“Karagömlekliler” :  Ülkücü Hareket ve Provokasyonlar

 Dr. Hayati BİCE

 

MHP lideri Devlet Bahçeli, 4 Haziran 2013 tarihli son TBMM-MHP Grup Toplantısında yaptığı konuşmada Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yurtdışı gezisine giderken sarf ettiği sözlerin arz ettiği tehdide işaret ederek “Karagömlekliler”den söz etti. Bahçeli, bahsedilen konuşmasında şöyle dedi:

 

“Başbakan Erdoğan’ın böyle bir ortam ve gündem içinde gitmekten vazgeçmediği yurtdışı seyahati öncesinde, bir basın mensubuyla polemiğe girerek “şu anda evlerinde bizim zorla tuttuğumuz bu ülkenin en az yüzde 50’si var” ifadeleri talihsizlik, aynı zamanda da büyük bir sorumsuzluk örneğidir.

Sayın Başbakan sen kimsin ve kimi tehdit ediyorsun?

Kendi partinin bir belediye başkanı gibi sende, Taksim’deki itirazları bir kaşık suda boğmak merakında mısın?

Bu aziz milleti birbirine düşürme ihtimaliyle mi övünüyorsun?

Kara gömleklilerini ve bindirilmiş kıtalarını nerede konuşlandırdın?”

 

MHP liderinin oldukça uzun konuşmasındaki bu “Karagömlekliler” göndermesi bana geçenlerde Ülkücü Yazarlar Derneği yöneticileri olarak yaptığımız ziyarette yapılan sohbetimizi hatırlattı. 21 Aralık 2012 günü yapılan ziyarette Devlet Bahçeli, Ülkücü Yazarlar Derneği’ne “Onur Üyesi” olması için yaptığımız daveti kabul edip ÜLKÜ-YAZ üyelik formunu imzalamıştı. ÜLKÜ-YAZ Yönetim Kurulu’ndan Şükrü Alnıaçık ve Kürşat Tecel ile birlikte gerçekleştirdiğimiz ziyaret sırasında tavsiyelerini de bizlerle paylaşan Bahçeli çok önemli bazı hususlarda dikkat edilmesi gereken noktalara işaret etti. Ülkücü hareketin maruz kaldığı provokasyon ve sabotajlara karşı dikkatli olmamızı tavsiye ederken 12 Eylül öncesinde ülkücü gençlik arasında yayılmasına çalışılan “Karagömlekliler” kitabı örneğini verdi. İtalya’da Benito Mussolini önderliğindeki faşistlerin nasıl iktidara geldiğini anlatan bu kitabın bir “görevli”ye tercüme ettirilerek ülkücüler arasında dağıtılmasına benzer provokasyon ve yönlendirmelerin ülkücü mazide yaşananlardan habersiz günümüz genç ülkücüleri için de tertiplenmekte olduğunu, bu tertiplere karşı ülkücü gençliği uyarma görevinin bizler gibi kıdemli ülkücülerin görevi olduğunu hatırlattı.

 

“Karagömlekliler” Kitabının İlginç Öyküsü

Ziyaretimiz sonrasında, “Karagömlekliler” konusunda Bahçeli’nin verdiği işareti biraz incelemem gereğini düşündüm. 12 Eylül öncesinde, üniversitedeki öğrencilik yıllarımda hemen hemen tüm kitaplarını alıp okuduğum Töre-Devlet Yayınevi’nin kitapları arasında çıkan bu kitaptan da haberim olmuş ama ilgimi çekmediği için okumamıştım. İnternet sahaflarından bu kitabı edinmek için yaptığım araştırma önüme ilginç bir tablo çıkardı:

 

