Dîvân-ı Hikmet

Divan-ı Hikmet kitabında neredeyse bin yıldır Türk’ün gönül gözünü ışıtan bir ışık saklıdır. Bu ışığın huzmeleri her bir hikmetin satırları arasından süzülerek ruh dünyamızı aydınlatmaya uzun bir zulmet devrinden sonra bütün Türk yurtlarında yeniden başlamıştır. More »

Yesevî Atadan Öyküler

Tarihimizin en büyük isimlerinden biri olan Ahmed Yesevî’nin hikâyeleri yüzyıllar boyunca dilden dile dolaştı. Yüzyıllar önce yaşayan çocuklar bu hikâyelerle büyüdüler, büyükler bu hikâyelerle büyülendiler. Eskiden gönüllerimiz nasıl Ahmed Yesevî ile hayat bulduysa, şimdi de Yesevî’nin hayat dolu nefesi içimizi ısıtacak. More »

Türk Yurtları Üzerine Notlar

Bu kitaptaki yazıların yazılma sürecinde etkin politik-kültürel aktörler olarak yazılarıma konu olmuş -ve bir kısmı ile tanışma şerefine nail olduğum- bazı Türk önderleri, yeryüzündeki fanî hayatlarını tamamlayıp Allah’ın engin rahmetine ve sonsuzluğa tevdi edildiler. Bu çerçevede Azad Bek Kerimî, Ebulfeyz Elçibey, Sadık Ahmed, Rauf Denktaş ve Türk yurtları edebiyatının aşılmaz görünen yüce ismi Cengiz Aytmatov’u rahmetle anmak isterim. More »

İşaret Taşları

Türk yurtlarının ruh dünyasını aydınlatan kutlu kaynaktan birkaç rengi yansıtmak niyetimle yola çıkıyorum. Bu yol boyunca konaklayacağımız her bir ribatta, dergâhta, hankâhda, bir nebze soluklanarak -İnşaallah- “güzel bir yürüyüş“ eyleyeceğiz… Yesi’den, Buhara’dan, Semerkand’dan, Kaşgar’dan güzel kokular taşıyan esintiler getirmeye çalışacağız takatimiz yettiğince… More »

Kafkasyadan Anadoluya Göçler

Geçtiğimiz yüzyılın başlarında Kafkasya’dan Anadolu’ya doğru gerçekleşen ve günümüz Türkiyesi’nin dini, etnik ve kültürel yapısında bile tesirleri süren göçler hakkında çok fazla şey bilinmemektedir. Bu kitap, göç olayını hikaye eden bir eser olmayıp bu ‘muazzam vakıa’nın oluşumunda rol oynayan ve arka planı teşkil eden gerçeklere ışık tutmaya çalışması ile, alanında Türkiye’de yayınlanan ilk eserdir. More »

 

İslamofobi ve Tasavvuf

İslamofobi ve Tasavvuf 

7 Ocak 2015 günü Paris’te bir mizah dergisine yapılan silahlı bir saldırıda 12 kişinin öldürülmesinin yankıları bu yazının kaleme alındığı gün, devam ediyordu.  Anlaşılan o ki, uzun bir süre daha tartışılacak ve Batı ile İslâm Dünyası ilişkileri söz konusu edildiğinde hep hatırlatılacak. Konu tartışılırken bu türden saldırıların Batı dünyasındaki İslamofobi (=İslâm Korkusu) için besleyici bir çarpan etkisi oluşturduğu genel bir kanaat olarak paylaşıldı.

Uzun bir süreden bu yana, T.C. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’den Cuma vaazlarına kadar yaygın bir alanda İslamofobi gündeme getirilmektedir. Bu konuda birkaç bilimsel etkinlik yapılmışsa da, konu üzerindeki en ciddi akademik çalışma, 2011 yılında Sivas’ta Kemal İbni Hümam Vakfı tarafından düzenlenen “İslamofobi: Kolektif Bir Korkunun Anatomisi Sempozyumu” ve sempozyum bildirilerinin yer aldığı kitap olmuştur.

Bu satırların yazarının İslamofobi (=İslâm Korkusu) kavramı ile karşılaşmasının mazisi ise oldukça eskidir. Kısaca özetlemem kayda girmesi yönünden faydalı olacak: ABD’nin Kaliforniya Üniversitesi Sosyal Antropoloji profesörü olan Özbek asıllı soydaşımız Prof. Dr. M. Nazif Şehranî,  1986 yılında Afganistan’dan, Pamir’den getirilerek Van’ın Ulupamir adı verilen köyünde iskân edilen Kırgız Türkleri üzerinde bir saha çalışması yapmak üzere ülkemize gelmişti.  Van’dan dönüşünde Ankara’da konuğumuz olan Şehranî ile o zamanın önemli dergilerinden olan TÖRE dergisi için Afganistan’da Sovyetlere karşı sürdürülen cihad ve Baytı dünyasının İslâm’a bakışı konularından uzun bir röportaj yapmıştım. Bu uzun röportajın ikinci bölümü için Şehranî’nin şu sözünü başlık olarak seçmiştim:
“İslâm Korkusu, İslâm’dan Nasibsiz Kalma Bedbahtlığıdır”.

