TASAVVUFUN TEMSİL SORUNU ÜZERİNE

Dr. Hayati Bice

06 MART 2018

Zaman zaman bir araya geldiğimiz tasavvuf alanı akademisyenleri ile sohbet konularımızdan başta gelen birisi, günümüzdeki tasavvufî oluşumların eleştirisi olmak zorunda oluyor. Nasıl olmasın ki? Her gün bir başka yerden medyaya yansıyan ve genellikle de tasavvuf hakkında olumsuz izlenimlerin yayılmasına yol açan haberlerle karşılaşıyoruz. Bu haberlerden sonuncusunu internetteki sosyal medyada dün gördüm: Başkent Ankara’nın uluslararası havaalanı Esenboğa’da yolcu bekleme salonlarından birisinde bir araya gelen bir grup insan cehri zikir yaparken birçok kişi hayretle izliyor ve cep telefonları ile bu garip gösteriyi kaydediyordu.

Zikir nedir? Nerede yapılır? Zikir için özel bir zaman var mıdır? Ve daha pek çok bu gibi soruları sormamak mümkün değildir. Türk tasavvuf geleneği asırlar içerisinde ilmek ilmek işlenmiş bütün bu soruların yanıtı ayrıntılandırılarak verilmiştir. Grup halindeki zikir de zikrin nasıl yönetileceği, merkezi tekkedeki zikirde kimin nerede duracağı, oturacağı hepsi ama hepsi bellidir. Önceden planlanmadan doğaçlama olarak bir cezbenin eseri olarak halk içerisinde cehri zikir, hatta sayha şeklinde haykırışlar tarih boyunca kayda girmişse de bunlar istisnai hallerdir ve hâl söz konusu olmadan bu türden gösteriler kınanmıştır.

Bu konunun gündeme taşıdığı asıl sorun bugün tasavvufun temsili konusunda ciddi bir sıkıntının varlığıdır. Tasavvuf tarihi boyunca olduğu gibi bugün de farklı tasavvuf yapılanmaları, değişik meşreblerin varlığı söz konusudur. Ancak medyatik hale gelmiş veya organize edilmiş bazı kişi ve grupların “Bu ülkede tasavvufu biz temsil ediyoruz” demeseler bile toplumun genelinin ortada görüneni esas aldığı açıktır. Halk için başka türlüsü de zaten mümkün değildir; halk olguları teorideki ideal olana göre değil ortada gördüğüne bakarak değerlendirir.

Bir örnek ile konuyu somutlaştırmak isterim. Bir üniversite konferansımda konuşmamın sonunda bana sorulan bir soru, bir özel TV kanalında her Cuma akşamı sohbet yapan ‘meşhur bir sufi vaiz’in konuştuğu ekranında “Ahmed Yesevi” adının bir derneğin ismi olarak  sürekli tutulması ile ilgili idi. Üniversiteli genç bu durumu o sufi vaizin “Ahmed Yesevî adına” konuşuyor olduğu izlenimine kapılmıştı ve şunu sormuştu: “Ahmed Yesevî’nin günümüzdeki temsilcisi …… ….. Hoca mı?” O gence bunun söz konusu olmadığını; ancak Ahmed Yesevî isminin saygınlığını istismar gibi bir durumun söz konusu olabileceğini, ancak bu şekilde de olsa Ahmed Yesevî isminin bilinir-tanınır hale gelmesindeki faydasını göz önüne alıp olaya olumlu bakılması gerektiğini söyledim. Şunu da ekledim: “Keşke o meşhur vaiz, her sohbetinin başında veya sonunda ismini ekranından gösterdiği Ahmed Yesevî Hazretlerinin hikmetlerin bir dörtlük olsa okusa…” (Bu dileğimi kendisine bu dileğimi iletebilecek bir durumdaki bir kişiye de ilettiğimi belirteyim.)

Konuya ilişkin onlarca güncel örnek vermem mümkündür. Ancak zaten pek çoğunu bu sitenin izleyicileri sosyal medyadan izlemişlerdir. Tasavvufun temsili konusunda bir kargaşanın hüküm sürmesi, tasavvufî neşve ile vücud bulmuş bu toprakların inanç dünyasını da allak bullak etmektedir. Bugün istidadı olan bir gence bile “tasavvuf tavsiye etmek” ortadaki kötü örneklerden dolayı neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Bu konuya kafa yoran birisi olarak tasavvuf klasiklerinin en eskilerinden olan Kuşeyri Risalesi’nin (*) daha önsözünde okuduğum şu satırları hatırlayınca sorunun sadece güncel değil yapısal bir yönü olduğunu düşünmeden edemedim. Abdulkerim Kuşeyri’nin 11. yüzyılda kaleme aldığı bu satırları sizlerle paylaşmak isterim:

KUŞEYRÎ RİSALESİ ÖNSÖZÜNDE 11.Yüzyıl SUFİLERİNE ELEŞTİRİ

“Sizler (Allah sizlere acısın) biliniz ki: “Çadırlar, onların çadırlarına benziyor; halbuki kabilenin kadınlarının onların kadınları olmadığını görüyorum.” denildiği gibi, bu sûfîler tayfasının kılı kırk yaranlarından (muhakkiklerden) çoğu yok olup gitti.