Marcel Ouessant (Marsel Ussan okunur) tarafından yazılıp 1935 yılında “Karagömlekliler İhtilali (1919-1922)” adı ile basılan kitap aradan çok fazla süre geçmeden 1937’de Haydar Rifat (?) adlı bir çevirmen tarafından Türkçe’ye aktarılıp Tefeyyüz Yayınevi tarafından basılmıştı. O yıllarda Mussolini’nin popülaritesi düşünülürse, zamanına göre bu fazlaca aceleci çeviri girişimi fazlaca yadırganacak bir durum değildir. Aradan 30 yıl geçtikten sonra, 1967’de  aynı kitabın Cemal Ali Kurt imzası ile yeni bir çevirisinin Çınar yayınları arasında basıldığını görüyoruz. Bahçeli’nin bize örnek gösterdiği baskı ise 1976’da Töre-Devlet Yayınevi tarafından –çeviri görevi verilen bir akademisyenin müstear ismi olduğu söylenen- Saffet Üçok tarafından “Faşizm” ismi ile yapılan çevirinin baskısı idi. Kitap kısa sürede tüketilerek 1978’de ikinci baskısını yapmıştı. İşte bu 1978 tarihli ikinci baskıyı temin ederek incelemeğe karar verdim. Kitabının başındaki kısa önsözün üslubu bana hiç yabancı gelmedi.[2] O yıllarda Töre-Devlet Yayınevi ile ilgili olan Prof. Dr. İskender Öksüz’ü arayıp bu önsözü kimin yazdığını sordum. Kendisi önsözde neler yazıldığını hatırlamamakla birlikte dış kapağında Faşizm adı yer alırken içerisinde Karagömlekliler İhtilali yazan bu kitabın, 12 Eylül günlerinde kendisinin başına bela olduğunu ifade etti. Öksüz’ün belirtiğine göre 12 Eylül’ün hemen sonrasında Töre-Devlet Yayınevi’nin bürosunu basan askerlerin başındaki uzman çavuş, bir kenarda  paketler halinde yığılı duran “Faşizm” kitabını görünce hemen merkezi aramış ve “Komutanım, burada binlerce Faşizm bulduk. Bir kamyon gönderin de “Faşizm” lerin hepsini getirelim.” demişti. Öksüz’ün gülerek anlattığına göre binlerce kitap yerine bir taneyi örnek olarak götürüp incelemelerinin yeterli olacağına uzman çavuşu ikna ederken epeyce yorulmuştu.

 

Gelelim kitabın içeriğine ve daha önemlisi bu “ilginç” kitabın neden ülkücüler arasında sirküle ettirildiğine…

 

“Karagömlekliler” Neyin Nesidir?

 

Kitap orijinal isminde anlaşılacağı üzere İtalya’da Faşistlerin ortaya çıkış sürecini ve Mussolini’nin cerbezeli bir figür olarak siyaset sahnesinde sivrilmesini anlatıyordu. Karagömlekliler, Benito Mussolini’nin emrindeki silahlı faşist birlikleridir. Mussolini’nin İtalya’da önce sokaklara sonrasında da iktidara el koymasını sağlayan paramiliter güç, “Karagömlekliler” olarak adlandırılmıştı. Bu ismin İtalya sokaklarını kana bulayan ve antikomünist bir mücadele içerisinde olduğuna inanan gençlerin bir üniforma olarak giymeyi tercih ettikleri siyah renkli gömleklerden kaynaklandığını hemen herkes tahmin edebilir. Kara  gömlekler giymeleri ve törenlerinde kara bayraklar taşımaları nedeniyle bu ismi alan Karagömlekliler’in ilk birlikleri 1919’da oluşturuldu. Mussolini, iktidara yürürken İtalyan gençliğini “Karagömlekliler” adı ile sosyalistlere karşı faaliyet gösteren yarı-askeri bir yapı olarak örgütledi. Mussolini’nin Karagömlekliler’i, maceracıların, idealistlerin, eski askeri memur ve askerlerin, alt ve orta sınıftan kişilerin bir karışımıydı. Politik değerlendirmede radikal milliyetçi hatta ırkçı olarak kabul edilen bu milisler,  düşman gördükleri İtalyanları şiddet kullanarak itaatleri altına alarak güç kazanmışlardı. Şiddeti kutsayan Karagömlekliler, düşman gördükleri bütün gruplara karşı sokak saldırıları düzenlediler.

1920’nin sonunda sadece sosyalistleri değil, Cumhuriyetçileri ve diğer organizasyonları da hedef almaya başladılar. Mussolini’nin örgütlemiş olduğu Karagömlekliler, komünist gruplarla çatışıyor ve kendilerine karşı çıkanları acımasızca şiddet kullanarak sindiriyordu. Henüz iktidara ulaşmadan faşist birlikler ile sosyalistler arasındaki çatışmalarda yüzlerce kişinin öldürüldüğü söylenir. Karagömlekliler, kara üniformaları içerisinde çarpıcı sloganlar ve görkemli resmi geçitlerle gittikçe güçlenen sosyal bir etki oluşturmayı başardılar. Tüm İtalya’da coşkulu propagandalar yapılarak İtalyan halkı Faşist partiye yönlendirildi.

