Dr. Hayati BİCE ile: Yesevî, Yesevîyye Tarikatı ve Tasavvuf Üzerine

 

1-Yesevîlik ve Divan-ı Hikmet ile ilgili çalışmalarınız hakkında bilgi verir misiniz?

Gençlik yıllarımda Ahmed Yesevî’yi lisede edebiyat dersi almış herkes kadar, bir-iki cümlelik bir kapsamda tanırdım; kendileri ile yakından tanışmamız 1990 yılında umre için bulunduğum Medine-i Münevvere’de Doğu Türkistan’lı bir alim olan Abdulmecid  Kaşgarî’nin 1904 Taşkent basımı bir Divan-ı Hikmet’i armağan edip “Alın bu eseri, Türkiye’de basın” demesi ile başladı. UNESCO 1993 yılını “Ahmed Yesevî Yılı” ilan edince yapılan çalışmalar kapsamında, 144 hikmeti içeren Divan-ı Hikmet çalışmamın ilk baskısı Türkiye Diyanet Vakfı yayını olarak 1993 yılı sonlarında günyüzüne çıktı. Daha sonra elime ulaşan hikmetlerin de eklenmesi ile son baskılarda bu rakam 217’ye ulaştı. Nihayet geçtiğimiz günlerde Taşkent’te yapılan bir baskı ile karşılaştırdığımda tesbit ettiğim hikmetlerin de eklenmesi ile Türkiye Türkçesinde yayınlanmış, Yesevî hikmetlerinin sayısı 250’yi aşacak. Bu hikmet sayısının giderek artışının nedeni yeni bulunan el yazmalarında farklı hikmetlerin ortaya çıkmasıdır.

Kazakistan’daki Ahmed Yesevî Üniversitesi’nde görev aldığım 1994-1995 öğretim yılında bölgede yaşayan Yesevîlik tarikatı, Yesevî geleneği üzerine yaptığım araştırmalar, çalışmalarımın tasavvufî anlamda yeni boyutlara ulaşmasını sağladı.  Merak edilen bir husus da, tıp doktoru olduğum halde bu türden çalışmalara nasıl giriştiğimdir. Ailemin Kafkasya Karaçay Türklerinden olması hasebiyle Kuzey Türkçesi grubundan bir anadile sahip olmamın hikmetlerin kadim Türkçesini benim için anlaşılır kılması ve bunun yanında tasavvufî terminolojiye olan âşinalığımdır. Konunun bir de manevî boyutu var ki, gelecek nesillerimizi düşünerek, kayda girmesi için otobiyografik roman tarzındaki “Türkistan Rüyası” adlı kitabımda paylaştım. Son olarak, geçen ay  H Yayınları arasında okurların huzuruna çıkan “Hoca Ahmed Yesevî ve Hikmetleri”  çalışmamı, gençlerin hem Ahmed Yesevî tanımaları, hem de eserde yer alan 99 hikmeti üzerinden mesajlarına ulaşabilmelerini hedefleyerek yayına hazırladım.

2-Horasan Erenlerinin piri olarak kabul edilen Ahmed Yesevî’nin beslendiği İslâm düşüncesi, geleneği nedir? Hangi kaynaklardan beslenmiştir?

Ahmed Yesevî  (1093-1166) Türk yurtlarındaki tasavvufi İslâm düşüncesinin piridir. Bunu kendisine verilen ve ölümünden 100 yıl geçmeden tüm Orta Asya’da yayılan “Pîr-i Türkistan” ünvanı da betimler. Ahmed Yesevî’nin ‘Pîr-i Türkistan’ ünvânının bir yakıştırma olmadığını gösteren bir rivayeti kayda geçiren ve böylece tarihe not düşen ünlü sûfî yazar Ferîdüddîn Attâr (1136-1221), tasavvuf klasiklerinden olan “Mantıku’t-Tayr” kitabında Pîr-i Türkistan olarak andığı Ahmed Yesevî’nin oğlunun katli ile ilgili menkıbeye şu satırlarla değinir:

“Pîr-i Türkistan’ın Sevdiği İki Şey”

“Türkistan Pîr’i, kendi halinden haber verdi de dedi ki: En fazla iki şeyi severim. Birisi yörük kıratım, öbürü de oğlum! Oğlumun ölümünü haber alırsam bu haberi getirene hediye olarak atı bağışlayacağım. Çünkü görüyorum ki bu iki şey, canıma âdeta iki put gibi görünüyor!” (Ferîdüddîn Attâr, Mantıku’t-Tayr, Çev. Yaşar Keçeli, Kırkambar Yay., İstanbul, 1998.)

