bazı Nakşbendî metinlerinde rastlanan bu uygulamanın ne zaman başladığı bilinmemektedir. Anlaşıldığı kadarıyla önceleri, istenen bir işin gerçekleşmesi veya bir musibetin giderilmesi amacıyla ihtiyaç duyulduğunda yapılan bu âyin XVIII. yüzyıldan itibaren periyodik hale getirilmiş, haftada bir ya da iki defa icra edilmeye başlanmış ve farklı şekillerde uygulanmıştır.

Meşhur hatm-i hâcegân usulü şudur: Yedi Fâtiha sûresi, yüz salavât, yetmiş dokuz İnşirâh sûresi, bin bir İhlâs sûresi, yedi Fâtiha, yüz salavat. Bunlar zikre katılan kişilere belli miktarlarda taksim edilir ve alçak sesle okunduktan sonra dua yapılır. [KAYNAK: Prof. Dr. Necdet TOSUN, TDVİA]

***