Napoli’de 24 Ekim 1922’de toplanan kongrede alınan kararla, bütün ülkeden silahlanmış Kara Gömlekliler toplanarak Napoli’den Roma’ya yürüdüler. Mussolini’nin general arkadaşları 29 Ekim 1922’de ellibin faşist milisle Roma’ya girdiler. Büyük Roma Yürüyüşü Mussolini’yi iktidara taşıdı. İtalya Kralı, çaresiz olarak hükümeti kurmak üzere Mussolini’yi çağırdı. İtalyan faşistleri böylece iktidara geldiler. Mussolini, iktidara geldikten bir süre sonra diğer bütün partileri kapattırdı.

1 Şubat 1923’de, o zamana kadar illegal halde olan Karagömleklilere yasal statü verilip ulusal milislere dönüştürüldü. 4 Ağustos 1924’de Karagömleklilerin bütün üyelerine İtalya Kralı’na bağlılık yemini yaptırılarak resmen tescil edildiler.

Ussan’ın kitabında yazdığına göre Mussolini tertipli, iyi sevkedilen, itaatli, önüne ne çıkarsa çıksın sarsılmayacak, paramiliter nitelikte bir milis ordusu kurdurmuştur. Genel olarak milis ismi verilen savaş takımlarını örgütlemek üzere İtalya oniki bölgeye ayrılmış ve her takıma bir milis müfettişi tayin edilmiştir.

“Faşizm” kitabı içerisindeki anlatım, faşistler ile kızıl komünistler arasındaki mücadele anlatılırken, vurma-kırma, cebir ve şiddet övgüsü insanı rahatsız edecek derecede yoğun olarak işleniyordu. Hatta yer yer adam öldürme sahneleri kutsanarak işlenmiştir. (Kitabın orijinali elimde olmadığı için bu konuda çeviri esnasında bir abartma yapılmıştır, diyemiyorum.)

Kitaptaki şiddet özendirmesine örnek olarak verebileceğim onlarca örnek var. Ancak ben sadece kendisini övünerek “başkatil” ilan eden Mussolini’nin dilinden aktarılan bir örneği aktarmakla yetineceğim:

3 Ocak 1925 günü yani Roma üzerine yürüyüşten aşağı yukarı 3 yıl sonra eserinin tehlikede olduğunu bir an için sezen Mussolini İtalyan meclisinde şunları söylemiştir.

“Şu meclisde bütün İtalyan milletinin huzurunda bildiririm ki, olan biten her şeyin siyasi, ahlaki, tarihi mes’uliyeti bana, yalnızca bana aittir. Şayet faşistlik bir katiller cemiyeti ise işte ben bu katiller cemiyetinin başıyım. Eğer gösterilen şiddet tarihi, siyasi, ahlâki, muayyen bir havanın mahsulü ise mes’uliyet bana yüklensin. Çünkü bu tarihi, ahlâkı ve muhiti ben yarattım. Bu macera İtalya’nın 1915 yılında cihan savaşına katılmasından başlar ve bugüne kadar devam eder. İşlerin bu hale gelmesine bilhassa çalıştım. Tecrübelerimden kuvvet aldım. Partimin kudretini ölçtüm. Kendi kendimi dinledim. Ondan sonra karşınıza çıktım.”

Roma üzerine yapılan yürüyüşün ne kadar büyük bir ihtilâlin eseri olduğunu anlattıktan sonra sözlerine şöyle devam etmiştir:

“Yeter, evet artık yeter, Bu sözleri söyleyecek gün gelmiştir. İnsanlar birbirleri ile kapışır, uzlaşmak mümkün olmazsa söz kuvvetindir. [3]

Mussolini’nin ana hatlarını tesbit ettiği Milislerin disiplin nizamnamesinden seçilmiş önemli noktalar ise Faşizm kitabında şöyle sıralanmıştı:

“Madde-4. Faşist milis, İtalya’ya gözü bağlı olarak sarsılmaz bir irade ile, tereddüt etmeden kendini vakfeder.

