“KAFES”İ İZLEDİKTEN SONRA…
Dr. Hayati BİCE
Değerli dostum Lutfu Sahsuvaroglu’nun aynı adlı eserinden hareketle senaryosu hazırlanan KAFES filmini izlemeden önce “Filmin gösterime gireceği bütün illerde Ülkücü Hareket bu filmi gündem yapmalı… Seçim sürecinde yatırım yapmak isteyen Milletvekili adayları illerinde bu filme bedava bilet temin ederek sponsoru olabilirler; sağa-sola binlerce afişi yapıştırtmaktan daha etkili olacağına eminim.” diye yazmıştım.
“Kitabı on kişi okudu, birisine tavsiye etti ise filmi bin kişi görür, beşbin kişiye tavsiye eder. Yıllardır yakınılır: 12 Eylül ve Ülkücüler konulu eser, film niye yok diye… İlk defa dişe dokunur olduğunu söyleyebileceğimiz bir film çekilmiş; kimse kimseyi “Ülkücülük adına birşey yapılmıyor” diye suçlamasın artık.” demiştim.
Son tesbitim de şöyleydi: “Güneş Ne Zaman Doğacak*” filmi 12 Eylül öncesinde sosyal fenomen halini almıştı; Şimdi KAFES için de aynı etkiyi oluşturmasını umut etmek gerekiyor.”
İZLEDİKTEN SONRA…
Şimdi filmi seyrettikten sonraki birkaç değerlendirmemi satırbaşları halinde yazacağım:
-Filmin ülke genelinde “ülkücüler”i gündeme getireceği ve kitabının çok ötesinde bir etki oluşturacağı değerlendirmem, filmin gösterimde olduğu üç gün içerisinde kanıtlandı. Filmi izleyenlerin sayısının ilk günlerde onbinlerle ifade edildiği bildiriliyor. Hafta sonunda kesin gişe rakamları alındığında filmin sosyal etkisinin derinliği daha iyi görülecektir. Benim izlediğim seans günün son seansı olduğu halde (21.20) salonun tamamen dolu olması gişe tirajı konusunda ümid verici.)
-Filmin kurgusunda birkaç hata yapılmış ise de bu noktada şu an için yapılacak bir şey yok. Konunun ilgilileri senaryonun son halini bir grup olarak değerlendirebilse, ortak akıl ürünü bir senaryo oluşturulabilse daha tutarlı bir sonuç çıkacağından eminim. (Senaryodaki maddi hataları, akıştaki aksaklıkları bir kenara not ettim.)
-Filmin başında +13 (13 yaşından büyükler ailesi ile izleyebilir) notunun işkence sahnelerinde sergilenen şiddet yönünden konduğunu düşünmüştüm. Filmin içerdiği “sinkaf”a varan argolarda keşke daha dikkatli olunsaymış. (Bir doktor arkadaşım filme kızı ile birlikte gelmişti. Sanırım bu argoları baba-kız izlemekten rahatsız olmuştur.)
-Filmi izleyenlerin çoğu kahramanların kim olduğu konusunu ilk yarıda çözümlemişti. (M.Sipahi=L. Şahsuvaroğlu, İhsan Başkan=Muhsin Başkan vb.) Ancak “Seçkin” adlı tipin Mümtazer Türköne olduğunu çözümleyen çıkmadı. Yine “Erzurum Mahallesi” olayını provoke eden ve “iş”i Mustafa’ya yıkanların kimliği de anlaşılamadı. Konunun hukuki sıkıntı oluşturmaması hassasiyeti gösterilmişse diğer kahramanlarda olduğu gibi benzeştirme yolu ile isimlendirme yapılabilirdi.
-Mustafa’nın annesi karakterinin tipik bir köylü-taşralı Anadolu kadını tiplemesine uygun bir kostüm (şalvar, başa örtülmüş bir “kara”yazma) ile sunulması iyi olurdu. Bu roldeki kadının son yıllarda görülen yazmasını “başörtüsü makamı”ndan “omuz süsü”ne düşürmüş bir tip olarak verilmesi yanlış olmuş.
