Dîvân-ı Hikmet

Divan-ı Hikmet kitabında neredeyse bin yıldır Türk’ün gönül gözünü ışıtan bir ışık saklıdır. Bu ışığın huzmeleri her bir hikmetin satırları arasından süzülerek ruh dünyamızı aydınlatmaya uzun bir zulmet devrinden sonra bütün Türk yurtlarında yeniden başlamıştır. More »

Yesevî Atadan Öyküler

Tarihimizin en büyük isimlerinden biri olan Ahmed Yesevî’nin hikâyeleri yüzyıllar boyunca dilden dile dolaştı. Yüzyıllar önce yaşayan çocuklar bu hikâyelerle büyüdüler, büyükler bu hikâyelerle büyülendiler. Eskiden gönüllerimiz nasıl Ahmed Yesevî ile hayat bulduysa, şimdi de Yesevî’nin hayat dolu nefesi içimizi ısıtacak. More »

Türk Yurtları Üzerine Notlar

Bu kitaptaki yazıların yazılma sürecinde etkin politik-kültürel aktörler olarak yazılarıma konu olmuş -ve bir kısmı ile tanışma şerefine nail olduğum- bazı Türk önderleri, yeryüzündeki fanî hayatlarını tamamlayıp Allah’ın engin rahmetine ve sonsuzluğa tevdi edildiler. Bu çerçevede Azad Bek Kerimî, Ebulfeyz Elçibey, Sadık Ahmed, Rauf Denktaş ve Türk yurtları edebiyatının aşılmaz görünen yüce ismi Cengiz Aytmatov’u rahmetle anmak isterim. More »

İşaret Taşları

Türk yurtlarının ruh dünyasını aydınlatan kutlu kaynaktan birkaç rengi yansıtmak niyetimle yola çıkıyorum. Bu yol boyunca konaklayacağımız her bir ribatta, dergâhta, hankâhda, bir nebze soluklanarak -İnşaallah- “güzel bir yürüyüş“ eyleyeceğiz… Yesi’den, Buhara’dan, Semerkand’dan, Kaşgar’dan güzel kokular taşıyan esintiler getirmeye çalışacağız takatimiz yettiğince… More »

Kafkasyadan Anadoluya Göçler

Geçtiğimiz yüzyılın başlarında Kafkasya’dan Anadolu’ya doğru gerçekleşen ve günümüz Türkiyesi’nin dini, etnik ve kültürel yapısında bile tesirleri süren göçler hakkında çok fazla şey bilinmemektedir. Bu kitap, göç olayını hikaye eden bir eser olmayıp bu ‘muazzam vakıa’nın oluşumunda rol oynayan ve arka planı teşkil eden gerçeklere ışık tutmaya çalışması ile, alanında Türkiye’de yayınlanan ilk eserdir. More »

Pîr-i Türkistan HOCA AHMED YESEVÎ

Hoca Ahmed Yesevi biyografisi ve Divan-ı Hikmet hakkında kitabiyat bilgileri. Dr. Hayati Bice\'nin Yesevilik Araştırmaları *** Bu kitapta Pîr-i Türkistan’ın hayatı, etkileri ve “Hikmet” adı verilen şiirlerinden seçmeler sunulmaktadır. Eserde yer alan “Yesevîlik Âdâbı” bölümü ise Ahmed Yesevî’nin kurucusu olduğu tasavvuf yolunun uygulamalarının günümüz insanına ulaşmasını sağlamıştır. More »

 

Abdulkadir es-Sufî: “Bir İnsan Çok Önemlidir…”

Abdulkadir es-Sufî: “Bir İnsan Çok Önemlidir…”
Dr. Hayati Bice
27 Aralık 2011 
Kendisine bir yol arayan herkes “Bir tek insan”ın ne kadar önemli olabileceğini anlamak için Abdulkadir es-Sufî örneğini çok iyi incelemeli ve bu işe “Gariplerin Kitabı” ile başlamalı…
***

7-11 Aralık 2011 günlerinde İspanya’nın Endülüs topraklarında, Ankara’nın seçkin kültür odaklarından Kurtuba Kitap-Kahve tarafından organize edilen bir grup ile, ‘Endülüs dostu’ Dr. Mehmet Sılay’ın fahri rehberliğinde kültürel maksatlı bir gezi yaptım. Gezi ile ilgili notlarımı başka bir yerde yayınladığım için bu yazıda Endülüs gezimizin Granada safhasında, benim için önemli olan -ve haber10.com okurları için de ilgi çekici olacağını sandığım- bir ziyaret hakkında bilgi vermek istiyorum.