Burada bahsedilen Türkistan, Hazar Denizi’nin doğu kıyılarından Çin seddine kadar uzanan milyonlarca kilometrekarelik sahadır ve Ahmed Yesevî işte bu uçsuz bucakların manevî önderidir. Tasavvuf tarihinde yaşadığı, öldüğü şehirlere nisbetle adlandırılan sufîler vardır ama, ismi bu kadar geniş bir coğrafya ile özdeşleştirilmiş ikinci bir isim tasavvuf tarihinde yoktur.
Yesevî’nin beslendiği kaynaklara gelince,  Divân-ı Hikmet’teki şiirlere bakarak Yesevî fikriyatının köklerini çıkartabiliriz: 1.Kuran-ı Hakîm, 2.Nebevî Sünnet, 3.Divan-ı Hikmet’te görülen tasavvuf pirlerinin izi. (Hallâc-ı Mansur, Bayezid-i Bistâmî, Şiblî Horasanî, Arslan Baba vb.)

3-Arslan Baba kimdir? (Neden soruyorum, öyle biri olmadığı da söylenmiştir).  Ahmed Yesevî’nin Yûsuf Hemedânî’nin halifesi olduğu doğru mu?

Divân-ı Hikmet’e bakarsak, ‘efsanevî bir kişi’ olarak algılanan Arslan Baba daha gerçek; tarihî kaynaklarda daha net olarak sunulan Yûsuf Hemedânî portresi ise daha belirsizdir. Arslan Baba hakkında şüphelerin nedeni, biraz da hakkındaki rivayetlerin inanılmazlığından kaynaklanır. Oysa Arslan Baba’nın evlenip çocuk/torun sahibi gerçek bir kişi olarak yaşadığı, Türkistan’da irşad yapan bir mürşid olduğu, türbesinde yanıbaşında yatan halifelerinden; Ahmed Yesevî halifesi olan oğlu Mansur Ata’dan, Mansur Ata’nın torunu Zengî Ata’dan anlaşılır. Üstelik bu ailedeki iki isim olan Arslan Baba ve Zengî Ata’nın esmer -ve hatta siyahî denecek koyu renkli- insanlar oluşu, bölge insanlarından etnik olarak farklı bir kökene sahip olduklarını da düşündürür.  Yûsuf Hemedânî-Ahmed Yesevî ilişkisi ise Nakşbendîliğin 15. Asırdaki en önemli yazılı kaynaklarından Reşahat’ta kayda girmiştir. Burada sadece işaret ederek geçiyorum ama, Türkistan tasavvufunun köklerine inmek isteyen bütün gençler muhtelif baskıları yayında olan Reşahat’ı mutlaka okumalıdırlar.

4- Ahmed Yesevî’nin Buhara dergâhını Abdulhalık Gücdüvânî’ye bırakıp göçebe Türklerin arasında tebliğde bulunmaya başladığı anlatılır. Anadolu’ya etkisi bu tebliğ çalışmalarıyla mı oldu? Kimleri etkiledi?

Bu nokta Yesevîlik-Nakşbendîlik ilişkisinin anlaşılması noktasında çok önemlidir. Bugün dünyadaki belki de en yaygın tasavvufî meşreb olan Nakşbendî silsilelerinde Ahmed Yesevî’nin ismine de yer verilmesi mümkündür. Çünkü Hacegân silsilesinin en önemli isimlerinden Abdulhalık Gücdüvânî, Yûsuf Hemedânî’den sonra ana dergâhta posta geçen Ahmed Yesevî’nin yanında, net olarak bilemediğimiz bir süreliğine  mürid-halife pozisyonunda yer almıştır; velev ki manevî kemal noktasında aralarında fark olmasa dahi; velev ki, Yesevî postu sadece bir gün sonra halef olarak Gücdüvânî’ye devretmiş olsa dahi!.. Bu ilişkiyi de Reşahat’tan şöyle okuyoruz:
Hz. Şeyh Yûsuf Hemedânî, Abdulhalık’e şöyle buyurdular: “Bizden sonra yerimize, halîfem Abdullah Berkî geçecek, ondan sonra Hasan Endakî, ondan sonra da Ahmed Yesevî halîfem olacaktır. Hilafet nöbeti Ahmed Yesevî’ye eriştikten bir süre sonra, O Türkistan iline sefer edecek ve Ahmed Yesevî Türkistan diyârına gidince halîfe sen olacaksın!”.

Gerçekten de Hemedânî’nin vefatından sonra sırasıyla bu dört seçkin mürîdi post-nişîn oldular; üçüncü halife olarak postnişin olan Yesevî, bir süre sonra Buhara dergâhını Gücdüvânî’ye bırakarak doğduğu bölgeye gidip irşadına oradan devam etti.