-Filmin müzikleri genelde beğeni aldı. Müzik yönetmeni Volkan Sönmez’in sadece “Hu-Hay” zikir nakaratını ve iki sözcüğünü aldığı sözleri Hoca Ahmed Yesevî’ye bestesi değerli kardeşim İrfan Gürdal’a ait olan “Ya Muhammed” adlı ilahinin tamamı verilse daha güzel olurdu. Hz. Yesevî demişken, Pîr-i Türkistan’ın isminin filmde M. Sipahi’nin bir çay ocağı sohbetinde anılması dışında da ülkücü hareketin tarihî kökleri çerçevesinde anılması gerekirdi. Bunun Eğitimciler Ekibi’nin programından bahsedilmesi bağlamında verilmesi mümkündü.
-M. Sipahi’nin entellektüel göndermeler yaparken Attila İlhan’dan bahsetmek yerine ülkücü üniversiteliler arasında daha popüler olan S. Ahmet Arvasi veya hiç değilse Cemil Meriç’ten söz ediyor olması tercih edilebilirdi. İlla da Attila İlhan’dan bahsedilecekse ülkücülere “Sultan Galiyev’i idol olarak sunması ve “Müslüman-Sosyalist TURAN Devleti” görüşünü benimsemelerini önermesi ele alınabilir; Turancılık etrafında kısa bir tartışma perdeye taşınabilirdi.
-Kitapta tasavvufî eğilimlerin ülkücüler arasındaki yansıması Niyazi Mısrî’nin şiirleri üzerinden yapılmış. Ülkücüler arasında pek de bilinmeyen Mısrî Divanı’nın senaryonun ana temalarından birisi olması benim için sürpriz oldu. Bir dostumun belirlemesi ile ülkücüler arasında tasavvufî yönelişler, Necip Fazıl Kısakürek üzerinden Abdulhakim Arvasi ve/veya cezaevlerindeki ülkücülere nüfuzu çerçevesinde “Menzil cemaati”ne göndermelerle daha tutarlı bir halde verilebilirdi.
-Son olarak filmde 12 Eylül öncesinde bütün ülkücülerin yegane lideri olan Alparslan Türkeş’ten “Başbuğ” ya da 70’lerin “Albay” kodlaması ile bir kez olsun söz edilememesi noktasındaki eleştirilerini haklı buluyorum. Gerek “Muhsin Başkan”ın gerekse Şahsuvaroğlu’nun “Başbuğ” ile paylaşılmış özel anları mutlaka olmuştur. Bunlardan bir-iki tanesi filme girebilirdi.
***
TEBRİK VE TEŞEKKÜR: Bu vesile ile başta Lütfi Şahsuvaroğlu ve Yasemin Nak olmak üzere filmin yapım ve yönetimine emeği geçen herkesi tebrik etmek zorundayız. Neden mi?: Daha iyisi şu ana kadar gerçekleştirilip beyaz perdeye yansıtılmadığı için.
Bunun nedenle bütün ülkücü hareket mensupları, bu filmin başarısı için elinden geleni yaparsa “profesyonel yapım ekipleri”nin “ülkücü pazar” konusuyla ilgilenecekleri kesindir. Amatörce yapılan/yapılacak işlerin kalitesi hakkında birçok tecrübemiz olduğu için bu konuda, KAFES’i izlemek ve izletmek noktasında herkesi göreve çağırıyorum.
NETİCE: Filmi izlemeden önce söylediğim şekilde KAFES’in bir sosyal fenomene dönüşme ihtimalini, filmi izledikten sonra zayıf gördüm. Ancak ülkücü hareketin 70’ler-80’lerdeki mücadelesinin artık 90’larda doğmuş”dördüncü kuşağı” sözkonusu olan ülkücülere aktarımında mutlaka etkili olacaktır.