Madde-6. Rütbeli olsun veya olmasın her faşist,  kumanda etmeye hazır bulunacaktır. Gönüllü olan milisde bütün yüksek rütbelere karşı gözü kapalı bir saygı anlayışı olacaktır.

Madde-7. Faşist milisin kendisine mahsus bir ahlakı vardır mutad olan ahlâk kaideleri onun için kâfi değildir. Onda eski zaman şövalyelerine mahsus ve tam bir şeref duygusu bulunacaktır. İcabında zalim,  şedit, ama her zaman yüzü adalete dönük olacaktır.

Madde-18.  Her milis hiyerarşi zincirine bağlıdır.  Bütün faşistler her an bir tek irâde ile birleşmesini öğrenmelidir.

Madde-28. Bir ordu iyi vuruşmazsa bunun mes’uliyeti başında olanlarındır. an’anelerine sadık olmayan bir şef, lekeli bir adamdır.

Madde-34. Hareket ve kuvvet denemesi sırasında sivil şefler de kumanda selâhiyeti yoktur. Milis grupları içerisinde askerler kumanda zincirine bağlıdır. Bir milis nerde görürse görsün askeri üniformaya hürmet edecektir.

Madde -88. Karagömlek giyenler o andan itibaren her zamankinden daha dürüst bir hayat yaşamaya mecburdurlar.

Madde-39. Üniforma lüzum hissedilmedikçe, giyilmeyecektir.

Madde-40. Üniformasını ve partinin diğer nişanlarını hayatları pahasına korumayı bilmeyenler, onları taşımaya lâyık değillerdir.

Madde-42. Siyasî parti önderlerinden müsaade alınmadıkça nümayiş yapmak yasaktır.

Madde-48. Karagömlekliler halk içine her çıktıkları zaman, İtalya’nın en temiz ve en yüksek bir kuvveti, hiç bir şey istemeyen, vatan için ölmeyi bilen insanlar olduklarını ispat edeceklerdir.” [4]

 

Ussan’a göre hasımları olan sol eğilimliler tarafından “kanlı katil” diye aşağılanan faşistler, kendi gönül rızaları ile Mussolini’nin talimatname hükümlerine riayet etmişlerdir. Ussan “karagömlekliler”i överken şunları yazmıştır: “Hayatını feda etmek, çeşitli zahmetlere katlanmak, ölmek, ruhen düşük olanların harcı değildir. İtalya’da komünizmin bel kemiğini kıran ve onu 1922 yılı sonbaharında artık doğrulamayacak hale getirenler,  işte bu adamlardır.”

Mussolini Faşist Parti’nin Katoliklerin dinî merkezi olan Vatikan ile İtalya arasındaki ilişkileri canlandırdı. Karagömlekliler, aralarında Amerikalı banker J.P. Morgan’ın da bulunduğu faşizmi finanse eden sermayedarlar tarafından destekleniyordu. Bu karmaşık ilişkilerin izlerinin bugün bile görülebileceği söylenir. İtalya’da bugün de kendilerini Karagömlekliler adı ile tanımlayan neofaşist gençlik örgütlerinin varlığı bilinmektedir.

Ahmet Turan Alkan, o yıllardaki milliyetçi yayınları, “fukaralık” olarak değerlendirirken Karagömlekliler” kitabından da söz eder: “Sağın milliyetçi kanadı, hepsi aynı anda banyo kazanının sobasına doldurulduğunda bir kazan suyu ısıtmaya kifâyet etmeyecek kadar sığ bir ideoloji literatürüne sahip olabilmişti (tecrübe ile sâbittir!). Milliyetçilerin tercüme desteği almalarına fiilen imkân yoktu; kitap sergilerde bir zamanlar görünüp kaybolan “Kara gömlekliler ihtilâli” veya “Kavgam”, en az Marksist külliyat kadar okunmayan ve 70’lerin Türkiyesi’nde genç kuşaklara birşeyler hatırlatmak kabiliyetini haiz bulunmayan şeylerdi.”[5]

 

Böyle Bir Kitap Neden ‘Ülkücüler Okusun’ İçin Yayınlanır?