Tasavvuf ehli arasında ise  “post”, makâm anlamına gelir. Şeyhin oturduğu post, tarîkat pîrinin makâmı olup şeyh, posta oturmakla pîri temsil etmiş olur. “Post-nişîn”, yani postta oturan, o tekkenin şeyhi olmak anlamını taşır. Velev ki, bir günlüğüne bile olsa posta kim oturdu ise diğer müridânın post-nişin ile biat yenilemeleri bir yol edebidir. Dolayısıyle sadece Yesevîlik üzerinden değil daha sonra organize olan Nakşbendî tarikatı üzerinden de Yesevî etkisi Anadolu coğrafyasına ulaşmıştır. Bugün ülkemizde Yesevî isminin hemen her çevre tarafından benimsenmesinde bu tarihî arkaplanın önemli bir payı vardır.   (Bu konunun ayrıntılarını öğrenmek isteyen gençlere değerli ilim adamımız Prof. Dr. Necdet Tosun’un “Bahâeddin Nakşbend” adlı emek mahsulü kitabını tavsiye edeceğim. )

5-Ahmed Yesevî’nin Anadolu’da Haydari, Bektaşi, Nakşi tarikatına etkileri neler olmuştur?

Hayatını bir bütün olarak ele aldığımızda Ahmed Yesevî’nin bir irfan ocağı kurucusu olarak irşadını iki kanal üzerinden yürütmüştür: 1. Yesevî Halifeleri 2. Yesevî Hikmetleri…

Birinci damarın ana niteliği, Türkistan’da yetiştirilen Yesevî halifelerinin, irşad misyonu ile dünyanın dört bir köşesine gönderilmesidir. İkinci damarın esası ise; yazılı literatüre “hikmet” adı ile giren ve Divan-ı Hikmet olarak toplanan eserindeki fikirlerin sözlü ve yazılı olarak yayılmasıdır.

12. yüzyıldan günümüze kadar dokuz yüz yıldır, bütün Türk Dünyası’nda Yesevî irşadı bu iki kanal üzerinden devam etmektedir.

Ahmed Yesevî’nin irşad misyonunu anlayabilmek için başvurmak zorunda olduğumuz menkıbeler, hayatı hakkında da önemli bilgiler içerir. Menkıbelerinin kaydedildiği tüm kaynaklarda ortak bir anlatım olarak şu görülür: Ahmed Yesevî çok sayıda mürid yetiştirmiştir ve irşad misyonu ile görevlendirdiği ve halife ismi verilen temsilcilerini dünyanın dört bir yanına göndermiştir.

İnsan eliyle yürütülen irşaddaki manevî tasarruf etkisinin derinliğini ve yoğunluğunu anlatan kaynaklarda Yesevî Hz.nin “99 bin” müridi kemale erdirdiği yazılıdır ki bu sayıca müridlerinin çokluğuna işarettir. Bu yetişen insanlar, bir irşad misyonu ile Asya’nın dört bir bucağına olduğu kadar, Anadolu ve hatta Rumeli’ye kadar ulaşmışlardır. Tarikatlararası etkileşim ile o zaman olan gelenekler arasında mürid alışverişleri olması da tabiîdir. 12-13 yüzyılda Anadolu’ya ulaşan tarikatlar, Bektaşiyye, Kadiriyye, Halvetiyye, Rufaiyye gibi tarikatlardır. Bunlara 15. Asırda Nakşbendîyye de eklenmiştir. Bu sosyal gruplar izole bir şekilde yaşamadıkları için Yesevîyye ile karşılıklı etkileşimde olmaları da tabiîdir. Bunlardan Bektaşiyye’nin “Velâyetnâme” gibi menâkıb kitaplarında zaten doğrudan Yesevîliğin bir devamı olarak gösterilmesi başkaca bir delile ihtiyaç bırakmaz.

Diğer tarikatlarla Yesevîlik arasındaki münferit ilişkileri gösteren kayıtların zamanımıza en yakın olanı, bir Nakşbendî/Halidi şeyhi olan Konyalı Muhammed Bahaeddin efendinin Hasan Şükrü adlı bir müridine Divan-ı Hikmet’i İstanbul Türkçesine aktarmasını istemesi ve bu aktarılan metnin İstanbul’daki Hürriyet Matbaası’nda 1909 yılında matbu olarak yayınıdır. Bu noktada bazı isimlerin ısrarla ileri sürdüğü Türkistan’da Yesevîlik-Nakşbendîlik çekişmesinin de asla sözkonusu olmadığını işaretle yetinmek isterim.
Bu noktada sadece işaret edip geçmek istediğim önemli bir nokta da Yesevîlik’teki –ve doğrudan ilgili olduğu için Bektaşîlik’teki- şeriat/tarikat ilişkisidir. Bir hikmetinde “Tarikata şeriatsız girenlerin, şeytan gelip imanını alır imiş” diyen Hazret Sultan Yesevî’nin yolunda şeriatsız bir kemal yolu bulunmadığına dair hikmetlerden onlarca örneği burada sıralamam, takdir edilir ki mümkün değil. İlgili okurlar, bu gözle Divân-ı Hikmet’e bakarlarsa, pek çok örneği hemen göreceklerdir.  Bir diğer husus Yesevîlik yolunu “heterodoks” hattâ “heretik” olarak adlandıran akademik ünvanlı bazı bilim adamlarının yol açtığı kafa karışıklığıdır. Tasavvufî seyr ü sülûkun belirli aşamalarında ayağı takılıp, meczûb haline gelen dervişler hep olmuştur ve olacaktır da. İslâm fıkhında “mazur” sayılan bu “meczûbîn taifesi”ne bakarak Yesevîlik gibi nezîh tasavvufî yollarını “şeriatın zahirî gereklerine önem vermeyen hattâ toplumun genel ahlâk kurallarını hiçe sayan yapılanmalar” olarak takdim etmek esef vericidir. Burada dikkat edilmesi gereken tarikatın kurucusu olarak Ahmed Yesevî ve onun çizgisini takip eden Süleyman Hakîm Ata, Hazinî gibi mürşidlerin eserlerinde neleri tavsiye edip nelerden kaçınılmasını söyledikleridir. Bu bilim adamlarına buradan seslenmek isterim: Yesevî’nin “heterodoks” ya da başka bir “şey” olup olmadığını tartışmak için de, gelin hep beraber kitaba bakalım, Divân-ı Hikmet’e…