 

 

Abdulkadir es-Sufî Menkıbesi’nin Granada Sayfaları

 

Granada gezimizde turistik Endülüs gezilerinin dünya ölçeğinde odak noktası olan Elhamra Sarayı ziyaretimizden sonra, eski müslüman mahallesine giderken, az sonra ulaşacağımız söylenen Abdulkadir es-Sufî Dergâhı ve Mescidi’ni görmenin heyecanı içerisindeydim. Bu benim için 1981’den bugüne kadar aradan geçen 30 yıldır ismini bildiğim, 1996 yılı Ramazan’ında İstanbul’da Yavuz Sultan Selim Camii’nde yüzyüze görüşmemizden bu yana 15 yıldır tanıdığım Abdulkadir es-Sufî’nin tasavvufi menkıbesinin önemli bir safhasının somut kanıtlarını görmek anlamı taşıyordu.

 

Elli kişilik grubumuzda benim bu heyecanımı paylaşan kimsenin olmayışı bir gerçekti; hatta grup üyelerinden pek çoğu, şu yaşadığımız çağda, -hayata 1934 yılında, İskoçya’da Ian Dallas adı ile başlayıp otuzüç yaşından bu yana 44 yıldır da- Abdulkadir es-Sufî adı ile yaşayan bir Allah’ın kulu olduğunun bile farkında değildi. Bu duygu ve düşünceler ile vâsıl olduğumuz eski Granada’nın dar ve bakımlı sokaklarından geçerek “Bâb-ı Şeyh Abdulkadir es-Sufî plaketinin asılı olduğu kapıdan geçerek 1492’de son kubbesinden son hilâlin indirildiği Granada’da bir vaha gibi duran “Dergâh-Mescid”e ulaştığımızda vakit tam da ikindi namazı saati idi.

 

Karşılaştığımız “Abdulkadir es-Sufî Dergâh-Mescid”inin görevlisine Türkiye’den geldiğimizi ve dergâhı ziyaret ile ikindi namazımızı kılmak istediğimizi söylediğimizde bütün kapılar ardına kadar açıldı. Mescidin bulunduğu mekân –bize anlatıldığına göre- atıl duruma gelmiş bir katedral iken satın alınıp yeni baştan inşa edilerek bir külliye olarak 2003 yılında ayağa kaldırılmıştı. Tertemiz abdest alma mahallerinde abdest tazeledikten sonra grubumuzun oluşturduğu cemaat ile ikindi namazlarımızı kıldıktan sonra dergâhı gezdik. Külliye girişindeki standlardan hediyelik eşyalar aldık; dergâh görevlisi ile ayaküstü sohbet ettik.

 

Abdulkadir es-Sufî’nin halen Güney Afrika’da Cape-Town kentinde organize ettiği dergâhta olduğunu ve son olarak geçen Ramazan’da buraya geldiğini öğrendik. Dergah ziyaretçilerine ücretsiz olarak dağıtılan İslamhoy adlı tabloid boyutunda üç aylık periyodlarla basılan gazetelerden aldık. Satış standında sergilen kitaplardan ilginç kapağı ile hemen gözüme ilişen kitabın 30 yıldır okumaktan ve herkese tavsiye etmekten bıkmadığım Gariplerin Kitabı’nın İspanyolca baskısı olduğunu anlamam birkaç saniye sürdü ve hemen ambalajından çıkarıp kapağını fotoğrafladım.

 

 

“Gariplerin Kitabı”

 

Gariplerin Kitabı ile 1981 yılında şimdi faal olmayan Yeryüzü Yayınları’nın 1979 yılında İsmet Özel çevirisi olarak yayınlanan bir ürünü olarak tanışmıştım.[1] Daha sonra İklim ve Mavi gibi yayınevleri tarafından yayınlanan bu kitap, uzunca bir süredir Şule Yayınları arasında basılıyor. Bu değişik baskıların hemen tamamı kütüphanemde yer alıyor.[2]

 

Kitabı ilk okuduğumda o kadar etkilemişti ki hemen yazarının kim olduğunu araştırmış ve yazar ismi olarak Ian Dallas imzası ile basılan kitabın yazarının “Abdulkadir es-Sufî” oluşu hakkında Londra’da basılan Impact dergisindeki bir dosyadan epeyce bilgi edinmiştim. Bu ilgim 1996 yılında Ramazan ayında Doğudan/Batıdan konferanslar serisinin bir aktivitesi için geldiği İstanbul’da başbaşa görüşmemizden bugüne kadar devam etti. Son yıllarda internetin sağladığı imkânlar ile Abdulkadir es-Sufî’nin siyasi ve ekonomik görüşleri ile oluşturduğu tasavvufî cemaatin zikir meclislerine kadar pek çok faaliyetini izlemek artık çok kolay olmuştu. [3]

 

 

Şeyh Abdulkadir es-Sufî Kimdir?