Aslında bu gazetenin sınırlı alanı, izin verseydi de, keşke Şehranî’nin, bir bilim adamının 19 yıllık muhakkik gözleminin bir ürünü olan Batı dünyası hakkındaki tüm değerlendirmelerini yansıtabilseydim. Ama bu alıntı bile okur için ufuk açıcı olacaktır.

İşaret ettiğim röportajında Şehranî, “İslâm konusunda Batı insanının yorumu, durumu nedir?” mealindeki soruma Batı dünyasındaki İslâm’a yaklaşımlardan söz ederek, önemli bir tavır olan İslamofobi hakkında şunları söylemişti:

“İslâm’a karşı iki tavır var. Birincisi düşünme, tefekkür. Bu yolla hidayete ulaşan oldukça kaliteli kişileri tanıdım. İkinci, ancak yanlışlığı oranında yaygın tavır, araştırmadan reddetmedir ki temelde korkuya dayanıyor. İslâm’dan korku ( teknik terimiyle İslamofobi) bu, bir yerde de İslâm’dan nasibsiz kalma bedbahtlığıdır. Bu yaygın tavır geçen yüzyılda sömürgelerde insanları ezen, sömüren emperyalist stratejilerin de temel dayanağıdır. Bunlar etkileri alanında nüfuz ettikleri sahalarda ‘sivilizasyon’ (medenileştirme) maskesi altında modern misyonerler olarak çalıştılar. Bu tavır etkisini yer yer bugün de İslâm dünyasında sürdürüyor. Batılı bugün, “fundamentalist (radikal) İslâmcı” diye pek çok İslâmi hareketi karalama yoluna başvuruyor. Gerçek yüzlerinin ortaya çıkmasına bu şekilde engel olacaklarını sanıyor. İslâm ülkelerini adeta İslâm ile korkutuyorlar. İslâm’dan korkuyorlar. Bunun için de fundamentalizm (köktencilik, radikalizm) diye İslâmi uyanışı karalama yolunda uğraşıyorlar. İslâmı yaşamak isteyenlere “Yedinci asra dönmek istiyorsunuz. Bu irticadır” diyorlar. Biliyorlar ki İslâmî bir yöneliş Batı’yı köşeye sıkıştıracaktır, bunun içinde vargüçleriyle propaganda yapıyorlar. (…) Bundan 15-20 sene önceden beri İslâm hakkında birçok araştırmalar yapıldı ve yayınlandı; kitaplar yazıldı. Bunların birçoğu İslâm’ı kötü gösterme çabalarının sonucudur. Özetle “Bu İslâm var ya; kötüdür, muhtevasında iyi hiçbir şey yoktur” demektedirler.”
Girişte atıfta bulunduğum İslamofobi Sempozyumu’na sunulan bir bildiride, kavramın Batı literatüründeki ilk izi olarak 1997 yılında yapılan bir araştırma gösterilmiştir. Bu da dikkate alınırsa şu anda Indiana Üniversitesi’nde çalışmakta olan Prof. Dr. M. Nazif Şehranî’nin İslamofobi teşhisi, literatürün ilk kayda giren tanımıdır, tekrar altını çizerek:  “İslâm korkusu, İslâm’dan nasibsiz kalma bedbahtlığıdır”.

***
Tasavvuf Gazetesi’nin okur kitlesinin niteliğini dikkate alarak Şehranî’nin işaret ettiği, Batı’daki İslâm karşıtlarının, kendi kamuoylarına -hattâ İslâm ile ilgisi zayıflatılarak ‘devşirilmesi hedeflenen müslüman aydın’lara- yönelik “Bu İslâm var ya; kötüdür, muhtevasında iyi hiçbir şey yoktur” iddiasının müslümanlar tarafından nasıl karşılanacağını, bu sayfalarda, birkaç yazı ile tartışmak isterim. Bu iddia karşısında İslâm dünyasının aydınları olarak  “İslâm’da çok da iyi şeyler var; hattâ sizlerin hayli patolojik arazlar gösteren gönlünüzün onulmaz dertlerine şifa olacak kadar değerli şeyler…” diyebilmeliyiz ama, bugün bu kısa cümleyi gönül rahatlığı ile söyleyebilecek durumda mıyız?  Bu noktada, İslâm dünyasına bir nazar eylediğimizde, köklü tasavvuf geleneğimiz dışında, Batı’nın yaralı vicdanlarına takdim edilebilecek bir şifa görünmediğini –maalesef- bir ön kabul olarak takdirinize arz ediyorum. Elinizde bulunan Tasavvuf Gazetesi, seviyeli bir platform olarak, bu konuda önemli bir fonksiyon ifa edecektir; etmelidir.
Dileğimiz de, duamız da budur.
Allah yâr olsun.