6- Anadolu İslâmı olarak tanımlanan düşünce nedir? Anadolu’da mayalanan İslâm anlayışının diğer dini anlayışlarla farkı? Neden İslâm dünyası için bir umuttur?

“Anadolu-Rumeli İslâm’ı” demeyelim de, Anadolu’daki İslâmî algı diyelim; Türk dünyasında tarih boyu etkin olan anlayış, ‘tasavvufî bir İslâm’ algısıdır. Bu algıda bütün Türk yurtlarına, Anadolu’ya, Balkanlara serpilmiş olan Allah dostları, kilit taşı yerindedir. Bugün Ankara’yı Hacı Bayram’sız Bursa’yı Emir Sultan’sız tahayyül edemeyiz. Kolayca çoğaltabileceğiniz bu isimlerin tarihî önemini, Türk devlet geleneğinde “kurucu unsur” olarak öne çıkan yerini  “İşaret Taşları” adlı eserimde dile getirmiştim.

1000 yıl önce “Tasavvufî İslâm”ın Anadolu’ya yerleşmesi, bu topraklarda yaşayan yerli ahalinin hızla müslümanlaşıp ardından Türkleşmesinin en önemli muharriki olmuştur. Bunun somut kanıtlarını içeren arşiv belgelerine dayalı çalışması ile Prof. Dr. Ömer Lütfi Barkan, “Kolonizatör Türk Dervişleri” adlı kitap hacmindeki makalesinde bunu net bir şekilde ortaya koymuştur. Bugün internet üzerinden kolayca erişilebilecek bu eseri, İslâm’ın bu topraklardaki macerasını merak eden herkesin okumasını elzem görürüm.

Tasavvufî İslâm’ın yeniden, yeni bir tarzda üretilmesinin, bugünün İslâm dünyasında arzettiği önemi anlamak için İslâm coğrafyasında “tasavvuftan nasibsiz anlayışlar”ın sergilediği ve ekranlardan bütün dünyaya yayılan görüntülere bakıp tefekkür etmek kâfidir. Bu konunun daha uzun uzadıya konuşulması, tartılması gerekir. Ancak ilahiyat camiamızın bu konudaki ataleti beni yıllardır rahatsız eden ve kamuoyu önünde birçok defa dile getirdiğim bir konudur.

7-Osmanlı medreseleri sünni katolisizmin etkisine girince Anadolu İslâmı etkisini yitirdi mi? Özellik Osmanlının duraklama döneminde Ahmed Yesevînin, Hacı Bektaş Veli’nin, Yunus’un temsil ettiği din anlayışı Anadolu’da etkisini yitirmeye başlamıştır, diyebilir miyiz?

Osmanlı asırları boyunca ehl-i tasavvufun devlet nezdindeki yeri kısa süreli istisnalar dışında daima mümtaz bir mevki olmuştur. Bunu devletin kurucusu Osman Gazi-Edebalı ilişkisinden son sultanlardan V. Mehmed Reşad’ın Mevleviliğine kadar getirebiliriz. Bu konu, edebiyatımızda çokça da işlenmiştir. Cumhuriyet’in kuruluşu sürecinde tasavvufî ocakların kapatılması ve din işlerini deruhte etmek üzere organize edilen Diyanet kurumunun  “zahirî bir söylem”de kalması tasavvufî geleneklerin yeni nesillere aktarılmasında sancılara ve sakıncalı tabloların zuhuruna bâis olmuştur. Halk nezdinde Allah dostlarının şahsında temsil edilen tasavvuf hiçbir zaman etkisiz olmamıştır, ancak tasavvufi kültür birikiminin yeni nesillere aktarılmasındaki zaaf, “sahte şeyh”, “yalancı-mürşidimsi” kişiliklere fırsat vermiştir. Buna ilişkin arızaları konu alan haberler hepimizin hafızalarındadır. “Sahte şeyh” demişken, Ahmed Yesevî hikmetlerinin pek çok yerinde, “maneviyat hırsızlığı” yapan bu türden “yalancı sufî”lere dikkat çekildiğini söylemeliyim.