 

1934 yılında bir İskoç olarak dünyaya gelen ve Ian Dallas adı verilen çocuk, gençlik döneminde sürekli bir arayış içerisindedir. Londra’da bir üniversite kütüphanesinde çalışırken “İslam Yazmaları” bölümündeki kitapları karıştırırken duvarda asılı bulduğu ve “Berekâtü Muhammed” yazısını içeren bir istif olarak yazılmış kufi yazılı levhada ne yazdığını merak eder. Daha önce senarist, oyuncu ve tiyatrocu olarak oradan oraya savrulmuş genç bir adam olarak bu levhadaki yazının anlamı ardına düşerek tasavvuf ile yüzyüze gelir ve Fas’a kadar gider. Bu arayış genç Ian Dallas’ı 1967 yılında Ramazan’ında Marakeş’teki Karaviyyun camiine kadar götürür ve orada müslüman olur. Ertesi yaz daha derinlikli bir İslâm’ı yaşamak arzusu ile Meknes’te küçük bir zaviyede yaşayan Şazelî-Darkavi şeyhi Muhammed İbn El-Habib’den biat alarak müridi olur. Tasavvuf, içerdiği tutarlı model ile Batılı bir sancılı yüreğin derin sorularını yanıtlar; insan olarak evrendeki varlığı ile ilgili tüm sorunlarını ve çözüm yolunu kavramasını sağlar. Muhammed İbn El-Habib, yeni hayatına anlam katması duasıyla kendisine yeni bir isim verir: Abdulkadir Es-Sufî.

 

Fas’ın Meknes şehrindeki âsitânede bir süre kalarak ilk mürşidinin yakın gözetiminde tasavvufî seyr ü sülûkunda ilerler. Tasavvufî geleneğin bir yöntemi olarak mürşidinin işareti ile edindiği tecrübeyi ülkesi İngiltere ve daha ötesinde tüm Batılı insanlara aktarmak misyonu ile yurduna döner. Heyecan ile başladığı irşad çalışması ile ilk olarak dört kişiyi daha müslüman/derviş yapar; kısa süre içerisinde çevresinde, küçük bir müslüman cemaat oluşur. 1970’te hep birlikte irşad faaliyeti için ABD’ye giderler ve ardından bütün Avrupa, Nijerya, Güney Afrika, Malezya, Endonezya ve pek çok Arap ülkesini dolaşırlar. Bu faaliyetin sonucunda 1971’de öğretilerine kulak vererek İslam’ı seçen ve tarikat biatı alan insanların sayısı onaltıya ulaşmıştır.

 

1971’de bir zamanların “kopuk İskoç delikanlısı” Es-Sufî, hacı olmaya karar verir ve dört müridi ile birlikte mürşidi Muhammed İbn El-Habib ile Mekke’de buluşmayı planladığı Hac yolculuğuna çıkar. Ancak ilk mürşidi Muhammed İbn El-Habib, Hac yolunda iken uğradığı Cezayir’de dünyaya veda eder. Bu veda ile rehbersiz olarak tek başına ilk Hacc’ını yapmak durumunda kalan tarikattai ünvanı ile Mukaddem Abdülkadir Es-Sufî, hacc görevini yerine getirip ülkesine döner. İlk müridleri ile birlikte kurdukları Darkavi Enstitüsü’nde oluşturdukları Diwan Press adlı yayınevinde tasavvufî kitaplar ile İslam adı ile bir dergi yayınına başlarlar. 1973’te sufîler arasında bir klasik haline gelen, Türkiye’de de çok satan ve kendi manevî yolculuğunu anlattığı “Gariplerin Kitabı”nı yayınlar. 1974’de irşad çalışması için ABD’nin Kaliforniya eyaletine giden Abdülkadir Es-Sufî, Batılıları İslam’a davet etmek için organize edilen seminerlerde yaptığı konuşmalarından derlenen notlarını kitaplaştırarak ertesi yıl “Muhammed’in Yolu” adıyla kimi ülkelerde Ian Dallas, kimi ülkelerde Abdülkadir Es-Sufî adıyla bastırır.