 

1976-1980 arası süreçte Türkiye’de yaşanan mücadele sürecinde hergün “kızıl” komünist eylemciler ile yüzyüze gelen bir ülkücü gencin bu kitaptaki şiddet övgüsünden etkilenmemesi imkânsızdı. “Karagömlekliler”in “kızıl”larla yaptığı mücadele sonrasında iktidarı ele geçirmeleri, hayal gücü çok fazla zorlanmadan da, Türkiye koşullarına adapte edilebilirdi. Marsel Ussan’ın kitabında sıraladığı talimatname kuralları çok kolayca Türkiye’ye taşınabilecek unsurları ve söylemleri içermekteydi.

Bu kitabın, ülkücülere yönelik olarak hazırlanmasını ‘iyi niyetli entelektüel bir girişim’ olarak değerlendirmemiz, bugünden bakıldığında asla kabulü mümkün olmayan bir durumdur. Nitekim o yılları hatırlayan akademik çevreden ülküdaşlarım ile bu kitap ile ilgili olarak yaptığım istişarede, bu türden faaliyetlerin 12 Eylül öncesinde hem sağda hem de solda egemen olan bir “gri alan”ın yansıması olduğu görüşünde birleşmişlerdir.

1970’li yılların mücadele ortamlarını bilenler bu türden şiddete özendirici söylemlere kapılabilecek ülkücü sayısının hiç de az olmadığını hatırlayacaklardır. Nitekim, sol-sağ çatışması içerisinde yer alarak, ön saflarda vuruşan bazı ülkücülerin şiddete bulaşmasında bu türden çabaların mutlaka etkisi olmuştur. Bu etkilenmenin vahim sonuçlarına 12 Eylül darbesinin hedefine oturtulan kıdemli ülkücülerin hemen hepsi tanıktır.

İşte bu tecrübe ile olsa gerek, MHP lideri Bahçeli, son TBMM konuşmasında iktidarı “kendi karagömleklileri”ni oluşturma eğilimine karşı uyararak bu şiddeti özendirmenin ülke yararına olmayacağını vurgulamıştır.

Bahçeli’nin bu sözlerinin bir başka yönü ise, bugün de dün olduğu gibi ülkücü gençleri şiddete özendirme girişimleri olduğunu, bu özendirici provokatörlerin yol açacağı şiddetin nereye varacağının belli olmadığını, sonuçta varılacak noktada Türk milliyetçilerinin bir kazancı olamayacağının altını çizmesidir.

 

“Bu kuyunun dibinde bir leş olmadığından emin misin?” 

 

Ülkücülüğün ve ülkücülerin bugün kırk yılı aşmış olan tarihi eşsiz bir tecrübeler harmanıdır. Bu tecrübe harmanını kayda geçirmeğe yönelik her çaba gelecek nesillerin ülkücüleri için bir armağan olacaktır. Bu bilinç ile yazdığım yazıdan çıkartılacak hisseyi de net olarak yazmazsam eksik kalır.

“Taksim Gezi Parkı Direnişi” süreci etrafında, bugün ortalık toz dumana karışmışken yine ülkücüleri sokaklara, meydanlara çağıranlar olduğunu görüyoruz. Çıkılacak sokaklarda, toplanılacak meydanlarda kim oldukları 12 Eylül deneyimimizden bildiğimiz üzere,  hemen tamamı “meçhul” kalacak provokatörlerin yol açacağı bir çatışmada bir ülkücünün burnu kanayacak olsa, sonucu ne olur? Bu sorunun yanıtı iyi düşünülmelidir.

Bahçeli’nin bu yazıya vesile olan konuşmasında işaret ettiği üzere “dibi görünmeyen kuyulardan su içmeyiz.” Genç ülkücüler de kendilerini dibi görünmeyen kuyulardan su içmeğe davet edenlere, -bu davetçiler kendilerine hangi kılıkta yanaşırlarsa yanaşsınlar-  şunu sormalılar: “Bu kuyunun dibinde bir leş olmadığından emin misin?”

 

______________________________________

 

İletişim: http://www.hayati.bice .net

 

[1] Marsel Ussan, Faşizm, Töre-Devlet yayınevi, 2. Baskı, İstanbul-1978.