Teknolojinin sağladığı imkânlar ile bir “global dergâh”a dönüşen dünyada “online biat” yolu ile bir tasavvuf silsilesine intisabın kolaylaştırılması gibi uygulamalar ise,  tasavvuf tarihi yönünden çok dikkate değer bir gelişmedir.  Tarihî kaynaklarda mektub vasıtası ile mürid kabul eden Aziz Mahmud Hüdaî divanındaki bir şiiri ile biat kabul eden Kuddusî örneklerini bilmeyenler bu uygulamayı bir “âhir zaman bidati” olarak görse bile yeryüzünde Allah zikrini çoğaltan bu uygulamalar önümüzdeki yıllar ve hatta asırlarda muhabbetullahın gönüllerde neşvü nema bulup kök salmasındaki en önemli yöntem haline gelebilecektir. (1)

Günümüz insanının, iyi değerlendirmesi gereken avantaj, Ahmed Yesevî, Muhyiddin Arabî, Sadreddin Konevî, Mevlâna Celâleddin, Niyazî Mısrî, İsmail Hakkı Bursevî gibi büyük tasavvuf önderlerinin hemen tüm eserlerinin günümüz okuru için yeniden yayınlamış olmasıdır.  Son yıllarda, sevinerek müşahede ettiğim üzere Divan-ı Hikmet’ten Fütühat’a  kadar uzanan geniş bir yelpazede yayınlanan tasavvuf klasiklerinin, gençler nezdinde gördüğü ilgi, toplumumuzdaki tasavvufî bilgilenme konusundaki eksiklikleri azaltmaya adaydır. Zekâ düzeyi genel ortalamanın üzerindeki genç insanların bu tasavvuf ulularının eserlerini hazmederek okumak suretiyle -Batı’da, kendini eğitme (self education) denilen yöntemle- maneviyat yolunda ilerlemeleri mümkündür. Nitekim, dergâhlar resmen kapalı olsa da yerine ikame edilen yapılanmalarla, tasavvufî gelenek arasındaki zihniyet uçurumunu “fark” eden zamanımızın muhakkik gençleri, teorik çözümlemeler yapmanın yanısıra, nev-zuhur tasavvufî yapılanmaların başlarındaki kişileri de sorgulamağa başlamıştır. “Avam tasavvufu” denilen halk Müslümanlığı yanında entellektüel bir tasavvufî arayışın teorik planda da olsa ortaya çıkması, önemli bir gelişmedir.  Dücâne Cündioğlu’nun muhalefet şerhi düştüğü tasavvufî okumaların önemine dair bir anekdotu, Yesevî-Nakşbendî silsilelerinin kavşak noktası olan Yûsuf Hemedânî’nin, Prof. Dr. Necdet Tosun tarafından günümüz Türkçesine aktarılan “Hayat Nedir?” adı ile yayınlanan eserinden aktarmak isterim:  Ahmed Yesevî’nin mürşidi olması yanında Nakşbendî-Hacegân silsilesinde de çok önemli bir isim olan Hemedânî’ye sorarlar:  “Kendisiyle sohbet edebileceğimiz, manevi bir zat, bir mürşid-i kâmil ile karşılaşamazsak ne yapalım?” O da şöyle yanıtlar: “Tasavvuf ehlinden, kemâli kabul edilmiş mürşidlerin kitaplarından hergün sekiz varak (=onaltı sayfa) okuyun. Bu şekilde o mübârek Zat ile sohbet etmiş gibi olursunuz.”

Kitaba ulaşmanın çok zor, ancak el ile çoğaltılabilen kitap sayısının da çok çok kısıtlı olduğu o zamanlarda yapılan bu tavsiye beni hep etkilemiştir.  Bu nedenle bana “Ahmed Yesevî’den nasıl faydalanabiliriz?” diye soranlara Divan-ı Hikmet’ten her hafta üç-dört şiir okumalarını söylüyorum. Böylece yaklaşık bir yıl içerisinde Şu anda elimizde olan, Türkçe olarak tarafımdan yayına hazırlanan Divan-ı Hikmet’teki iki yüz onyedi hikmetin tamamı okunmuş ve Hazret-i Pîr-i Türkistan Ahmed Yesevî’nin sohbet halkasına manevî olarak dâhil olunmuş olunacaktır.

8-Balkanlara İslâm’ın ulaşmasında Anadolu tekke ve tarikatlarının etkisi, benzerlikleri nelerdir? Günümüzdeki durumu özetler misiniz?