 

1976 yazı boyunca tam üç ay, Londra’daki ünlü Hyde Park’ta İngilizlere İslâm’ı anlatmak için çalışır. Aynı yıl sonbaharda müridleri ile beraber Londra’ya yaklaşık 200 kilometre mesafedeki Norfolk’ta, on yıl süre ile küçük tasavvufî cemaati ile birlikte yaşayacağı bir çiftliği satın alarak “Müslüman Köyü”nü kurar… 1980’lere doğru bu köyde, İslam’ı kabul etmiş 200 aileden oluşan, modern hayata kafa tutan ve nebevî hayat tarzını benimseyen bir cemaati vardır artık…

 

Bu dönem es-Sufî cemaatinin püritan bir tavır ile çağdaş medeniyeti sorguladığı, hatta bütün gereksinimlerini kapalı devre olarak kendi kendilerine temin etmeğe çalıştıkları reaksiyoner bir süreçtir. Norfolk’taki “Müslüman Köyü”ndeki çalışmaları yakından izlemeye alan ve ortaya çıkan gelişmelerden rahatsız olan İngiliz Hükûmeti ve yerel makamların önlerine çıkarttığı sayısız zorlukları aşmağa çalışırlar. Cemaati önünde ağır bir yükümlülük altına giren Abdulkadir es-Sufî; İslamî uygulama ve yaşama pratiğinde teorik olarak yetersizliğini hissetmeğe başlar; bu arada sayıları da artmış olan cemaatte, bazı psikososyal sıkıntılar da ortaya çıkmağa başlamıştır.

 

1976’da yeniden Kuzey Afrika’ya geçen Abdulkadir es-Sufî, tasavvufî eğitimini tamamlamak üzere bu defa Libya’da Bingazi kentinde yaşayan Şeyh Muhammed El-Fayturi’ye bağlanır. El-Fayturi, es-Sufî ile özel olarak ilgilenir, bu seçkin müridini halvet yaptırmak dahil tasavvufî bütün uygulamalardan geçirir ve başarı ile geçtiği bu süreçlerin akabinde mürşid-i kamil olarak ilan eder ve tasavvufî icazetini verir. Abdulkadir Es-Sufî artık bir şeyh konumuna gelmiş olmakla beraber eski Hıristiyan çevresinden gelen eleştirilere bazı müslüman grupların ve selefiler olarak kendini adlandıran radikallerin eleştirilerine de hedef olmaktadırlar. Bu eleştiriler Şeyh Abdulkadir es-Sufî’nin İslam’ı anlama ve yaşama stilini gözden geçirmesine yol açar; karşılaştıkları çıkmazı, -zaten ihtida ettiğinde Kuzey Afrika’da egemen olan fıkhını da kabul etmiş olduğu- İmam Malik’in hadis külliyatı, el-Muvatta’sını “amel kitabı” olarak kabul ederek bu eksende yaşamayı dener. 1980’li yıllara kadar insanları tasavvufî bir İslam’a çağırdığı görülen Abdulkadir Es-Sufî, İslam’ın batınî gerçekliği yanında zahirî uygulaması olan şeriatta da yoğunlaşır.

 

Abdulkadir Es-Sufî, resmî makamlarca önüne çıkartılan engelleri ve bunun yol açtığı sosyal gerginliği aşmakta zorlandığını görünce, İngiltere’deki cemaatini yavaş yavaş dağıtarak, ömür boyu kalacakları yeni bir yerleşim oluşturmak üzere 1987 sonlarında, İspanya’nın müslüman Endülüs topraklarındaki son kale olan Granada kentinde yerleşmiş olan tarikatına mensup dervişlerin yanına taşınır ve irşadına devam eder. Bugün Granada’daki neo-Müslümanlar’ın çoğunluğunun Abdulkadir Es-Sufî himmeti ile sufîlerden oluştuğu söylenmektedir.

 

İşte ziyaret ettiğimiz dergâh/mescid bu hikâyenin somutlaşmış hali olarak önümüzde idi. İnsan nasıl heyecanlanmaz!