 

[2] “Faşizm” Karagömlekliler İhtilali Kitabının İmzasız Önsözü:

“Veyl mağluplara!”

Bu sözün taşıdığı gerçek herhalde münakaşa edilemez. Birinci dünya harbinden sonra İtalya’ya hâkim olan faşizm İkinci dünya harbiyle kesin mağlubiyete uğramış ve silinmiştir. Her savaşta olduğu gibi bu harbin sonunda da galibin haklı ve iyi, mağlubun haksız ve kötü olduğunu dinledik. Bu tema yüzlerce filmde, yüzlerce kitapta, binlerce makalede işlendi; hâlâ işlenmekte…

Münakaşa edilemeyecek bir başka gerçek var: İkinci dünya harbini müttefikler kaybetse ve Almanya, İtalya,  Japonya kazansaydı dinleyeceğimiz vahşet hikâyeler) mutlaka ters taraftan gelecekti. O zaman faşizmin iyi ve haklı, müttefiklerin kötü ve haksız olduğunu aynı şiddette duyacaktık.

Gerçek nedir?

İnsanlara ait hiçbir hareket yüzdeyüz hatasız veya yüzdeyüz hatalı olamaz. Şu halde iyi ve kötü taraflarıyla faşizm nedir? Sorulacak soru; doğru soru: düşünen kafaların sorusu budur.

İçinde yaşadığımız propaganda harbinde prensipler adına vahşi cinayetler işlenirken, gazete kültürüyle herhalde bu soruların doğru cevaplarını bulmamıza imkân yok. Faşizmin ölümünden sonra ona karşı girişilen propaganda taarruzu o derece başarı kazandı ki bu imha savaşının tozu dumanı arasından faşizmden birkaç misli daha caniyane komünist diktanın günahları gözlerden gizlenir oldu. Komünistlerin “Komünist olmayan faşisttir” prensibi şu günlerde Türkiye’mizde yerleştirilmeğe çalışılıyor. Faşizmin kötülüğü konusunda kimsenin itirazı olamayacağına, hele mağlubun kendini koruma imkânı bulunamayacağına göre bu akıllı taktik birçok zayıf kafada tereddütlere, şaşkınlıklara yol açabiliyor.

Faşizm kötüydü! Hem evet, hem hayır… Faşizmin kötü tarafları vardı! Muhakkak evet…   Fakat 20. Asrın son çeyreğinde faşizm hakkında söylenebilecek en gerçekçi söz herhalde “faşizm kötüdür değil, faşizm ölüdür” olmalıdır.

Peki nedir bu faşizm? Bu soruya objektif bir cevap, gerçekçi bir cevap veremez miyiz? Bir kitap boyunca olsun faşizmin geldiği yılların İtalya’sını taraflardan birinin değil de objektif tarihin gözüyle inceleyemez miyiz?

Objektif ve pasif bir kafa için bu soru tarihe aittir. Objektif fakat aktif bir kafa içinse siyasete aittir, bugünün sorusudur.

Töre-Devlet Yayınevi bu sorunun cevabını bir ölçüde Türk okurlarına verebilmek için Marsel Ussan’ın aslı Fransızca olan bu eserini yayımlıyor. Eser ikinci dünya harbinden önce yazıldığı için mağluba yöneltilen propaganda saldırısının izleri, yazarın kalemine aksetmemiştir. Bu, gerçekçilik umudumuzu arttırıyor. Faşizmin doğuşunu, prensiplerini ve devlet felsefesini günü gününe sizlere yaşatacak olan bu eseri yayınlamakla bir kavramın, bir suçlamanın gerçek mahiyetine ışık tutmakta bir adım daha attığımızı düşünüyoruz.

TÖRE-DEVLET YAYINEVİ (1978)

 

[3] Marsel Ussan, Faşizm, Töre-Devlet yayınevi, 2. Baskı, İstanbul-1978, s.141.

[4] Marsel Ussan, Faşizm, Töre-Devlet yayınevi, 2. Baskı, İstanbul-1978, s.122-123.

[5] Ahmet Turan Alkan, Fikir sahibi olmak için önce şahsiyet sahibi olmak gerekir, Aksiyon, 21 Nisan 2003, http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-9344-34-fikir-sahibi-olmak-icin-once-sahsiyet-sahibi-olmak-gerekir.html