Hazret-i Türkistan olarak bilinen Ahmed Yesevî’nin en tanınmış halifelerinden olan Sarı Saltık Balkanlar’ın fethinde ve daha da önemlisi İslâmlaşmasındaki en önemli isimdir. Sarı Saltık’ın Balkanlar’a geçişinin Osmanlı’nın kuruluşundan yaklaşık kırk yıl önce 1263’te olduğu söylenmektedir.  Bölgenin bir çocuğu olan, dünyaca ünlü tarihçimiz Prof. Dr. Kemal Karpat, “Dağı Delen Irmak” adı ile yayınlanan anılarında bölgede anlatılan söylencelerde, Sarı Saltık’ın on iki bin çadırlık bir Türk topluluğunu Balkanlar’a yerleştirdiğinin nakledildiğini belirtir. Sarı Saltık’ın toprağa verildiği gerçek kabrinin Romanya’nın eski adıyla Dobruca bölgesinde, Babadağ’da olduğu kabul ediliyor. Babadağ yakınındaki Armutlu köyünde doğan Kemal Karpat, Sarı Saltık Baba’dan söz edilen ilk belgenin 1315 tarihli olduğunu kaydetmiştir.

Fatih’in oğlu Cem Sultan, Edirne valisi olduğunda, Balkanlar’ı gezerken hemen her köşede Sarı Saltık ile ilgili menkıbeler anlatıldığını görür ve bunun üzerine musahiplerinden yani sohbet arkadaşlarından Ebu’l Hayr Rumî’yi Balkanlar’ı karış karış gezerek Sarı Saltık menkıbelerini toplamakla görevlendirir. Ebu’l Hayr Rûmî, yedi yıl Balkanlar’ı dolaşarak Sarı Saltık menkıbelerini derleyip kayda geçirir. Böylece bugün elimizde “Saltıknâme” adı ile bulunan eser yazılı metin olarak ortaya çıkar. Ülkemizde Saltıknâme ile ilgili ilk akademik çalışma eski TDK Başkanı Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın tarafından yapılmıştır. Daha sonra iki akademisyen (Prof. Dr. Necati Demir ve Doç. Dr. M. Dursun Erdem) “Saltıknâme “ adıyla eserin yeni bir neşrini yaptılar.

Bu yıl yaz başında bir Bulgaristan’dan Bosna’ya uzanan bir Balkanlar gezisi yaptık. Yakında da Romanya’nın Tulcea şehrinde bulunan ve ismini de, aynı kasabada türbesi bulunan Sarı Saltık’dan alan Babadağ’da yapılan Sarı Saltık Anma törenlerine katıldım. Bosna’da Mostar yakınlarında bulunan Bulagay Tekkesi denilen bir mekânda da Sarı Saltık’ın makamı var. Bosna’da insanlar, Sarı Saltık’ın Bosna’ya gelişini her yıl kutladıklarını anlattılar. Bosna’da resmî müftülük makamı nezdinde onaylanmış manevî otorite olarak açıktan faaliyet gösteren, on sekiz ayrı tarikat kolunun Sarı Saltık kutlamasını ortaklaşa olarak yapabilmesi, ülkemizde de örnek alınması gerekecek kadar önemlidir.

Balkanları ziyaretimde Bosna’daki Bulagay tekkesinden Dobruca’daki Sarı Saltık makamına birçok yerde tasavvufî İslâm’ın izlerini izleyebilme fırsatı bulduk. Tasavvufî pratiklerin aktarıldığı mekânları, resmen izinli olarak faaliyet gösteren dergâhları ziyaret edip buralarda hizmet eden mürşidler ve dervişleri ile de temasımız oldu. Mesela, Bosna’da bugün Türkiye’de takip eden ocağı kalmamış İmam-ı Rabbanî’nin Müceddidiyye silsilesinden Şeyh Niyâz Efendi ile sohbet ettik; karşılıklı fikir teatisinde bulunduk. Prizren’de mütevazı bir Kadirî dergâhını yaşatan Tamnik ailesi ile tanıştık. Melâmi, Rufaî, Halveti, Sadî gibi tasavvufî neşvelere sahip kolların Balkanlarda bugün de varlıklarını -zayıflayarak da olsa- sürdürmeleri umut vericidir.

Ancak şunu da belirtmeliyim ki, Arnavutluk’tan Kosova’ya kadar bütün bölgede petro-dolarların desteği ile yayılan selefi-vehhabî akımlara da tanık oldum. Bunun bölgede yol açtığı sıkıntının somut bir örneği geçtiğimiz günlerde Kosova’da yaşandı. IŞİD’e katılarak Suriye’de hayatını kaybeden 16 Kosovalı Arnavut gencin bölgede yol açtığı huzursuzluk, bizler için de irkiltici olmalıdır.(2) Türkiye’de kendisini İslâm ile tanımlayan her grup ve ekol, millî birliğimizi korumak için dahi olsa, tasavvuf karşıtı akımların yol açtığı zihnî tahribat konusunda duyarlı olmak zorundadır. Bu konuda en önemli görev ise tahmin edebileceğiniz gibi, siyasi otoriteye ve resmî İslâm’ın yetki makamı olan Diyanet İşleri’ne düşmektedir.