 

Abdulkadir Es-Sufî’nin Dünya Egemenlerini Tehdit Eden Yaklaşımları

 

Şeriat uygulamaları sözkonusu olunca çeşitli İslâm ülkelerindeki farklı İslâmî yaşantılar arasındaki farkı farkeden Abdulkadir Es-Sufî, giderek politize olur ve İslâm ülkelerindeki uygulamaları kadim İslam geleneği ışığında sorguladığı bir sürece geçer.

 

1978’de basılan “Cihad” kitabında güvenlik, savunma ve ekonomik yaklaşımlar açısından İslâm ülkelerini ve bankacılık sistemi üzerinden dünyaya egemen olan dünya düzenini sorgulayıp yargılar.[4] Kelimenin kâmil anlamı ile tam bir fundemantalist eda izlenen Cihad kitabını takip eden “Temel İslamî Eğitim” kitabı, müslümanın yaşadığı toplum ile ilişkilerini ilahi mesajın istediği yönde dönüştürecek mücadeleyi verebilmesi için gerekli olan eğitimi temellendirmeye yöneliktir. İlhamını Hendek savaşında önde gelen sahabeler etrafında oluşan karagâh mescidlerden alan ve İslâm’ın yayılış sürecinde Kuzey Afrika’ya egemen olan Murabıtlar ve Senusîyye tarikatı ile özdeşleşen “ribat modeli”ni güncelleyerek yeniden oluşturmak ister. Müslüman aydınlar tarafından bile çok da iyi anlaşılamayan bu fikir cehdi ile Abdulkadir es-Sufî; İslam’ın bir bütün olarak yaşanabileceği ve her bir müminin tek tek iç dünyasını nefs-i mutmaine yolunda kemale doğru dönüştürürken dışarıdaki dünyayı da adaletin egemenliğine doğru yönlendirme çabası içerisindedir. Artık “murabıt” olarak adlandırdığı bu Sufî, benliğini dünya tutkularından arındırarak, hem güvenlik, gelecek gibi insanî kaygılardan hem de dünya egemenleri karşısında esaretten özgürleşecektir. “Afrikalı Bir Müslümana Mektup” adlı kitabında geçirdikleri politizasyon sürecinin gerekli ancak aşılması gereken bir süreç olduğunu söyler. “Diyalektiğin Sonu” kitabı murabıt olarak inşa edilmekte olan yeni insan modeli için rehber olacaktır.

 

Ancak bu yolun başarıya ulaşması egemen dünya sistemi için arz ettiği potansiyel tehdit nedeni ile engellerle karşılaştığını da gören es-Sufî son yıllarda tefekkürünü, İslâm siyasetinin dünya ölçeğinde yürütücüsü olarak canlandırılmasını şart gördüğü hilafet konusuna yönelir. Bu noktada Osmanlı modelini de gündemine alan es-Sufî, birçok yazısında Türklerin İslam dünyasındaki ağırlığı ve tarihte oynadıkları önemli rolü işler. Yeryüzü adaletinin sağlanması için yeniden tanımlanması gereken ekonomik ilişkiler ve özellikle bankacılık sistemi ve artık sanal hale gelmiş olan ABD dolarının egemenliğini bitirecek bir enstrüman olarak “İslam Dinarı” tedavülü de üzerinde çalışılması gereken bir alandır. [5]

 

Bankacılık sisteminin ve özellikle faizin, dünyada yaşanan global krizin ve yaşanan adaletsizliklerin temeli olduğunu söyleyen Es-Sufî, Müslümanların, “modernite krizi” sorunları olmadığı, modernitenin kendisinin bir kriz olduğunu anlatır ve İnsan hakları yerine ‘ilahi haklar’ üzerinde durulması gerektiğini savunur.

 

Abdulkadir es-Sufî, sadece bir kısmı bile realize edilebilse, dünya sistemini kökünden sarsacak bu radikal çalışmaları sırasında çeşitli engellemeler ile karşılaşır ve önce İngiltere’den İspanya’ya taşıdığı çalışmalarını halen Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Cape-Town kentindeki medrese-dergâh külliyesinde de kurmuş olduğu merkezden yürütmek zorunda kalır. Son yıllarda yazdığı makalelerin başlıkları bile Abdulkadir es-Sufî’nin dünya egemenleri için nasıl büyük bir tehdit oluşturma potansiyel taşıdığının göstergesidir.[6]

 

 

‘Daha İyi Bir Dünya’ Daha İyi Müslümanlarla…

 