Onlardan hâlen içinde bulunduğumuz zamanda, eserlerinden başka hiçbir şey kalmadı. Bu yolda bir duraklama baş gösterdi. Hayır hayır, belki de gerçekten yol kayboldu. Kendileri ile hidâyete ulaşılan ulular geçip gittiler. Onların hareket ve âdetlerini takip eden gençler de azaldı veya kaybolup yaygısı dürüldü; tamah şiddetlendi, hırsın bağı sağlamlaştı. Kalplerden şeriat saygısı gitti. Dine karşı kayıtsızlığı en kuvvetli vesile saydılar. Haramla helâl arasında fark gözetmez oldular. Saygısızlığı ve utanmazlığı din haline getirdiler, ibadetleri yerine getirmeyi küçümsediler, oruç ve namazı hakir gördüler. Gafletlerin meydanında at koşturup durdular ve şehvete uyanları, menedilen şeylere el uzatmayı önemsiz addedip pazardan, kadınlardan, sultanın yakınlarından aldıkları şeye güvenmeye rağbet gösterdiler.

Bu kötü işlerle uğraşmakla da kalmayıp en yüksek hakikatlerden dem vurdular, engellerden kurtulup hürriyete kavuştuklarını ve visâlin hakikatlerine erdiklerini, Allah ile kaim olduklarını, Allah’ın hükmünün üzerlerine câri olduğunu, mahv hâlinde bulunduklarını, seçtikleri veya terk ettikleri şey için Allah’ın onları hiçbir sitemle kötülemede bulunmaması lâzım geldiğini, birlik sırlarına vâkıf olup, varlıklarının tamamiyle kendilerinden alındığını, beşer üzerine vacip olan hükümlerin üzerlerinde silinip kaybolduğunu, fenaya erdikten sonra samediyet nurları ile beka bulduklarını, konuştukları vakit, kendileri değil, kendilerinin yerine başkasının konuştuğunu, yaptıkları, daha doğrusu kendilerine yaptırılan şeylerde kendileri değil, kendilerinin yerine başkasının naip olduğunu iddia ettiler.

İçinde bulunduğumuz zamanda bu tarikatın muhalifleri ile inkâr edenleri arasında iptilâ ve mücadele şiddetli olduğundan, bu tarikat ehlinin kötülükle anılmasından ve bir muhalifin onları kötülemek için mesağ bulmasından sakındığımdan dolayı inkâr edecek derecede dil uzatamadığım ve yukarıda bir kısmını açıkladığım hâdiseye tutkunluk devam edip gidince, bu fetret maddesinin silinip kaybolacağını o parlak âdetten ayrılıp bu yolun edeplerini zâyi edenleri yüce Allah’ın Iütfu ile uyandıracağımı umdum.

Zaman da bu işte yalnız zorluk çıkardı. Bu diyarlarda, bu devir halkı, alışkanlık hâline getirdikleri şeylerde devam eder ve saptıkları yoldan dönmezler. Kalplerin bu işin temellerinin böylece atıldığını ve selefinin de bu istikamette gittiğini zannetmesinden korktum da bu risaleyi sizin (Allah sizlere ikramda bulunsun) için yazdım.”
Tasavvufun temsili konusunda sadece kötüleri yermekle konunun halledilemediği/halledilemeyeceği ortadadır.

Türk’ün ruh köklerini besleyen tasavvufun günümüzdeki samimi temsilcilerine de bu konuda büyük göreve ve sorumluluklar düşmektedir. Tasavvufî grup ve topluluklarda derviş adaylarının, “nev-niyâz”ların dergâhlarda eğitim süreci artık sözkonusu olmadığına göre bir başka yol bulunarak dervişlerin teorik ve pratik tasavvuf konusunda eğitilmeleri ilk adım olarak gündeme alınmalıdır.

Bu konuda ülkemizdeki sayıları bugün oldukça önemli rakamlara ulaşan ilahiyat fakültelerinin tasavvuf kürsülerinde çalışmakta olan akademisyenler de değerlendirilmeli; cehaletin asla terviç edilmediği İslam’ın tasavvuf neşvesinde ‘cahil sofu’lara tahammülün hiç ama hiçbir şekilde olamayacağı tekrar tekrar vurgulanmalıdır.

====================
(*) Abdulkerim Kuşeyrî, Kuşeyri Risalesi, Dergah yayınları.