9- Anadolu İslâmı bu toprakların temel ülküsü olabilir mi? Tasavvufta böyle bir potansiyel olduğuna dair kanaatiniz var mı? Bu konuda son yıllarda yapılan çalışmaları, güncel gelişmeleri değerlendirir misiniz?

Başta da belirttiğim üzere “Anadolu İslâmı” yerine “Tasavvufî  İslâm” terimini tercih ederim.  “Tasavvufî İslâm”ın bugün dünyasının bunalımlı insanları için bir tedavi aracı olduğuna inanıyorum.  İnternette erişilebilir durumda bulunan ve çok ilgi çeken “Global Planlarda Tasavvuf” başlıklı yazımda bunu yıllarca önce dile getirmiştim. (3)

Tasavvufsuz bir İslâm”ın bugünün dünyasına Irak’ta Suriye’de ortaya serdiği vahşet tablosu ötesinde bir sunumu olamayacaktır. O nedenle İslâm’ın bugün dünyasına arzında “entellektüel tasavvuf”un hayati bir öneme sahip olduğunu düşünüyorum.  “Entellektüel tasavvuf”un ülkemizde gelişimi konusunda son dönemin gayretli isimleri olarak Dr. Mustafa Tatçı, Prof. Dr. M. Erol Kılıç, Prof. Dr. Ethem Cebecioğlu, Prof. Dr. Mustafa Kara ve Prof. Dr. Necdet Tosun’un çalışmalarını burada anmak isterim. Şimdi bekâ yurduna göç etmiş olan Prof. Dr. M. Esad Coşan’ın tasavvufî hizmetleri de unutulamaz.

Tasavvufsuz’luğun yol açtığı ‘zikirsiz’liğin tehlikesi üzerine yakın zamanda ahirete göç eylemiş bir Allah dostunun uyarısını da paylaşmalıyım: “Memleket zâhiren ileri gidiyor ama, toplumda ‘zikrullahın azalması’, umumi rahmet ve merhametin de azalmasına, sosyal huzurun kaybedilmesine yol açıyor. Zikrullahı çoğaltalım. Bizatihi bir farz olan Zikrullahı başka bir şarta bağlamayalım. Aman ha, zikrullahı ihmal etmeyelim.“
Bugün için hangi ekolü takip ederse etsin, hangi dergâha müntesib olursa olsun bütün tasavvuf ehlinin -ve özellikle de bu gruplardaki üniversiteli genç ve aydınların- ‘yaşanabilir bir İslâm’ın topluma takdimi ve teklif edilmesi, ülkemiz ikliminde Zikrullah tesirinin yoğunlaşması noktasında vebal altında olduklarının altını çizmek isterim. (4)

Türkiye’nin yaşadığı modernleşme sürecinde tasavvufun, Yesevî geleneğinden neşet eden toplumu şekillendirici dinamik yönünün baskı altına alınması, en hafif deyim ile küllendirilmesi, ülkenin genel manevî havasına zarar veren bir hâl almıştır. Bunun neticesinde, bugün tasavvuf denilince, insanlarımız genel olarak, -Budizm gibi geleneklerde olduğu gibi- insanlarla ilişkiyi azaltıp bir köşeye çekilmeyi, elindeki tesbihini çekerek kendi halinde yaşamayı anlamaktadır. Tasavvufta insanın insan-ı kâmil olması için bu türden inziva süreçleri; insanın gündelik zikirlerini yaparken bazı halvetler, uzletler yaşaması vardır. Ama belirli düzeyde ruhanî olgunluğa erişen derviş, sonrasında bir manevî önder olarak bir toplumsal fonksiyon ifa etmelidir. Hiç bir kâmil sufî, “Ben fenâfillaha erdim, nefsimi mutmain yaptım; artık insanlarla işim bitti…” diyemez.

Mâna ehli ile maddî iktidar sahipleri arasındaki ilişkiye de, bu noktada kısaca değinmemiz yararlı olacaktır. Yesevîlik, Nakşbendîlik geleneğinde görüleceği üzere, dervişler her zaman zahir ehlini yönlendirmiştir ama kendileri taht sahibi olmaya talip olmamıştır. Dervişler devlet kurmaya yönelmemişlerdir ama devleti güvenliği temin eden ve dünya üzerinde nizamı sağlayan bir aygıt olarak görmüşler, devletin yaşatılmasının önemini de hep vurgulamışlardır; özellikle de halkın maddî-manevî huzuru, ülkenin asayişi için bunu önemli bulmuşlardır. Devletin zulme ya da hayra gitme ihtimallerinde müdahil olmuşlardır. “Ben köşeme çekilir, tespihimi çekerim” anlayışında asla olmamışlardır. Dervişler, hemen her zaman iktidar sahibine doğruları söylemişler, hatta bu yüzden kimi zaman başlarından da olmuşlardır.  İktidarın paylaşımı noktasında bu ilişkiler her zaman güllük-gülistanlık olmamıştır; Osmanlı’da da, öncesinde de, daha sonrasında da bunun ibretli örnekleri vardır.