Granada’daki benim için çok önemli olan Abdulkadir es-Sufî Külliyesi’ni ziyaretten sonra, akşam Malaga’daki otele dönüş yolunda Dr. Mehmet Sılay’ın mikrofona daveti ile yol arkadaşlarımıza kısaca Abdulkadir es-Sufî’nin İslam ile buluşma öyküsünü ve artık bir klasik eser durumuna gelmiş olan “Gariplerin Kitabı”nı anlatıyorum. Grubun genç üyelerine hitaben, özellikle “bir tek insan”ın ne kadar önemli olabileceğini anlamaları için Abdulkadir es-Sufî örneğini çok iyi incelemeleri gereğini ve bu işe “Gariplerin Kitabı” ile başlamalarını vurguluyorum.

 

Bu vurgu, grubumuzun genç katılımcılarından eczacı adayı bir arkadaşı çok etkilemiş olacak ki, yemekten sonra beni yakalıyor; neredeyse iki saati bulan sohbetimizde kafasına takılan bazı konuları soruyor; güzel bir sohbet ile günü noktalıyoruz. O genç arkadaşıma söylediklerimin özeti olacak bir cümleyi buradan tekrarlamak isterim: “Her insan Allah için önemlidir; yeter ki, siz kendi değerinizi fark edin ve gereğini yapın…”

 

Hem ne diyor Hz. Şeyh Gâlib el-Mevlevî :

 

“Hoşça bak Zât’ına kim zübde-i âlemsin sen;

Merdüm-i dîde-i ekvân olan Âdem’sin sen…”

 

——————————————————-

İletişim: atahayati@gmail.com

 

[1] Yıllar önce yayınlanan ve Abdulkadir es-Sufi ile yeni tanıştığım dönemde “Gariplerin Kitabı” hakkında hazırladığım bir inceleme için bkz. http://www.tasavvuf.info/garib.htm

[2] Ian Dallas, (Abdulkadir es-Sufi), Gariplerin Kitabı (İsmet Özel tercümesi olarak Türkçe baskılar, I.-II. baskılar; Kasım-1979, Nisan-1980 Yeryüzü Yayınları; III. Baskı, Ekim-1987 İklim Yayınları; Mavi Yayıncılık; Şule Yayınları, Son baskısı için bkz: http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=39721

Sözün burasında bu değerli kitabın son baskılarındaki ‘garip’ kapak kompozisyonları konusunda -başta A. Ali Ural olmak üzere- Şule Yayınları yetkililerini uyarmak isterim. Hiçbir ismi ile müsemma kapak yapılamıyorsa ilk baskısının kapağı ya da İspanya’da gördüğüm İspanyolca baskısındaki kapak kompozisyonu ile yayınlansa ne güzel olur. İspanyolca baskısının kapak kompozisyonu için bkz: http://www.madrasaeditorial.com/ian-dallas/67-el-libro-de-los-extranos.html

[3] Abdulkadir es-Sufi’nin Cape-Town dergâhında bizzat idare ettiği bir zikir meclisi için bkz: http://www.youtube.com/watch?v=wwSom1ksOvw

[4] “Cihad” adı ile 1980 Mayıs’ında Türkçe’ye aktarılıp Yeryüzü Yayınları arasında basılan bu kitap içerdiği “tehlikeli fikirler” gerekçe gösterilerek hemen yasaklanır. Piyasada bulunmayan bu baskıyı yayıncısı Ahmet Kot’un armağanı olarak edinip okuyabilmiştim.

[5] “İslam Dinarı” önerisini sözde bırakmayıp ilk örneklerini de hazırlatıp sikke ve dirhem olarak bastıran Abdulkadir es-Sufi’nin bu önemli girişimi, arakasına siyasî bir destek lamadığı için bir fantezi halinde kalmıştır. Abdulkadir es-Sufi’nin bastırdığı altın/gümüş sikke ve dirhem örneklerini külliyenin girişindeki teşhir vitrininde görüp fotoğrafladım.

[6] Abdulkadir es-Sufi batılı kapitalist sistem yıkılmadan dünya üzerinde zulmün bitirilemeyeceği teşhisini netleştirdikten sonra çalışmalarını daha çok global sömürü ve Batılı emperyalizmin hayat damarını oluşturan bankacılık sistemi eleştirisine yöneltmiştir. Abdulkadir es-Sufi’nin bu konudaki çalışmaları için bkz. http://www.shaykhabdalqadir.com/content/articles.php