Hepimizin bildiği gibi, şimdilerde de ülkemizin dört bir köşesinde “mürşid”ler , “şeyh”ler, “kutup”lar, “gavs”lar vardır. Tarihimizde mâna ehli, sultan üzerinde belirleyici, hizaya sokucu iken şimdi iş tersine dönmüş, madde ile mâna önderleri arasındaki ilişki tarihî seyrinden aykırı bir duruma dönüşmüştür.  Dünyevî bir işin çözümü için, zâhirdeki makam ve mevki sahiplerinin arkasında dolaşan nice “maneviyat önderleri” (?) vardır. Bu ilişkinin tarihî zeminindeki saygın işleyişine dönebilmesi için önce tasavvufî irşad zemininin restore edilmesi,  Yesevîlik örneğinden olduğu gibi tasavvufun tarihte nasıl bir rol ifa ettiğinin net olarak ortaya konulması gerekir. Bunu yapabilecek olanlar da, ancak ilahiyat fakültelerinin tasavvuf kürsülerindeki akademik zevattır. Devlet adamıyla maneviyat adamının arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiği tarihî örneklerle ortaya konursa, bugünün makam sahibi insanına da: “Orada dur, hizaya gir…” denebilir.

Ülkemizin siyasî erk sahipleri de sadece “Alevîlerin Cemevi talepleri “ kapsamında değil, daha genel anlamda, -başıboşluktan kaynaklanan sakıncalı durumların da giderilmesi için- Tasavvufî İslâm’ın topluma razı önündeki hukukî engelleri kaldırmak hususunda sorumludurlar.  Bu konudaki görüşlerimi, Anayasa değişiklikleri sözkonusu olduğunda bir makale ile dile getirmiştim.(5) Ancak TBMM’nin ilgili komisyonuna da iletildiğini öğrendiğim bu makalemden bugüne kadar geçen 3 yıllık sürede, ülkemizin ve insanımızın manevî hayatına olduğu kadar, bütün İslâm dünyasındaki İslâmî yaşayışa, hattâ global ölçekte İslâm algısının olumlu yönde değişmesine yol açabilecek bu konuda bir arpa boyu dahi yol alınamadığını görmek üzüntü vericidir.

Burada birçok esere atıfta bulunmam,  fikrikadim.com sitesinden bu röportajımızı okuyacak gençlerin temel tasavvufî metinlere yönelmesi için, umarım faydalı olacaktır.

Meraklısına Notlar:

(1)Zamanının en önemli mürşidlerinden Azîz Mahmud Hüdayî, Belgrad’dan kendisine mektup ile sorularını yönelten Belgradlı Ali Efendiye yazdığı cevabî mektubla şu zikir talimini tavsiye etmiştir:
“…sohbet-i mürşid-i kâmil müyesser olmazsa tâlib-i Hakk, her gün yüz istiğfâr yani, Estağfirullâh el-’Âzîm demek ve yedi yüz Kelime-i tevhîd ve a’kâb salavât-ı hamsede kırk kerre tasliye yani Allâhümme salli ‘alâ seyyidinâ Muhammedin ve ‘alâ âlihî ve sahbihî ve sellim diyerek kemâl-i ihlâs ve huzûr-i kalb ve teveccüh-i tâm ile Resulullâh’a salât ve selâm getirmek ve iki rek’at salât-ı işrâk ve altı rek’at salât-ı duhâ ve on iki rek’at salât-ı teheccüd kılmak gerektir.” Tasavvuf Dergisi, Sayı:3, s.81. http://www.tasavvufdergisi.8k.com/sayi3/sayfa081/index081.htm

Hüdayî Hz.nin mektup ile örenğini verdiği “uzaktan tasavvufî irşad”ın, güncel bir uygulaması olarak, internet üzerinden “online biat” konusundaki bir örneği de tavsiye ederim.  http://www.tasavvuf.info/biat_online.htm

(2)“Kosova’da Radikal İslâm etkileri“ ile ilgili güncel bir haber:

http://www.huffingtonpost.com/stephen-schwartz/isis-and-the-kosovar-alba_b_5670061.html

(3)Hayati Bice, Global Planlarda Tasavvuf, 28 Temmuz 2009,

http://www.haber10.com/makale/16375

(4)Hayati Bice, Küreselleşen Dünyada Bireyselleşen Tasavvuf, 23 Eylül 2009,

http://hayatibice.net/?p=859

(5)Hayati Bice, Yeni Anayasa İçin Bir Teklif: ‘Tasavvuf Yasakları’ da Gözden Geçirilmeli, 5 Aralık 2011.

http://www.haber10.com/makale/26274/#.VIXFcxB_ugw

 

fikrikadim.com